Ankara'dan yansımalarla: Türk drone'ları ve ittifak tuzağı

Aaron Stein

Ukrayna’nın Türkiye Büyükelçisi geçtiğimiz ay sosyal medyada yayınladığı bir mesajda, kuyruğuna Ukrayna bayrağı işlenmiş ve gövdesinde uzun menzilli hassas güdümlü mühimmat takılı olan Ankara’nın en yeni SİHA’sının maketinin bir fotoğrafını paylaştı.

Türkiye hatırı sayılır bir zamandır Ukrayna ile ortak bir şekilde SİHA üretimi yapmaktadır. Büyükelçinin paylaştığı fotoğraf sonrasında akıllara, Ankara’nın envanterindeki 250 km menzilli füzelerini de Kiev yönetimine satmaya hazır olup olmadığına dair sorular geldi.

Washington, bugüne kadar Ukrayna ile Türkiye arasında askeri alanlarda devam eden iş birliğine sürekli olarak olumlu bir şekilde yaklaştı. Fakat mesele uzun menzilli füzeler olunca, ortadaki risklerin getirilere ağır basması söz konusu olabilir. Eğer bu tür bir anlaşma, Kiev’in olası bir Rus işgaline karşı müdafaa kabiliyetlerini belirli bir seviyede arttırmadan, Moskova’nın Ukrayna’ya girme olasılığını yükseltirse bu vaziyet NATO’nun güvenliği üzerinde olumsuz bir yaratacaktır. Bu durumda, Washington’un kucağında yönetmesi gereken yeni bir kısa vadeli sorun zuhur edeceği gibi aynı zamanda ABD’nin önümüzdeki yıllarda çözmesi gerekecek olan daha büyük ölçekte ittifak kaynaklı tuzak meseleleri de patlak verecektir.

Kiev’in endişeleri, Moskova’nın tehditleri

Hassas güdümlü mühimmatlar ve sensörlerle çalışan ayrıca ekonomik olarak kendini zorlamayacak nitelikteki hava kuvveti sistemleri satın alarak sahadaki kuvvetlerinin farkındalığını arttırmak Kiev’in milli çıkarları arasındadır. Türk yapımı TB2, Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ’da kendini ispatlamış, satışa hazır ve düşük maliyetli bir platformdur. Bu SİHA, birçok açıdan bakıldığında, ufak da olsa bir hava gücüne sahip olmak isteyen veya halihazırdaki hava gücünü iyileştirmeyi hedefleyen görece daha az gelire sahip ülkeler için adeta mükemmeldir.

Moskova’nın ise NATO’dan, Ukrayna’ya belirli uzun menzilli füzeler temin edilmemesini talep ettiği bilinmektedir. Rusya, halihazırda Ukrayna karşısında askeri açıdan büyük bir üstünlüğe sahiptir. Moskova’nın son dönemde tartışmalı bölgelere yaptığı yığınak göz önüne alındığında, Putin’in bu üstünlüğünü, NATO ile askeri alanlarda yakınlaşmaya çalışan Ukrayna’yı cezalandırmak için kullanmaya hazır olduğu anlaşılmaktadır.

Ortadaki sorunun ana noktası, Batı dünyasının Ukrayna’ya sağlayacağı kısıtlı askeri desteğin, Rus tarafının bir işgal kararı alma süreci üzerinde çok az bir etki yaratıyor olması, ancak Rus milli güvenlik uzmanlarının bu desteği Kiev yönetiminin gelecekte kendi topraklarında saldırı amaçlı uzun menzilli sistemler konuşlandırılmasına izin verebileceği ihtimalini doğurması üzerinden işlemesidir.

