1. YAZARLAR

  2. Z. Fareen Parvez

  3. Macron'un bölücülük suçlamaları karşısında Fransa'da Müslüman kadınlar
Z. Fareen Parvez

Z. Fareen Parvez

AkademisyenYazarın Tüm Yazıları >

Macron'un bölücülük suçlamaları karşısında Fransa'da Müslüman kadınlar

A+A-

“Bölücülük” kavramını Emmanuel Macron’un Şubat 2020'de kamuoyunda tartışmasını, Anayasa Hukuk Komisyonu'na atıfta bulunulan “Cumhuriyet ilkelerine saygıyı teyit eden” kanun tasarısı izledi. Ancak İslamofobi'nin sıradan kurbanları -ve özellikle Selefiler için- bölücülük, kamusal yaşamdan ve devletten geri çekilmeden başka bir şey değildir. Yıllarca süren polis tacizi, baskı ve kontrol bağlamında tepkisel bir "anti-siyaset"tir.

Fransa'da İslam'ı inceleyen bir sosyolog olarak, 2004 yılında devlet okullarında başörtüsü yasağına kademeli olarak boyun eğildiğini ve bazı genç kadınların okulu bıraktığını gördüm. Kısa süre sonra, “burka” ile ilgili tartışmalar başladı ve peçe yasağına yol açtı. Başörtülü dadılara ve annelere yönelik düşmanca viral haberler yapıldı. Şimdi, evde eğitim ve İslami derneklerin işleyişine yönelik ciddi tehdidin yanı sıra, helal gıdanın varlığı kadar basit dini ihtiyaçların aşağılandığını görüyoruz. Bunun gibi hükümet politikalarının işe yarayıp yaramadığı net değil. Belki de bunun yerine, sadece tanımladıkları sorunları pekiştirmişlerdir.

Çalışmamı temel aldığım Lyon kentinde 2006 yılından itibaren Fransız Müslümanların durumunu takip ediyorum. Orta sınıf cami toplulukları ve özellikle Vénissieux olmak üzere banliyölerdeki işçi sınıfı Selefi toplulukları arasında 2014'te sona eren bir yıldan fazla bir süredir katılımcı gözlemi yaptım. Görüşmeler yapıp az sayıda erkekle yakın etkileşim içindeyken, zamanımın çoğunu Selefi kadınlarla geçirdim.

"Asla buraya ait olamayacaksınız"

Aralarında Amal adında bir kız vardı, onunla tanıştığımda 22 yaşındaydı. Amal’ın ailesi Tunus’tan göç etmişti ve Lyon’un banliyölerinde doğup büyümüştü. Amal, ablasının aksine, cilbab giyerek ve her hafta camide ders çalışarak, sıkı bir İslami alıştırma yapmayı seçmişti. Liseyi bitirmişti ve tutkuyla üniversiteye gitmek istiyordu. Ancak bir profesör tarafından bütün öğrencilerin önünde, başörtüsü takması sebebiyle azarlandığı için üniversiteden ayrıldı ve bir daha geri dönmedi. Ben şahsen yabancıların Amal'ın ve diğer kadınların cilbabları sebebiyle tacize uğradığına pek çok kez tanık oldum. Bunlardan biri otobüsteydi, bir adam bir kadının yüzüne doğru eğilerek ve sesini yükselterek elbisesi yüzünden onu azarladı. "Neden bunu yapıyorsun? Fransa'dasın, biliyorsun. Fransa'da!" Gözlemlediğim kadarıyla başka kadınlar da daha büyük saldırılar yaşadılar, örneğin, tramvaylara ve otobüslere binerken tehlikeli bir şekilde itildiler.

Amal, üniversiteden ayrılsa da öğrenme ve çalışma arzusu güçlü kalmıştı. Bu enerjisinin bir kısmını başörtüsü yasağı nedeniyle okulu bırakan kızlara ders vermeye yönlendirdi. Vénissieux'da yaşayan 13 ve 14 yaşlarındaki Nura ve Lydia, İngilizce ve diğer beceriler üzerinde çalışmak için düzenli olarak Amal ile buluşuyorlardı. Amal, kızların henüz genç yaşlarında Fransa'daki gelecekleri konusunda cesaretlerinin çoktan kırılmış olmasını acı verici buluyordu. Nura'ya büyüdüğünde ne yapmak istediğini sorduğumda sessiz kaldı. Lydia güldü ve araya girdi, "geleceği yok!"

