Amerika küresel bir din savaşı başlatabilir

Amerika küresel bir din savaşı başlatabilir

“Radikal İslam belasını yok etmezsek, o en sonunda Batı medeniyetini yok edecek... Ve içtenlikle taşıdığımız değerleri...”
Mepa Haber Merkezi
Çeviri-Analiz | Mepa News

Başkan Donald Trump'ın yönetimi küresel anlamda nasıl bir ulusal politika izleyecek? Bu konuda, birçoğunda olduğu gibi, yeni başkan kesin olan tek cevabın ''Kim bilir?'' olduğu birçok çelişkili ipuçları, tweetler ve ifadeler sundu. 

Başkanlık kampanyası boyunca, aşağı yukarı müdahaleci olmayan bir dış politika vaadinde bulundu, bunun tam tersi olabileceğine dair ipuçları verdiğinde bile. Ortada, tabii ki, yok edilecek IŞİD vardı ve onları ''fena şekilde bombalayacağı'' sözünü verdi. 

Öne sürdüğü üzere Orta Doğu'da nükleer silahlar kullanmayı dahi göz önünde bulunduracaktı. Ve Dr. Seuss'ın da dediği gibi; hepsi bu değildi, olamaz, hepsi bu değildi.

"Bence İslam bizden nefret ediyor"

Trump sıklıkla belirsiz ama korkutucu bir “radikal İslam”ın tehlikeleri hakkında uyardı ve “teröristler ile onların bölgesel ve dünya çapındaki ağlarının yeryüzünden kazınması gerektiğinin gerçekleştirecekleri bir misyon olduğunu” ısrarla vurguladı. Ve çoktan bir Amerikalının ve açıkça birçok sivilin ölümüne sebep olan Yemen'deki ilk özel operasyonunun talimatını verdi.

Mevzu düşmanların cezasını vermeye gelince, burada durmak konusunda çok istekli, CNN'e “Bence İslam bizden nefret ediyor.” dediğinde değil. Sonra bu dinin takipçileri konusu üzerinden bu nefreti “radikal İslam” ile sınırlamayı reddetti.

”Tanımlaması çok zor, ayırt etmesi çok zor.” dedi Trump. ”Çünkü kimin ne olduğunu bilmiyorsun.”

Ve mevzu düşmanlara gelince, neden İslam'da duruluyor?

"Trump'ın müdahaleci olmama vaadini ciddiye almayın"

Trump, Vladimir Putin'in Rusya'sıyla muhtemel bir yakınlaşmaya çığırtkanlık etmek için sayısız manşetler istiflemesine rağmen, aynı zamanda seçim kampanyası süresince Rus lidere Hillary Clinton'dan daha sert olacağını, onunla ”korkunç bir ilişkiye” sahip olabileceğini ve hatta Avrupa'da, muhtemelen Ruslara karşı, nükleer silahlar kullanılmasının göz önünde bulundurulabileceğini öne sürdü. Amerikan nükleer cephanesini en yüksek seviyede yükseltmeye olan açık şevki, belli ki Moskova'daki yetkililere yönelik diğer bir meydan okumayı temsil ediyor.

Ve sonra, tabii ki, Çin var. Nihayetinde, kendisinin bu ülkeye yönelik savaşa hazır yorumlarına ek olarak, Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ve Basın Sekreteri Sean Spicer'ın her ikisi de yakın zamanlarda; ABD'nin, Çin'in Güney Çin Denizi'nde oluşturduğu ve takviyede bulunduğu yapay adalara ulaşmasını önlemesi gerektiğini belirtti. Ki bu, Amerika tarafından açık bir savaş nedeni olabilecek durumda.

Özet olarak, ”tükenmiş” olan ABD ordusunu ”yeniden inşa etmeyi” ilerletmek için para akıtmaya niyetlenen bir adamın müdahaleci olmama vaadini çok ciddiye almayın. Onun -IŞİD dışında- ”düşman” anlayışının her an hareket eden bir hedef olmasından bu yana, Trump'ın gelecek müdahalelerinin odağının kim olabileceği en iyi ihtimalle belirsiz durumda.

Yeni başkanı kendi beyanlarıyla değil de, sürdürdüğü kampanya ile yargıladığımızı düşünelim. Bu durumda, ulusal güvenlikte ona öneride bulunmaları için seçtiği kişileri değerlendirelim. Bunu yaptığımızda tuhaf bir resim ortaya çıkıyor. 