Rus tarafının bu korkuları, uzun vadede Moskova yönetimi tarafından saldırı amaçlı sistemlere yapılacak yeni yatırımların haklı gösterilmesinde kullanılabilir. Ukrayna’ya satılacak herhangi bir konvansiyonel silah sisteminin, beraberinde ABD tarafından Ukrayna’ya saldırılması halinde nükleer misilleme yapılacağına dair resmi bir güvenlik garantisi verilmeksizin caydırıcılık hususunda ‘oyun değiştirici’ bir rol oynaması pek mümkün değildir. Bu, TB2 ve Amerikan Javelin tanksavar füzeleri gibi belli başlı sistemlerin Ukrayna’ya temin edilmesi olası bir Rus işgalini caydırmaktan ziyade hızlandırabileceği anlamına gelmektedir. Daha açık söylemek gerekirse, Türklerin silah ihracatı, Washington’u kendisinin dahil olmadığı bir silah anlaşmasının olumsuz sonuçları ile baş başa bırakabilir.

Ankara’nın açısı

Ankara’nın durumu Washington’un içinde bulunduğu durumdan farklıdır zira Türkiye, NATO’nun güvenliğini garanti eden taraf değildir. Hatta, olası bir Rus işgali halinde halihazırda hem Moskova hem de Kiev ile yürütmekte olduğu ikili ilişkileri kullanarak meydana gelecek olumsuz sonuçlardan büyük oranda korunacaktır. Bu nokta, Türkiye ile Ukrayna arasındaki savunma bağlarının gerçek değerini değerlendirmekle görevli Amerikalı siyasetçileri durup düşündürmelidir.

Türkiye ile Ukrayna arasında savunma ilişkisi son yıllarda oldukça derinleşti. Ankara yönetimi, Akıncı SİHA’larında kullanılan ve potansiyel olarak şu anda geliştirilme aşamasındaki diğer jet motorlu uçaklar ve insansız sistemler için kullanılması mümkün motorlar için Kiev’den yardım almaktadır. Türklerin, Kiev yönetimi ile bu konuda yakınlaşması, Ankara’nın geleneksel Amerikalı ve Avrupalı tedarikçileri ile savunma hususundaki bağlarının ciddi şekilde zayıflamasının ardından geldi. Bu fırsattan yararlanan Ukraynalı üreticiler denkleme dahil olarak Bayraktar marka ürünlere motor tedarik etti. Ankara benzer şekilde bu iyiliğin karşılığını, Ukrayna’ya TB2 ve bu SİHA tarafından kullanılan mühimmatı tedarik ederek ve Ukrayna’nın gün geçtikçe büyüyen SİHA filosuna hizmet sağlamak amacıyla üretim ve bakım tesisleri inşa ederek verdi.

ABD, Türkiye ile Ukrayna arasındaki savunma ilişkisini bugüne kadar dolaylı olarak destekledi ve benim Amerikalı savunma yetkilileri ile yaptığım görüşmelere göre Türkiye’nin Ukrayna silahlı kuvvetlerine verdiği desteği, Amerika’nın bölgede izlediği kendi politikası açısından bakıldığında olumlu bir kalem olarak gördü. Kağıt üzerinde bu politika aslında çok mantıklı görünmektedir. Sonuçta, Amerika’nın bir müttefiki yine Amerika’nın bölgede ortaklık yaptığı bir ülkeye, Rusya destekli ayrılıkçılara karşı kullanılmak üzere saldırı amaçlı silahlar satmaktadır. Fakat, Rusların Kiev’e yönelik öfkesi her zamankinden daha fazla olduğu için Ukrayna’nın işgale uğraması olasılığı da arttı. Bu nedenle, durum görülenden biraz farklıdır.

Türkiye, olası bir çatışma durumunda, “çitin öteki tarafından izleme” lüksüne sahipken ABD, Batı dünyasının güvenliğinin nihai garantörü sıfatıyla tüm NATO sınırlarının korunmasına yönelik bir çağrıya cevap vermek zorundadır. Türk yetkililer, aynı anda hem Moskova ile yürüttüğü ilişkilerini, anahtar bir ekonomik ortak ve silah tedarikçisi hem de Kiev ile yürüttüğü ilişkilerini savunma sanayii ortağı ve komşu bir Karadeniz gücü olarak belirli kategorilere ayırabilir. Türkiye’ye çitin öteki tarafından izleme fırsatını sunan asli nokta bir NATO üyesi olmasıdır.

