28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşından bu yana diplomatik bir ilerleme ihtimali hiç bugünkü kadar güçlü görünmemişti. Buna rağmen Washington ile Tahran’ın yakın dönemde bir Mutabakat Zaptı’na ulaşacağının garantisi bulunmuyor.
Ateşkes son derece kırılgan bir yapıya sahip. Güney İran’a yönelik son ABD saldırıları da bunu ortaya koydu. Tam kapsamlı bir savaşın yeniden başlaması her an mümkün görünüyor. Ayrıca taraflar arasında hâlâ çözülememiş ciddi anlaşmazlıklar bulunuyor. Belki de daha önemlisi, müzakereler derin bir güvensizlik atmosferinde yürütülüyor. Trump yönetimi olası yeni anlaşmayı 2015 tarihli nükleer anlaşmadan (JCPOA) çok daha iyi bir metin olarak sunmaya çalışsa da, gerçekte ortaya çıkacak herhangi bir anlaşmanın büyük ölçüde Trump’ın bizzat bozduğu JCPOA’ya benzeyeceği değerlendiriliyor.
Krizin kaynağı: Trump’ın “ilk günahı”
Bugünkü krizi anlamak için Trump’ın ilk başkanlık döneminde, Mayıs 2018’de ABD’yi tek taraflı olarak JCPOA’dan çekme kararına dönmek gerekiyor.
Bu adım Washington-Tahran ilişkilerinin seyrini kökten değiştirdi ve İran’ın nükleer faaliyetlerini ciddi biçimde sınırlayan mekanizmayı ortadan kaldırdı. Paris Siyasal Bilimler Enstitüsü’nde Orta Doğu Çalışmaları öğretim üyesi olan Dr. Karim Emile Bitar'a göre Trump’ın Barack Obama’ya yönelik takıntısı ve onun mirasını ortadan kaldırma arzusu, JCPOA’nın “tarihin en kötü anlaşması” olarak sunulmasına yol açtı.
Bitar, bugün Trump’ın elde etmeye çalıştığı tavizlerin, Obama’nın 2015’te İran’dan aldığı tavizlerin yüzde 10’una bile ulaşmadığını savunuyor.
JCPOA kapsamında İran:
- Zenginleştirilmiş uranyum stokunu büyük ölçüde azaltmıştı.
- Zenginleştirme seviyelerini sınırlandırmıştı.
- Santrifüj sayısını düşürmüştü.
- Kapsamlı uluslararası denetimleri kabul etmişti.
Bitar’a göre İsrail güvenlik kurumlarının birçok mensubu da özel görüşmelerde bu anlaşmanın İran’ın nükleer silaha ulaşma sürecini ciddi biçimde geciktirdiğini kabul ediyordu. Ancak anlaşmanın vekil güçler ve balistik füze programı gibi başlıkları kapsamaması nedeniyle eleştirildiğini hatırlatan Bitar, nükleer dosya açısından anlaşmanın son derece sağlam olduğunu vurguluyor. Ona göre bugün yaşanan savaşın temelinde de Trump’ın 2018’de JCPOA’yı bozma kararı yatıyor.
Nükleer anlaşmazlık sürüyor
Taraflar arasındaki en büyük engellerden biri İran’ın nükleer programına ilişkin anlaşmazlıklar olmaya devam ediyor.
Henüz şu konularda uzlaşı sağlanabilmiş değil:
- İran’ın ne kadar uranyum zenginleştireceği
- Hangi denetimleri kabul edeceği
- Yaptırımların ne ölçüde kaldırılacağı
Trump yönetiminin yıllardır savunduğu “sıfır zenginleştirme” talebi ise giderek daha gerçek dışı görülüyor.
İran'daki Bilimsel Araştırma ve Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi'nde Basra Körfezi Araştırmaları Grubu'nun direktörü Dr. Javad Heiran-Nia’ya göre JCPOA’nın özü İran’ın uranyum zenginleştirme hakkının tanınmasıydı. Heiran-Nia, anlaşmadaki diğer tüm maddelerin bu temel ilkenin ardından geldiğini savunuyor.
Trump ise uzun süre İran’da hiçbir zenginleştirme faaliyetinin bulunmaması gerektiğini savundu. Ancak mevcut müzakerelerde İran’ın bu hakkını korumayı başardığı değerlendiriliyor.
Tahran ayrıca yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda da Washington’un taleplerini kabul etmiş değil. Benzer şekilde yaptırımların kaldırılması ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması da tartışmalı başlıklar arasında yer alıyor. İran, vereceği tavizlerin karşılığında ileride geri alınabilecek vaatler değil, somut ekonomik kazanımlar talep ediyor.