ABD 'savaşacak' ama kiminle?

Trump'ın ulusal güvenliğe başlıca atadıklarının hepsi, bir şey üzerinde tamamen belirgin görünüyor: Bizler, her biri üzerinde duruyor, müdahaleci olmamanın açıkça bir seçenek olmadığı bir dünya savaşının eşiğindeyiz.

Ve bu konuda başkana sorgusuz sualsiz itaat ediyorlar. Öncesinde hepsi öyle bir pozisyon almıştı ki, herkes ortada bir Trump idaresinin olacağını anlamıştı. 

Sadece küçük bir bityeniği var. Hiçbiri tam anlamıyla 21. yüzyıldaki küresel savaşımızda kiminle savaştığımız konusunda fikir birliğinde değil.

Haydi şu ekibe teker teker bir göz atalım ve onların sicillerinin Trump tarzı yönetim hakkında bize ne söyleyebileceğini görelim.

Michael Flynn’ın “Korku Alanı”

Askeri anlamda en etkili ses, pozisyonunun şimdiden gözle görülür bir şekilde zayıflıyor olmasına rağmen ABD ordusundan emekli korgeneral ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn olmalı. Tarihçi David Rothkopf'un, Beyaz Saray'ın ”beyni” ve ”komuta merkezi” olarak adlandırdığı Milli Güvenlik Konseyi'ne öncülük edecek. 

Editör Notu: Makalenin kaleme alındığı sırada henüz Michael Flynn görevinden istifa etmemişti. Ancak böyle bir ismin bu göreve getirilmesi, ABD'nin yeni dış politikasına dair önemli belirtileri bizlere sunmaktadır. 

Flynn, görüşlerini detaylı olarak, muhafazakar Michael Ledeen ile birlikte yazdığı 2014 basımlı The Field of Fight: How We Can Win the Global War Against Radical Islam and Its Allies (Savaş Alanı: Radikal İslam ve Müttefiklerine Karşı Küresel Savaşı Nasıl Kazanabiliriz) kitabında ortaya serdi. Öyle ki, kitap okumamak konusunda adı çıkmış olan Trump bunu ”şiddetle tavsiye etti.” Flynn'ın görüşlerinin ürkütücü olduğunu söylemek yetersiz kalır.

Flynn'ın açıkça ileri sürdüğü gibi; Amerika, bir ”dünya savaşında” ve bu ”yüzyıllık bir savaş” olabilir. Daha kötüsü, şöyle yazıyor; “eğer bu savaşı kaybedersek, totaliter bir devlette yaşayabiliriz... Rus KGB'si veya Nazi-SS tarzında bir devlette.”

Yani “kazanmak için ne gerekiyorsa yapacağız... Eğer kazanan iseniz, insanlar sizin için uygun olmuş olan her şeye değer biçer.” şeklinde emekli ordu çalışanı devam ediyor.

Peki asıl olarak kim yenilgiye uğratılmalıdır? Ve oloğanüstü bir düşman ağıyla karşılaşıyoruz; Flynn'a göre, “bu Kuzey Kore ve Çin'den; Rusya, İran, Suriye, Küba, Bolivya, Venezuela ve Nikaragua'ya kadar devam ediyor.”

Ve hepsi tam olarak bu değil. Ortada “aynı zamanda el-Kaide, Hizbullah, IŞİD ve sayısız diğer terörist gruplar” var.

Ve “narkotik kaçakçılarının, organize suçluların ve teröristlerin birleşmesini” unutmayın. Flynn, “Meksikalı uyuşturucu kartellerinin” ABD-Meksika sınırına İslami teröristler için ''giriş şeritleri'' şeklinde -hatta Arapça- ilanlar astığını iddia etti.

Şimdi, bu tam anlamıyla bir liste! Yine, kitabın birçok sayfasında “radikal İslam” Amerika'nın bir numaralı düşmanı gibi görünüyor ve Flynn, korku ışığını kesin bir şekilde bir ulus devletinin üzerine koyuyor.

“İran; ittifakın temel taşı, can alıcı bölümü.” şeklinde ifade etti.

Şii İran'ın, dünya çapında Sünni İslam Devleti ayaklanması haline gelen şeyde nasıl “temel taşı” olduğu gizemini koruyan bir şey. Belki de bizi tehdit eden İslam'ın tüm versiyonları değil de, birçok biçimiyle dinin kendisidir veya Flynn, bu kitabı yayımladıktan sonra karar vermiş gibi görünüyor.