İttifakın tüm üyelerini kapsayan güvenlik garantisi, tanımı gereği Türkiye’nin dış politika seçimlerine arka çıkmakta olup bu tercihler neticesinde hem Rus tarafından Türkiye’ye yönelik askeri manada herhangi bir saldırganlığa hem de Batılıların söz konusu bu bağımsız dış politika tercihlerine duydukları öfkeye karşı da Türklere koruma sağlamaktadır. Türklerin bugün Ukrayna’ya vermiş olduğu desteğin ABD açısından bölgede çok daha geniş ölçekli sonuçlar doğurması muhtemeldir. Açıkça ifade etmek gerekirse, Washington yönetimi birlikte çalıştığı ülkeler arasında yapılan meşru bir ticareti engellemek için baskı yapma gibi yola girmemelidir. Fakat, Türklerin Kiev yönetimine sağladığı her desteğin Amerikan çıkarları açısından olumlu olduğu ve bu yüzden arka çıkılması gerektiği gibi sığ bir bakış açısından da uzak durmalıdır.

Türk siyasilerin Karadeniz’deki güvenlik hususundaki görüşleri son derece detaylıdır. Ankara yönetimi bir NATO üyesi olmasına rağmen Rus yapımı S-400 karadan havaya füze savunma sistemlerini satın almıştı. Bu hamle sonrasında Türkiye, yakın ve orta gelecekte Batı dünyasının ön saflarda kullanacağı savaş jeti olarak seçilen ve Amerikalıların öncülük ettiği F-35 programından çıkarılmıştı. Türk SİHA’larının Suriye ve Dağlık Karabağ’daki çatışmalarda sahaya çıkmasından sonra Avrupalı ve Amerikalı tedarikçiler, Ankara’nın TB2’yi inşa etmesinin yolunu açan belli başlı bazı teknolojilerin ticaretini durdurmuştu. Bu ambargolarla karşı karşıya kalan Türkiye, tam da Rusya’nın bir işgal hamlesi için hazırlık adımları atmaya başladığı dönemde Ukrayna ile hava endüstrisi alanındaki iş birliğini derinleştirmeye yöneldi. Son yıllardaki Türk dış politikası, bir ayağı birbiriyle düşman olan Rusya ve Ukrayna ile sahip olduğu ikili ilişkileri dengelemeye yönelik hamleler diğer ayağı da aynı anda Washington’u sürekli, Ukrayna’ya gösterilen Türk desteğinin, yönetimin NATO’ya ne derece önem verdiğini gösteren bir emare olduğuna ve S-400 hususunda Amerikalıların hemen ambargo yoluna başvurmasının dar bir bakış açısının neticesi olduğuna ikna etme çalışmaları üzerine kuruldu.

Türklerin bu konudaki yaklaşımı kusursuz şekilde mantıklıdır zira Rusya, Türkiye için önemli bir enerji tedarikçisidir. İlaveten, son dönemde ağır darbeler alan Türk ekonomisinin turizm kaynaklı gelirlerinin büyük bir kısmını Ruslar oluşturmaktadır. Enerji maliyetinin artmasına neden olacak veya Rusya ile ticareti zorlaştıracak bir ambargo nereden gelirse gelsin Türk ekonomisi için kötüdür. Ankara yönetimi diğer taraftan da NATO’nun kendisini de kapsayan güvenlik garantisini kullanarak kendi ticari ve mali çıkarları doğrultusunda Ukrayna ile son derece samimi bağlarına devam etmektedir. NATO sayesinde hem ihraç ettiği SİHA’ların pazar payını yükseltip hem de kendi sahip olduğu SİHA filosunu sürekli faal halde tutmakta ve Batı dünyasının bu noktada kendisine yapacağı olası baskılardan kurtulmaktadır. Söz konusu bu SİHA’lar halihazırda Türk dış politikasının çekirdek bileşeni olup PKK’ya karşı sürdürülen savaşın da yeni ana aracı haline gelmiştir. Ukraynalı büyükelçi tarafından paylaşılan Akıncı’nın TB2’ye nazaran çok daha kabiliyetli olduğu bilinmektedir. Fotoğrafta görülen seyir füzeleri de son derece etkin ve yüksek kaliteli mühimmatlardır. Ankara bu füzeleri Azerbaycan’a da ihraç etmektedir. Bütün bu gelişmeler göz önüne alındığında, Türklerin Ukrayna’ya daha fazla ekipman ihraç etme olasılığının üstünün çizilemeyeceği anlaşılmaktadır.