Bu genç kadınların geleceğe sahip olmama duygusunun temelinde, karşılaştıkları ve bekledikleri ayrımcılık vardı. Tanıdığım Selefi kadınların çoğu maddi olarak mücadele etti ve işverenlerin düşmanlığıyla karşı karşıya kalırken, hizmetçi veya bakıcı olarak çalışmaya devam etmeye çalıştı. Ebeveynleri Komor Adaları'ndan olan Asma, engelli çocuklarla çalışmak için eğitim almıştı. İşvereni elbisesi yüzünden onu reddettiğinde ve ona gerçekçi bir şekilde "Sen asla buraya ait olmayacaksın" dediğinde, Asma bu tutkusundan vazgeçmişti.

Amal, kendisinin ve Nura, Lydia ve diğer kızların geleceği hakkında çok endişeliydi; bunlardan bazıları ailelerinden alınmış ve dini uygulamaları nedeniyle koruyucu ailelere verilmişti. 2016'da ailelerin evde eğitimin zorlu standartlarını karşılayamayacağı ve devletin yakında bu faaliyeti de hedef alacağı konusundaki endişesini bana itiraf etmişti.

Sonuçta ev okulu bazı dindar kadınlar için önemli bir direniş alanıydı. Eskiden Amal’ın korkularının abartılıp abartılmadığını merak ederdim, ama şimdilerde aslında ne kadar ileri görüşlü olduğunu anlıyorum. Tasarı kabul edilirse, evde eğitim muhtemelen yalnızca küçük bir azınlığı kapsayacak. Artık kendisi de küçük bir çocuk annesi olan Amal, Arapça öğrenmesi konusunda oğlunun öğretmeniyle mücadele ediyor ve okul gezilerinde ona eşlik etmesi engelleniyordu. Tanıdığım diğer birkaç kişi gibi o da Fransa'dan göç etmek için planlar yapıyor çünkü, onun deyimiyle, "biraz özgür olmak” istiyor. Bir mesleğe sahip olma konusunda hevesli olan Amal, hayatını kazanmak için, cilbab giyen bazı kadınların yaptığı gibi “dikiş dikmek veya cupcake pişirmek” yerine her zaman aklını kullanmak istemiştir.

Bölücülük mü, anti siyaset mi?

Emel, kolayca "bölücü" olarak nitelendirilebilecek bir topluluğun parçasıydı. Fakat dışarıda yaşayan Müslümanların bu ortak deneyimleri dikkate alındığında, bölücülük ne anlama geliyor? Özellikle Selefi Müslümanlar arasında “bölücülük” olarak görünen şey, bir tür “anti-siyaset”, kamusal yaşamdan ve devletten çekilmedir. Lyon’da, işçi sınıfı çevresindeki siyaset karşıtlığı; düzenli gözetim, polis şiddeti ve başörtüsü takıp takmamak gibi özel kararların siyasallaştırılması bağlamında özel alanın bir koruyucusu niteliğindedir. Aynı zamanda kadınların özellikle birbirlerini rahatlattığı, birbirlerinin dini eğitimini teşvik ettikleri ve daha takvalı olma yolunda birbirlerine destek oldukları bir ahlaki topluluğun oluşumudur. Bazen de kadınların, hicap giymelerine karşı olan eşlerinin isteklerine karşı çıkmaları konusunda birbirlerine yardımcı olmalarını içeriyordu. Aynı zamanda, bu damgayla nasıl yaşayacaklarına dair bir etik eğitimini de içeriyordu. Bu, tipik olarak geri çekilmeye yol açan bir etikti. Popüler bir caminin öğretmeni olan Malika, bir gün toplumda karşılaştığı alaylar nedeniyle depresyona giren bir kadına şunları tavsiye etti: “İnandığınız şeyi yapacak cesarete sahip olmalısınız. İnsanlar bana her zaman gülüyor. Kibar bir şekilde, doğrudan açıklamaya çalışın. Ancak saldırganlaştıklarında veya sizinle alay ettiklerinde, bırakın. Onlarla meşgul olmayın. Sadece iç dünyanıza dönün.”