"İslam korkusu mantıklıdır"

Bu atmosferde, 2016'nın Şubat ayında, rezil bir şekilde 1.6 milyon insanın dinini suçlayan ve kötüleyen bir videoyu tasdikleyerek “İslam korkusu MANTIKLIDIR.” şeklinde tweet attı. Ve bugüne kadar açıkça “radikal İslam”ın -veya belki de bütünüyle İslam'ın- yok olana kadar savaşmamız gereken bir din mi yoksa siyasi bir ideoloji mi olduğu konusunda kararsız kaldı.

Günümüz dünyasında, tüm bu önemli noktalar başka çarpıcı birer çelişkidir. Vladimir Putin'in Rusya'sı, uzun süre kendi sınırlarındaki Müslüman isyanlara şiddetle karşılık verip ve şimdi de Suriye'de savaşıp neden küresel radikal İslam'la müttefik olsun?

Kitabında Flynn, aksi takdirde hiçbir mantığa uymayacak olan her şeyi açığa kavuşturmak üzere ustaca -ve zorlama- açıklamasını ortaya koydu. Dünya çapında bize karşı dizilmiş tüm güçler “demokratik Batı'ya olan nefretlerinde ve diktatörlüğün üstün olduğu kanaatinde birleşmişlerdir.”

Demokrasi karşıtı ideoloji, eğer kelime seçimini mazur görecekseniz, tümünü gölgede bırakıyor (trumps all). Düşmanlarımız “tüm Batı işletmesine karşı” bir savaş sürüyorlar.
Kitabında Flynn cevap olarak, tüm Amerikalılara “ne üzerine inşa edildiğimizi kabul edin, ahlaki bir kurallar ve bağlar dizisi üzerine kurulmuş bir Yahudi-Hıristiyan ideoloji.” şeklinde seslenip küresel savaşımızın dini doğasını daha çekici hale getirdi.

“Batı, ve özellikle Amerika, ana düşmanlarımızın bize empoze etmek istediği sistemden çok daha medeni, çok daha etik ve ahlakidir.” diye ifade etti.

Bu gerçekleşirken, buna rağmen, Flynn kitabı yayımlandığından beri bir şekilde farklı bir sonuca varmış gibi görünüyor.

Rusya ile ortak düşman: Radikal İslam

The New York Times'a “Rusya'yla çalışmadan yapmak istediğimizi yapamayız, nokta.” dedi. “İkimizin de ortak bir düşmanı var: Radikal İslam.”

Ruslar, ortaya çıkıyor ki, İslam'a karşı Hıristiyan -neden bu kelimeyi kullanmayalım ki- haçlılar olabilirler. Ve diğer şeylerin yanı sıra, Rusya “İran'ı dahil olduğu vekalet savaşlarından vazgeçirmeye” yardımcı dahi olabilir. Buna rağmen, bunlardan biri IŞİD'e karşıdır, Flynn ise bu gerçeği savuşturuyor.

Tabii ki, Rusya bu süreçte politikalarını önemli ölçüde değiştirmedi. Görünüşe göre; jeopolitik strateji, ideolojiyi gölgede bıraktığıda (trumps) -yine o kelime!- bir anda yalnızca düşmanımızın kim olduğu konusunda melodisini değiştiren Flynn'dır.

Flynn, Başkan Obama hakkında konuşurken “Bu düşmanın bu başkan tarafından açıkça tanımlanmasını isterim.” dedi.

Şimdi Donald Trump başkan, tanımlamayı yapması gereken Flynn ve onun elinde uzun bir düşman listesi var. Bunların bazıları görünüşte birbirinin boğazına yapışmış durumda, liste belli ki radikal düzeltmelere her an açık. 

Kesin olarak söyleyebileceklerimizin tümü, Michael Flynn'ın İslam'ı sevmediği ve onun terimiyle “dünya savaşını” sürdürürken korkmamızı, çok korkmamızı istediğidir. Kitabı için bir isim seçtiğinde bir harfi unutmuş gibi görünüyor.

O, “The Field of Fright (Korku Alanı)” olmalıydı. Ve yeni işinin de küçük bir değişikliğe ihtiyacı var: “ulusal güvensizlik danışmanı.”