Washington’un önündeki sorun

Peki Washington yönetimi, Rus tarafına savaş ilan etmesi için haklı bir gerekçe vermesine rağmen Ukrayna’ya göreceli olarak korunma sağlamakta başarısız olacak Türk askeri sistemlerinin Kiev’e temin edilmesi neticesinde doğacak olan risk ile nasıl başa çıkabilir?

Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur. Washington’un bir müttefikine, Amerikan ortağı olan bir başka ülkeye belirli bir savunma teçhizatı satışını durdurması için baskı yapması akılsız bir hamle olur. Bu vaka özelinde bakarsak, ABD’nin Türkiye’ye baskı uygulaması Ankara’yı Kiev ile savunma hususunda iş birliği yapmayı düşünmekten vazgeçiremez. Daha önemli olan bir nokta ise, ABD’nin bu şekilde bir davranışa meyletmesi durumunda Rus Başkan Vladimir Putin’e Ukrayna’ya üçüncü bir taraf üzerinden gerçekleştirilecek tüm silah satışlarını veto hakkı vermiş olacağıdır.

Türk meselesi, Washington’un yakın gelecekte öyle veya böyle yüzleşmesi gerekecek olan daha geniş ölçekli yeni küresel eğilimleri yansıtan küçük çaplı bir vakadır. Soğuk Savaş sonrası dönemde dünya üzerinde seyir füzesi veya insansız hava aracı üreten ülkeler sadece birkaç taneydi. Uzun menzilli hassas güdümlü saldırı füzelerinin etkin bir biçimde kullanılması hususundaki teknik zorluklar çoğu devleti bu tür silahların üretimi ve konuşlandırılması için yatırım yapmaktan alıkoymuştu. Fakat, son dönemde söz konusu bu teknik zorluklar hızlı bir şekilde ortadan kalkmaya başladı. TB2 bu yeni modanın iyi bir örneğidir. Türk yapımı olan bu SİHA’da kullanılan güdüm sistemleri ve sensörlerinden bazıları ticari olarak piyasada mevcut olan Batılı tedarikçilerden temin edilmektedir.

TB2’nin anahtar fonksiyonları için hayati öneme sahip bu parçalar şu an için herhangi bir ihracat listesi ile kontrol edilmemektedir. ‘Atış Zincirini’ tamamlayan son öğe yani Türk SİHA’larının kullanmakta olduğu mühimmatların imalatı ise bir bakıma Batılı ticaret sistemlerin sayesinde mümkündür. ABD’nin bu söz konusu parçalar üzerinde bir tekel oluşturma hususunda şansı olmadığı gibi sadece mühimmat imalatı değil aynı zamanda başka birçok alanda kullanılan ticari amaçlı bu ürünlerin yayılmasını da kontrol edemez. Sonuç olarak, hassas güdümlü mühimmatların kullanımı ve geliştirilmesi için aşılması gereken engellerin son derece kolaylaştığı bir ortamda bu tür ürünlere olan ilginin sürekli olması neticesinde bu şansı değerlendirmeyi bilen satıcılar için son derece yırtıcı yeni bir pazar zuhur etmiştir.