Selefi kadınlar ahlaki bir topluluk oluşturmaya çalışırken, siyaset karşıtlığı korkuları ve zaman zaman umutsuzlukları karşısında huzuru sağlamak için devam eden bir iç mücadeleydi. Endişeleri arasında finansal güvensizlik, işsizlik ve yalnızlık vardı. Ancak Vénissieux'daki camideki öğretmenin defalarca vurguladığı gibi, "her şey Allah'ın elinde." O her zaman “şu anda” kalmaktan ve kişinin gelecekle ilgili korkularına müsamaha göstermemesi gerektiğinden bahsederdi. Bu öğretiler, tanıdığım kadınlar için önemli bir sığınak oluyordu.

Cinsiyet ayrımcılığının yapısı beni Selefi geleneği ile özdeşleşen erkeklerle fazla zaman geçirmekten alıkoysa da bazı istisnalar vardı. Muunir Selefilerin, mahallesindeki sokak kavgalarını ve uyuşturucu sorunlarını etkili bir şekilde azalttığını ve hapishaneden çıkan genç erkeklere varoluşsal anlamlar kazandırdığını görünce yavaş yavaş onlara sıcak bakmaya başladı. Geçici olarak bina görevlisi olarak çalıştı, her gün ırkçılıkla mücadele etti ve belediye başkanının talimatıyla babasıyla birlikte gittikleri "bodrum cami" kapatıldığında büyük bir öfke duydu. Mounir’in çocukluk arkadaşı Yassin ise tam tersine, bu tür bir hareketin parçası olmayı reddetti. Yasin de aile üyelerinden daha dindardı, ancak Selefi "bölücülüğünün" ekonomik dışlanmadan kaynaklandığını düşünüyordu. "Bir bakıma, toplum onları dışladığı için  ayak direndiler ve" topluma ihtiyacımız yok "dediler. Bu harekete sempati duyulmasının sebebi de bu. Buradaki ekonomik durumumuz bir felaket! Ebeveynlerimiz için olduğundan daha kötü.”

"Umutsuzluktan haysiyete"

Yasin'in ima ettiği gibi, tanık olduğum bu siyaset karşıtlığı, umutsuzluktan çıkıp haysiyete giden bir yoldur. İslam'dan değil, yerel sosyolojik durumdan ve tarihten ortaya çıktılar. Örneğin, muhataplarıma göre, Lyon’un işçi sınıfı banliyölerindeki sosyal adalet seferberliği, karmaşık bir reddediş hikayesiydi. Aslında Vénissieux, gazetecilerin la marche des beurs adını verdiği 1983'teki göçmen hakları yürüyüşünün merkez üssü olmuştu. Uzun zamandır Vénissieux'da yaşayan ve eski aktivist olan Ahmed, o dönemin heyecanını ve umudunu düşününce, sivil toplum kuruluşlarının nihai çöküşüne üzüldü. Bu çöküşün başlıca nedeninin, devlet gözetimi ve Müslüman kökenli aktivistlerin kara listeye alınması olduğunu, bunun da iş bulmayı ve bir aileyi geçindirmeyi zorlaştırdığını söyledi. “Şimdi” dedi, “mahallede tam olarak iki yapı kaldı: uyuşturucu satıcıları ve camiler. Ve cami liderleri yetersiz ve eğitimsiz. Politik olarak aktif veya organize olma yeterliliğine sahip değiller. "