Radikal İslam'ı bitirmezsek, o Batı'yı bitirecek

Flynn'ın öncülük ettiği ulusal güvensizlik ekibinde, herkes tek bir görüşte hemfikir gibi görünüyor. Şüphesiz her an kaybedebileceğimiz bir küresel savaşın içindeyiz.
Ancak her birinin, Flynn'ın büyükçe önerilen düşmanlar sırasında kendi favorisi var.

Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki baş asistanı K.T. McFarland'i ele alalım. Ona göre, düşman ne bir millet ne de bir siyasi birim; düşman, belli belirsiz bir şekilde tanımlanmış “apokaliptik* ölüm kültü... tarihteki en şiddetli ve ölümcül olan”, “radikal İslam.”

*Vahiyle ilgili, gelecekle ilgili.

“Radikal İslam belasını yok etmezsek, o en sonunda Batı medeniyetini yok edecek... Ve içtenlikle taşıdığımız değerleri...”  diye ekledi. Onun sözleri, medeniyetin 'vahşilere' karşı kurulduğuna dair eski bir hikayeye dayanıyordu.

McFarland'ın Oval Ofis'te karar vermede gerçek bir etkisinin olup olmayacağını bilmenin bir yolu yok ama düşman anlayışını hemen hemen aynı şekilde ifade eden başka biri böyle bir etkiye sahip: Başkanın Ulusal Güvenlik Konseyi'ne yeni atadığı beyaz milliyetçisi Steve Bannon.

Söylenene göre; Bannon'ın, yeni başkanın açılış konuşmasının yazılmasında dahi başlıca parmağı var. Trump'ın uzun vadeli dış politika stratejisinde kıdemli ve kilit danışmanı, Vatikan'da yaptığı konuşmada ulusal güvensizlik görüşlerine seyrek bir ışık tuttu. 

Bannon “çoktan küresel olan bir savaşın” içinde olduğumuzu ifade etti. “Cihat yanlısı İslami faşizme karşı kesin bir savaş.”

Kilise ve caminin savaşı

Buna rağmen, eşit seviyede tehlikeli bir tehdit ile karşı karşıyayız; “Radikal İslam” ile kendisinin açıklamaya zahmet etmediği bir şekilde “örtüşen”, “Batı'nın muazzam bir şekilde laikleştirilmesi.” Bunun yanında, “radikal İslam'ın” “yeni barbarlığına” karşı savaşın “inancımızın buhranı” olduğunu, “Yahudi-Hıristiyan Batı... İnsanoğlunun gerçekten süsü olan bir kilise ve bir medeniyet” ideallerini korumak için bir mücadele olduğunu açıkça söyledi.

Yeni CIA Direktörü Mike Pompeo, Bannon'ın küresel bir dinin savaş içinde olduğumuz fikrine yürekten katılıyormuş gibi görünüyor: “Bu ülke, böyle bir mücadeleyle büyük savaşlarından bu yana yüzleşmedi.” Hayatta kalmanın anahtarlarından birinin “laikliğe boyun eğmek yerine, daha fazla inançlı politikacının hükümete inançlarını aşılaması ve ulusa eski seyrini kazandırması” olduğunu söyledi.

Kiliselerle camilerin bu savaşında çizgi, “modernliği kabul edenler ile barbar olanlar” arasında çizilmiş durumda, bununla da “İslami Doğu'yu” kastediyor. Böylesine muazzam bir karışıklığın içinde, düşmanlarımızın arasında gerçekten kimin olduğu öznelliğini koruyor.

Pompeo'nun kesinlikle biliyor gibi göründüğü tek şey, “musibetin etrafımızda olduğu.”

Emekli Marine Corps generali ve Savunma Bakanı James Mattis açık bir şekilde bunun karışıklığını kabul ediyor ama o da “değerlerimizi savunmak için sıkı, stratejik bir duruş göstermemiz” gerektiği üzerinde duruyor. Ve kim gerçekten bu değerleri tehdit ediyor? 

Bir dinleyiciye belagatlı bir şekilde “Siyasal İslam?” diye sordu. Bu konuda kendi kendine “Tartışmaya ihtiyacımız var.” diye yanıt verdi.

Daha sonra, “Eğer soruyu dahi sormayacak isek, bir savaşta tarafımızın hangisi olduğunu dahi nasıl ayırt edebiliriz?” diye devam etti. 