Güven sorunu
Diplomasi başarılı olsa bile Washington ile Tahran arasındaki derin güvensizlik kolay kolay ortadan kalkacak gibi görünmüyor. Çünkü İran açısından iki önemli deneyim hafızalarda taze:
- Trump’ın 2018’de JCPOA’yı bozması
- ABD ve İsrail’in müzakereler devam ederken İran’a saldırması
Tahran’da birçok kişi Washington’un görüşmeleri kötü niyetli biçimde kullandığına inanıyor. Bir başka sorun da ABD’nin tutarlı bir müzakere çizgisi ortaya koyamaması. Kamuoyuna yapılan çelişkili açıklamalar ve sürekli değişen talepler, yalnızca İran’ın değil ABD müttefiklerinin bile Washington’un gerçek hedeflerini anlamasını zorlaştırıyor.
Lund Üniversitesi'nde araştırmacı olan Dr. Rouzbeh Parsi'ye göre ABD halen savaş öncesindeki kadar güçlü olduğu varsayımıyla hareket ediyor ve bu nedenle İran’dan neredeyse koşulsuz teslimiyet talep ediyor.
Parsi ayrıca ABD’de net ve istikrarlı bir müzakere mekanizmasının bulunmamasının Washington’u daha da öngörülemez hale getirdiğini belirtiyor. Pakistan, Umman, Katar ve diğer bölgesel aktörlerin yürüttüğü dolaylı arabuluculuk girişimleri diplomasiyi ayakta tutsa da, taraflar arasında güven yeniden tesis edilmezse herhangi bir anlaşmanın imzalandıktan kısa süre sonra çökmesi mümkün görülüyor.
İran’ın savaş sonrası kozları
İran ağır askeri ve ekonomik zararlar görmesine rağmen savaşın sonunda birçok Amerikalı karar alıcının beklediğinden daha güçlü bir pazarlık pozisyonu elde etti. Bu yeni etkinin merkezinde ise Hürmüz Boğazı bulunuyor.
Tahran’ın deniz ticaretini aksatma ve enerji fiyatlarını yükseltme kapasitesi, yeni bir askeri tırmanışa karşı önemli bir caydırıcılık aracı olarak görülüyor. Savaş zamanla klasik bir askeri çatışmadan çok bir “etki ve baskı mücadelesine” dönüştü.
İran da konvansiyonel askeri dezavantajlarını;
- Asimetrik baskı,
- Deniz yolları üzerindeki tehditler,
- Bölgesel tırmanma riski ile telafi etmeye çalıştı.
Tahran’da oluşan genel kanaat, direniş göstermenin bile siyasi kazançlar üretebildiği yönünde. İran, ağır baskılara rağmen müzakere pozisyonunu korumayı, nükleer altyapısının önemli unsurlarını muhafaza etmeyi ve rakiplerine ekonomik maliyet yüklemeyi başardı.
Anlaşmanın en büyük muhalifi: İsrail
Yeni bir ABD-İran anlaşmasına en fazla karşı çıkması beklenen aktör İsrail. Tel Aviv, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini veya bölgesel nüfuzunu koruduğu herhangi bir düzenlemeyi tehdit olarak görüyor.
İsrail yönetimi, diplomatik bir çerçevenin İran üzerindeki uluslararası baskıyı azaltmasından ve ülkenin ekonomik dayanıklılığını artırmasından endişe ediyor. Bu nedenle Tel Aviv’in Washington’u İran’ın kabul edemeyeceği azami taleplere yönlendirmeye çalışması bekleniyor. Ayrıca Lübnan gibi cephelerde askeri baskıyı artırarak diplomatik ortamı sabote etmeye çalışabileceği değerlendiriliyor.
Uzun yıllardır Orta Doğu muhabiri olarak görev yapan ve Badlands’ın (küresel meselelerle ilgili bir haber bülteni ve podcast) kurucusu Borzou Daragahi ise Washington’daki İsrail yanlısı lobinin diplomatik ilerlemenin önündeki en büyük engel olduğunu savunuyor. Daragahi’ye göre bu çevreler uzun zamandır arzuladıkları savaşı tetikledi ve şimdi geri adım atmak istemiyorlar.
Lübnan savaşın devam edeceği alan olabilir
Washington ile Tahran arasında bir anlaşma sağlansa bile bölgesel çatışmaların tamamen sona ermesi beklenmiyor. Özellikle Lübnan’ın, İsrail ile İran’ın bölgesel müttefikleri arasındaki mücadelenin devam edeceği en muhtemel alan olduğu düşünülüyor.