Ahmed'in nostaljik bir şekilde hatırladığı 1980'lerin göçmen hakları seferberliği,  1990'larda yerini İslami örgütlere bıraktı. Ancak Lyon merkezli bu örgütler, işçi sınıfı kardeşlerinin maddi kaygılarıyla ilgilenmeyi  gittikçe daha zor buluyorlardı. Lyon'daki birkaç Müslüman aktivist bana, selefi yapıların ve kültürlerin orada yaşayanlara solcu İslami derneklerden daha fazla anlam sunduğu banliyölerdeki Müslümanlardan kademeli olarak koptuklarını anlattı. Bir aktivistin de ifade ettiği gibi, işçi sınıfının yaşadığı sosyal ve ekonomik sefalet, herhangi bir İslami kültür derneğinin üstesinden gelebileceğinin çok ötesindeydi. İşçi Selefi Müslümanlar için hem pişmanlık duyarak hem de onları küçümseyerek, bir başka Müslüman aktivist itiraf etti, "Bugün derneklerimizden hiç kimse  “işçi sınıfı için çalışıyorum” diyemez. Aslında herkes onları yüzüstü bıraktı."

Açık olmak gerekirse, araştırmamda tanıştığım birçok orta sınıf dindar Müslüman, bu bölünmeden derinden pişmanlık duydu ve İslam ile Müslümanların bütünleşmesi için umudunu kaybetmek istemedi. Bölücülük meselesi ya da benim anti-siyaset dediğim şey, devletten gelen bir söylem ama aynı zamanda Müslüman toplulukların kendi içinde de dinamik bir tartışmadır. Özümsemek, uzlaşmak, karmaşık sadakatleri benimsemek, mirasını korumak ve inancı uygulamak ne demektir? Bu tür siyasi tartışmalar ve bazen anlaşmazlıklar, W.E.B DuBois'in yazılarında bahsettiği Amerika'daki Siyahilerden, çağdaş bilim adamı Leanne Betasamosake Simpson'ın bahsettiği Kanada'daki yerli topluluklara kadar köklü ayrımcılık ve eşitsizlik yapılarıyla boğuşan azınlık gruplarında ortaktır.  

Dini veya ırkçı topluluklar, bu tartışmaları devlet tarafından gölgede bırakılmayacak şekilde yapabilmelidir. Örneğin Müslümanların da en büyük ikinci azınlık olduğu Hindistan'da yaptığım araştırmalar bunun önemini ortaya koydu. Hindistan’ın laiklik modeli, laikliğin neredeyse tam tersi, dini toplulukların işlerine karışmamaya dayanmaktadır. Bunun dolaylı etkisi daha özgür ve daha güçlü dinler arası münazaralardır. Buna, her tür eğilimden Müslüman kadınların feminist amaçlar için desteklenmesi de dahildir. Bu, Hindistan laikliğinin çelişkilerden ve Hindu milliyetçiliğinin güçlendirilmesi gibi rahatsız edici eğilimlerden arınmış olduğu anlamına gelmez. Ancak ülkeler arasındaki bu farklılıklar üzerinde düşünmek değerli bir alıştırmadır. Tartışma ve açıklık ancak insanların temel dini haklarına ve haysiyetlerine saldırıya uğramayacaklarından emin oldukları zaman gelişir.

"Cumhuriyet ilkelerine saygıyı teyit eden" tasarı, görünüşte "bölünmeyi amaçlayan bölücü dinamiği" durdurmayı amaçlamaktadır. Ama sorun dinsel bölücülükle mi ilgili? Yoksa korkuya dayalı sosyal dışlamalarla mı ilgili? Devlet, pek çok marjinalleştirilmiş işçi sınıfı müslümanın ve özellikle selefi kadınların ihtiyaç duyduğu memnuniyete ve amaca giden yollarını kesiyor.

Ortaya çıkan ironiler arasında, dinin aşırı düzenlenmesinin kadınların daha az özgür olduğu, insanların daha az ulusal bağlılık duyduğu ve sadece birilerini memnun etmek için islama dönenlerin sayısının arttığı görülüyor. Anti-siyaset ayrımcılıktan, kamusal alandaki düşmanlıktan, zayıf birlikteliklerden ve böyle bir bağlamda inanç ve saygınlığı koruma ihtiyacından doğar. Şimdiye kadar pek çok kişinin savunduğu gibi, Cumhuriyet ideallerini aynı anda temelini sarsarak güçlendirmek yanlıştır.


Orient XXI'da yayınlanan analiz, Mepa News okurları için Kübra Arık tarafından Türkçeleştirildi.

Bu yazı toplam 2556 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.