Birkaç yıl önce, Barack Obama ondan Büyük Orta Doğu Projesi komutanı olarak önceliklerini açıklamasını istedi, Mattis apaçıktı. Üç tane önceliği olduğunu dobra dobra tekrarladı: “Bir numara: İran. İki numara: İran. Üç numara: İran.”

Dahası, doğrulama oturumlarında, birden bire Rusya'nın “asıl tehdit... kilit bölgelerde bir hasım.” olduğunu deklare etti.

Yine de başka bir görüş, emekli Marine Corps generali ve Savunma Bakanı James Kelly'den geliyor. O da, “bugün ülkemizin dünya çapında var olan kötü bir düşmana karşı bir ölüm-kalım mücadelesi içinde olduğuna” emin.

Ancak ona göre bu kötü düşman, hepsinden öte ABD-Meksika sınırını geçen uyuşturucu kartelleri ve kaçak göçmenler. Onlar ABD'ye karşı hakiki “varoluşsal” tehlikeyi ortaya koyuyorlar.

Trump'ın ulusal güvensizlik ekibinde herkes bir şey üzerinde hemfikir görünüyor: ABD, ölümüne bir şekilde, ulusumuzun üzerine oldukça gerçekçi bazı apokaliptik yıkım modelleri getiren kaybedebileceğimiz bir küresel savaş içerisinde.

Buna rağmen kiminle veya neyle savaştığımız konusunda bir görüş birliği yok.

Muhtemelen ulusal güvensizlik ekibindeki kilit ses olan Flynn, Trump aleminin (Trumpworld’s) korku alanının etrafında hırçın bir şekilde toplanan düşmanların geniş ve değişken bir listesini sunuyor. Diğerleri, potansiyel düşmanların tamamen karışmış o mürettebatındaki bir veya birkaç grubun, hareketin veya ulusun üzerinde duruyor.

"Bir Düşmana, herhangi bir düşmana ihtiyacımız var"

Bu tabii ki, zedeleyici anlaşmazlıklara ve başkanın dış ve askeri politikaları üzerinde kontrol sağlamak için bir mücadeleye yol açabilir. Büyük ihtimalle, apokaliptik sonumuzun seçilmiş dağıtıcısı kim olursa olsun yıkım tehlikesinin gerçekten kapımızda olduğu konusunda hemfikir oldukları sürece Trump ve ekibi bu anlaşmazlıkları kritik olarak görmüyor.
Tartışılmaz önceliklerine karşın günümüz dünyasının nasıl işlediği hakkında böylesine ürkütücü bir varsayımla işe koyularak, diledikleri sıklıkla yeni bir düşman yazmak için boşluk doldurmaca oynayabilirler.

Yakın yüzyıl için Amerikalılar bu boşluğu oldukça düzenli bir şekilde doldurmuştur; Nazilerle ve İkinci Dünya Savaşı'nın faşistleriyle başlıyor, sonra Sovyetler Birliği ve “komünist bloğun” Çin ve Yugoslavya dışında diğer üyeleri geliyor. Sonra Vietnamlılar, Kübalılar, Grenadalılar, Panamalılar, sözde “narko-teröristler”, el-Kaide -tabii ki!- ve daha yakın zamanda diğerlerinin yanında IŞİD.

Trump bize bu tarihi hatırlatarak, “Yirminci yüzyılda Birleşik Devletler; faşizmi, Nazizm'i ve Komünizm'i mağlup etti.” dedi. “Daha önceki tüm devirlerde karşılaştığımız tüm tehditleri mağlup ettiğimiz gibi radikal İslam terörizmini de mağlup edeceğiz.”

Trump ve ekibinin Beyaz Saray'a getirdiği korku alanı, şu ana kadar, Amerikan yaşamının bilinen bir özelliğinin uç bir versiyonu durumunda. Her şeyin ötesinde bizi tamamen yok etmeye adanmış bir düşmanla yüzleştiğimiz düşüncesi olan apokalips kuruntusu, sözcüğün modern Amerikan anlamında, politik söylemimize deriden gömülü durumdadır ve nadiren bunun hakkında düşünmeye zaman ayırıyoruz.

"Kendimizi 'savunmak' için savaşıyoruz" 

Bir soru: Böylesine apokaliptik bir yaklaşım -şu anda gülünç bir şekilde karışık olduğu ve temel gerçekler tarafından desteklenmediği halde- birçok Amerikalı için neden ikna edici? 