Bu alternatif tedarikçilerin yükselişi, Ukrayna benzeri ülkelerdeki milli güvenlik uzmanlarını, Washington’un kendilerine doğrudan satmaya yanaşmadığı bazı silahları Amerika’nın müttefikleri üzerinden temin etme yolunu seçmeye yöneltebilir. Kiev yönetimi, Amerikan muadili yerine görece daha ucuz, hızlı bir şekilde ihracata hazır olan Türk menşeili teknoloji ve beraberinde gelen Ukrayna hava sanayisine yatırım yapma teklifini tercih edebilir. Bunun karşılığı olarak Ukrayna da her iki tarafın da yararına olan savunma ve ekonomi alanındaki ilişkilerin bir parçası olarak Türk yapımı SİHA’lar için kendi ürettiği parçaları teklif edebilir. Amerika tarafından güvenliği garanti edilen Türkiye gibi bir ülkenin hem Kiev hem de Moskova yönetimleri ile her iki durumda da karşılıklı yarar sağlayan bir biçimde hamleler yaparak ilişkiler tesis ederken işler ters gittiğinde ise ‘çitin öteki tarafından olayları seyretme’ lüksüne sahip olması olarak özetlenebilecek bu yeni gerçeklik bir tür tuzaktır.

Kısaca toparlamak gerekirse, Ankara bir yandan Kiev’e silah satabilirken diğer yandan da Rusya’ya yaptırım uygulanması hususunda ABD veya AB ile ortak hareket etmeyi reddedebilecek bir pozisyondadır. Bu durum, Türkiye’nin olası bir Ukrayna-Rusya çatışmasının beraberinde getireceği öncelikli olmayan etkileri idare hususunda ABD ve Avrupalıların cephesine çok da yaklaşmadan bir orta yol bulma siyaseti izleyebileceği anlamına gelmektedir.

Sonuç

Ukrayna’da bir savaş çıkması riski akut bir hale gelmiş olup tarafların durumu sakinleştirme sürecine giden yol da çamurludur. ABD ve Rusya bölgede askeri bir harekât yaşanmasının önüne geçmek için bir dizi toplantı yapma yolunu da seçebilir. Bu görüşmeleri daha da karmaşık hale getirecek yeni faktör ise resmi olarak ABD ile ittifak halindeki diğer aktörlerin artık Ukrayna ile olan ilişkilerini derinleştirmek için şahsi çıkarlarının olmasıdır. ABD gelinen noktada Türklerin ne yaptığını kontrol edemez ancak yine de Ankara’nın Rusların herhangi bir kırmızı çizgisini geçmesi veya Washington yönetiminin durdurmak istediği bir hamlenin Türklerin faaliyetleri nedeniyle haklı gösterilmesi halinde zuhur edecek sonuçlarla baş etmek zorundadır.

Zuhur eden bu yeni dinamik Amerika’nın küresel ittifaklarının, müttefiklerinin teknolojik açıdan yakaladığı gelişmelerin beraberinde getirdiği zorluklarla karşı karşıya kalacağı bir geleceğe işaret etmektedir.

ABD halihazırda hepsi birbiri ile bağlı bir ittifaklar ağını idare etmektedir. Bu ittifaklar Amerikan gücünü mümkün kılan anahtar bileşenlerdir. Türkler ile Ukraynalıların kurmuş olduğu ortaklık, her iki ülkenin de ekonomisini canlandırmakta olup aynı zamanda da yaşaması ABD’nin çıkarlarına hizmet eden bir sanayi kolunun yoluna devam etmesine yardım etmektedir. Fakat bu ortaklık beraberinde belirli bir bedel de getirmektedir. ABD’nin ittifaklar ağının bir parçası olan ortaklar ve müttefikler kendilerine has savunma kabiliyetlerine sahip olmak için çalışmaktadır. Konvansiyonel silah tedarikçilerinin sayısının artması bu müttefiklerin bazılarının, ABD’nin rakipleri ile anlaşmazlıkları bulunan Amerika’nın diğer ortaklarına silah satması anlamına gelmektedir. Washington yönetimi bu tür alışverişleri ne kontrol ne de idare edebilir.

Kesin olan şu ki, Rusya’nın ABD’nin müttefik ve ortaklarına nasıl davranacağını etkilemesine izin verilmemelidir. Fakat ABD yine de söz konusu müttefik ve ortakların davranışları neticesinde zuhur edebilecek risklere karşı tam manasıyla koruma altında değildir.


Aaron Stein'in War on the Rocks için kaleme aldığı bu değerlendirme Mepa News okurları için tercüme edilmiştir. Yazıda yer alan ifadeler Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.