İsrail’in Hizbullah üzerindeki baskısını azaltmak yerine artırabileceği değerlendiriliyor. Karim Emile Bitar’a göre İsrail önce anlaşmayı engellemeye çalışacak, başarılı olamazsa da Lübnan’ın anlaşma kapsamı dışında kalmasını isteyecek.
Bitar, İsrail’in “kendini savunma hakkı” kavramını son derece geniş yorumladığını ve bu nedenle Lübnan’ın yeni dönemin en büyük mağdurlarından biri olabileceğini savunuyor. Ona göre İsrail’in Lübnan’daki işgalini ve saldırılarını durdurması şu aşamada pek olası görünmüyor.
İbrahim Anlaşmaları’nın sınırları
Trump’ın bölgesel stratejisinin önemli ayaklarından biri de İbrahim Anlaşmaları’nın genişletilmesi.
Trump son dönemde Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve Katar gibi ülkeleri İsrail ile normalleşmeye çağırdı. Ancak birçok analiste göre bu hedef mevcut siyasi gerçeklerle örtüşmüyor.
Rouzbeh Parsi bu yaklaşımı tamamen gerçek dışı olarak nitelendiriyor. İran asıllı Amerikalı yazar, gazeteci ve NBC News muhabiri Hooman Majd de Trump’ın bu çağrılarla hem İsrail tarafının desteğini kazanmaya hem de kendi tabanından gelebilecek eleştirileri azaltmaya çalıştığını düşünüyor.
Ancak ne Suudi Arabistan’ın ne Katar’ın ne de Pakistan’ın bu çağrıya olumlu yanıt vermesinin beklendiğini vurguluyor.
Trump bunu zafer olarak satabilir mi?
Önümüzdeki dönemde ortaya çıkabilecek en önemli siyasi sorulardan biri şu: Trump, olası bir anlaşmayı Amerikan kamuoyuna 2015 anlaşmasından daha başarılı bir sonuç olarak sunabilecek mi?
Muhtemelen İran’ın savaş sonrası zayıfladığını ve anlaşmanın ABD’nin üstün konumundan kaynaklandığını öne sürecek. Daha uzun süreli kısıtlamalar veya daha sert denetim mekanizmaları gibi başlıkları da öne çıkarabilir.
Ancak İran uranyum zenginleştirme hakkını korur ve yaptırımlar kaldırılırsa, yeni anlaşmanın JCPOA’dan temelde farklı olduğunu anlatmak zor olabilir.
Hooman Majd’a göre özellikle milyarlarca dolarlık İran varlığının serbest bırakılması Trump açısından ciddi bir siyasi sorun yaratabilir. Çünkü Trump yıllarca Obama’yı İran’a para vermekle suçlamıştı.
Daragahi ise Trump’ın anlaşmayı seçmenlerin bir bölümüne satabileceğini ancak ABD’deki aşırı kutuplaşma nedeniyle bunun geniş bir toplumsal uzlaşı yaratmasının zor olduğunu düşünüyor.
Diplomasi çözüm değil, yönetim aracı
Genel tabloya bakıldığında Washington ile Tahran arasında diplomatik bir uzlaşının mümkün olduğu görülüyor. Ancak böyle bir anlaşmanın bölgedeki temel sorunları çözmesi beklenmiyor.
Taraflar arasındaki güvensizlik, farklı güvenlik anlayışları, vekâlet savaşları ve bölgesel düzen konusundaki rekabet devam edecek.
Muhtemel bir mutabakat, düşmanlıkları sona erdiren bir barıştan çok, çatışma riskini yöneten kırılgan bir denge oluşturabilir.
İran savaş sırasında elde ettiği pazarlık gücünü korumaya çalışıyor. İsrail uzlaşma fikrine derin şüpheyle yaklaşıyor. Bölgesel aktörler ise giderek daha bağımsız politikalar izliyor. Bu nedenle yakın dönemde ortaya çıkabilecek herhangi bir anlaşma, gerçek bir uzlaşmadan ziyade birbirine güvenmeyen rakiplerin çıkarlarının geçici olarak kesişmesinin sonucu olarak görülebilir. Böyle bir diplomatik çerçeve savaş riskini azaltabilir; ancak Ortadoğu’daki istikrarsızlığın temel nedenlerini ortadan kaldırması beklenmiyor.
New Arab'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.