Bir cevap yeterince açık görünüyor. Amerika'nın gücünü ve kontrolünü genişletmesine açıkça yardım eden müdahalelerin ve savaşların arkasına halkı toplamak zordur. Bu yüzden Bush hükümetinin üst düzey yetkilileri, 2003'te orayı işgal etmeden önce Saddam Hüseyin'in Irak'ına hayali kitle imha silahlarını yerleştirmek için ve sahte bir şekilde onu 11 Eylül saldırıları ile ilişkilendirmek için çok fazla çalıştı.

Amerikalılar yıllarca anketörlere, dünyanın polisi olmak istemedikleri konusunda güvence verdi. Yani; Başkan Franklin Roosevelt'ten bu yana başarılı liderlerin idrak ettiği gibi, savaşa doğru yapılan herhangi bir savaş veya atılan herhangi bir adım savunma giysisiyle gerçekleştirilmelidir ve eğer paket için bir apokaliptik tehdit algısı ekleyebilirseniz daha iyi olur. 

Savunma, Amerikan lugatında bir nevi kutsal bir terim. “Savunma” Bakanlığı, bir zamanlar daha doğru bir şekilde Savaş Bakanlığı olarak biliniyordu. Bu, en şiddetli ve agresif eylemler üzerinde dahi ahlaki bir gerekçe havası oluşturuyor.

Halk, her ne pahasına olursa olsun bizim dünyamızı tehdit eden düşmana karşı kendimizi savunmamız gerektiği konusunda ikna olduğu sürece, her şey mümkündür. Trump ve onun ulusal güvensizlik ekibi, bu süreçte ilave edilmiş bir faydaya sahip:

"Terör" haberleri şişiriliyor

“Yalnız kurt” teröristlerinin nispeten mütevazi olan eylemlerini 7/24 hayatımızı yutuyormuş gibi, içtenlikle taşıdığımız her şeyi tehdit ediyormuş gibi gösterene kadar şişirme eğilimi olan tüm haberlerin, sabah-akşam medyasının gelişi. Bir zamanlar gece haberlerinde birkaç dakikalığına görünen terör görüntüleri, şimdi öne çıkıyor. Tıpkı San Bernardino gece kulübü saldırısı gibi; günlerce, hatta haftalarca...

Elbette, dünyanın en güçlü ulusundaki birçok haber izleyicisi böylesine korkunç tasviri ve ona yönelik savunmasızlığını kabul ettiğinde, anketörlerin bize birçok Amerikalının şüphesiz böyle olduğunu söylediği gibi, kısmen bunu yapıyorlar çünkü bu hükümetimizin diğerlerine uyguladığı şiddeti ne olursa olsun “üzücü ama gerekli” ve böylece ahlaki kılıyor. Bu bizi sorumluluktan temize çıkarıyor. 

Kısmen, böylesine müşterek bir apokaliptik kaygı Amerikalılara, -tıpkı geçtiğimiz başkanlık kampanyasının gösterdiği gibi- Amerikalı kimliğini hepimiz için tanımlayan bir ortak paydayı bulmanın giderek zorlaştığı bir dünyada bozuk bir ortak bağ veriyor. Gelebildiğimiz son nokta; ulusumuzu, onu yok edebileceklere karşı savunmaya yönelik müşterek bir azim. 

2017'de, böyle düşmanlarımız olmasaydı, Amerikalı olmanın ne anlama geldiği hakkında herhangi bir düşünceyi paylaşır mıydık? Bu kimlik anlayışını bir yüzyılın dörtte üçü kadar paylaştığımızdan bu yana, bu birçoğumuz için aşinalıkların tipik olarak getirdiği kendine özgü rahatlığı sunan sorgulanamaz bir alışkanlık haline geldi.

Bu noktada, IŞİD'e karşı şahlanmanın ötesinde, kimse Trump hükümetinin yeni “ulusal güvenliğe yönelik büyük tehdidi” olarak hangi gücü, grupları, ulusu veya ulusları, hatta dini seçebileceğini kestiremez. Buna rağmen; hükümet, medya ve halkın çoğunluğu korkunç sonu defetmenin Amerika'nın öncelikli görevi olduğu konusunda görüş birliğinde olursa, bu onlara her şeyi yapabilmeleri için verilmiş bir açık çek olacak.

Mevzu ulusu “savunmak” ise, başka seçenek var mıdır?

Colorado Üniversitesi'nden Profesör Ira Chernus tarafından kaleme alınan bu analiz, Mepa News okurları için tercüme edildi.