ABD'nin 'otomatiğe bağlayan' Ortadoğu politikası

Kevin Schwartz

İsrail, Hamas'ın 7 Ekim'deki saldırısına karşılık olarak Gazze'yi vurmaya devam ederken, ABD'nin Orta Doğu'daki dış politikası otomatik pilota bağlanmış durumda.

ABD'nin hiç bitmeyen silah ve dış yardım tedariki, İsrail'in "kendini savunma hakkına" sonsuz bağlılığı ve Birleşmiş Milletler'de insani kararların engellenmesi gibi otomatik tepkiler -insan hayatına mal olsa da- ABD politikasının ayırt edici özellikleri olmaya devam ediyor.

Bu tür alışılmış politikalar ve yorgun klişeler, on yıl hatta yüz yıl geçse de değişime kapalı görünmekte, zamana ayak uyduramıyor, sahadaki yeni gerçeklere adapte olamıyor. Bu politikalar halkın tepkisi, ABD hükümet yetkililerinin muhalefeti, ateşkese yönelik yaygın destek ve Uluslararası Adalet Divanı'nın İsrail'in soykırımdan kaçınması gerektiği yönündeki kararı karşısında yeniden ayarlanamıyor.

Görünüşe göre bu böyle oldu ve hep böyle olacak. ABD'nin İsrail'e yönelik politikası tahmin edilebileceği üzere otomatikleş durumda.

ABD'nin Orta Doğu'daki dış politikasının otomatiğe bağlanmış olması sadece İsrail'le olan ilişkisiyle sınırlı değil, aynı zamanda müttefiklerine ve düşmanlarına yaklaşımını da etkiliyor.

Bölge genelinde ABD aynı öngörülebilir tepkileri veriyor. Bu tepkiler sivil halka zarar verme, hapsetme ve öldürme potansiyeline sahip silahların, gözetleme araçlarının ve teknolojilerin transferi yoluyla güvenlik devletleri yaratmak anlamına gelse bile, devletlerin güvenliğini her şeyin üstünde tutmaktan başka bir şey değil.

Neredeyse tamamı otokrasi ya da monarşi olan ABD'nin uzun süreli bölgesel müttefikleri, hem iç güvenliklerini güçlendirmek hem de bölgesel askeri müdahalelerini "Made in the USA" şeklinde markalaştırmak için ABD üretimi konvansiyonel ve küçük silahlar, uçaklar ve zırhlı araçların devam eden transferlerinden faydalanmaya devam ediyor.

Bu suistimallere rağmen, silah musluğu kesintisiz akıyor ve ABD silahlarının alıcıları da "Orta Doğu'da siyasi istikrar ve ekonomik büyüme için önemli güçler" olarak adlandırılıyor.

Öldürülen gazeteciler, hapse atılan muhalifler ve insan hakları ihlalleri çok az endişe yaratıyor. Demokrasiye karşı bağlılık ve insan güvenliğine karşı devlet güvenliği tahmin edilebileceği gibi otomatik.

İran'ın tüm bölgesel sorunların merkezinde olduğu fikri de öyle. İster Lübnan'da Hizbullah, ister Yemen'de Husiler, ister Irak'ta Haşdi Şabi'nin alt birimleri ya da Gazze'de Hamas tarafından yapılmış olsun, bölgedeki hiçbir (yanlış) eylem, İran'ın bölgesel istikrarsızlığın baş aktörü, gizli büyük kuklacısı ve başlıca gücü olduğu gibi öngörülebilir bir varsayım olmaksızın anlaşılmıyor.

İran'ın desteklediği gruplar -ki bunu farklı derecelerde ve etkilerde yapıyorlar, çoğu zaman yıkıma ve insan hayatının kaybına neden oluyorlar- sanki hiçbir stratejik çıkarları, ABD liderliğindeki bölgesel güvenlik mimarisinden ve askeri müdahalelerden hoşnutsuzlukları ya da kendi başlarına hareket edebilecek herhangi bir kurumları yokmuş gibi, uysal vekillerden, Tahran'dan kaynaklanan bir ana planın kasıtlı yardakçılarından başka bir şey olarak anlaşılmıyor.

Bu; yanlış değerlendirme, gerilimin artması ve başka türlü daha yerel çözümlerle halledilebilecek çatışmaların uluslararasılaşması riskini taşıyan, aşırı değer verilmiş bir varsayım. Diğer tüm yaklaşımlar pahasına sürekli olarak "İran'la yüzleşme" ihtiyacı tahmin edilebileceği üzere otomatik.

Otokrat Hüsnü Mübarek pahasına Mısır halkına verilen destek ya da İran'la nükleer bir anlaşma imzalanması gibi, ABD'nin bölgede uzun zamandır süregelen otomatik politikalarında ve varsayımlarında yapılan küçük değişiklikler, programdaki aksaklıklar, düzeltilmesi gereken tutarsızlıklar ve çoğu zaman eskisinden daha da güçlü bir şekilde yeniden yazılması gereken sapmalardan ibaret değil.

Yeminli bir düşmanla nükleer kapasitelerini sınırlandırmak için müzakere edilmiş bir anlaşma mı imzaladınız? Bu anlaşmanın hızla ortadan kaldırıldığına tanık olun.

Mübarek gibi bölgesel bir diktatörün devrilmesine yardımcı olmak mı? Aynı derecede diktatör olan halefi Sisi'yi daha da fazla destekleyin.

Suudi Arabistan gibi sadık bir müttefiki insan hakları ihlalleri nedeniyle suçlamak mı? Geri adım atın ve bir yumruk tokuşturma ve el sıkışma ile iş ilişkisini yeniden teyit edin.

Ve her şey başarısız olursa, programın en otomatik özelliklerinden birine geri dönün. Çıkarlarınızı tehdit edenleri terörist olarak yaftalayın ve onları bombalayın. Tıpkı şu anda Yemen'de gördüğümüz gibi, insani felaket ve sivillere sıkıntı verme potansiyeline rağmen.

Esneklikten aşırı derecede yoksun ve işe yaramadığı aşikar olan yaklaşımlardan geri dönme kabiliyetinden mahrum olan bu otomatik yaklaşımlar, ABD'nin yurtiçi ve yurtdışındaki önemli kitleler nezdinde güvenilirliğine ve nüfuzuna mal olurken, bölge halklarını da ciddi risk altına sokuyor.

İster İsrail'e sorgusuz sualsiz destek, ister otokrasileri desteklemek, isterse de tüm bölgesel istikrarsızlığın nedeni olarak İran'a aşırı hevesli bir şekilde odaklanmak olsun, ABD politikası gerçeklere, risklere ve herhangi bir alternatifin mevcut olmadığı varsayımına rağmen devam ediyor.

ABD, güvenliği için en önemli bölge olarak tanımladığı -ancak ironik bir şekilde bu yüzden en çok zarar görmeye devam ede - bir bölgeye yönelik otomatik politikalarını yeniden gözden geçirene kadar, aynı yanlış yönlendirilmiş eylemler aynı yanlış yönlendirilmiş sonuçları verecek.


Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.