ABD'nin Arap ve Müslüman dünyasıyla modern ilişkilerinin en yıldırıcı yönlerinden biri, Washington'ın bütün Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerin, Filistin halkına yönelik devam eden soykırımına ödül olarak İsrail devletiyle ilişkilerini normalleştirmesi konusundaki ısrarıdır.
Bu talepler, ABD ve İsrail'in şubat ayında İran'a karşı saldırı savaşını başlatmasından bu yana yoğunlaştı. Washington'ın Suudi Arabistan'la normalleşme yönündeki uzun süredir devam eden baskısı kesintisiz sürerken Katar, Irak, Libya, Tunus, Suriye ve Endonezya gibi ülkelere de aynı yolu izlemeleri yönündeki baskısı devam ediyor.
Daha yakın zamanda ABD, Lübnan'da yeni bir hükümeti iktidara getirmeyi başardı. Bu hükümet, geçen ay soykırımcı devletin "egemenliğini" tanıyan bir anlaşma imzalayarak İsrail'in Lübnan topraklarındaki işgalini destekleyecek kadar ileri gitti.
Ancak İsrail soykırımına başlamadan önce bile Arap rejimlerinin İsrail'i tanıması her zaman İsrail'in sınırları meselesiyle bağlantılı sorunlar taşıyordu.
Bu Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerden hangi İsrail'i ve hangi sınırları tanımaları isteniyor?
Mısır ve Ürdün, hatta Filistin Kurtuluş Örgütü, sırasıyla 1978-1979 ve 1993-1994 yıllarında ilişkileri normalleştirdiklerinde İsrail'in hangi sınırlarını tanıdı? 2020-2021 yıllarında Abraham Anlaşmaları'nı imzalayan Arap ülkeleri için durum neydi?
Bunlar, sömürgecilikten kurtulmuş ülkelerden ve sömürgeleştirilmiş halklardan, Ortadoğu'daki yerleşimci-sömürgeci vekil devletini tanımalarını ve onunla ilişkileri normalleştirmelerini isteyen yerleşimci-sömürgeci bir süper güçle karşı karşıya olunduğunda temel jeopolitik sorulardır.
Toprak açlığı
Avrupalı yerleşimci-sömürgeci devletlerin kuruluşlarından bu yana özleri, yerli halkların topraklarının sürekli çalınması ve sınırlarının genişletilmesi olmuştur.
ABD'den Güney Afrika'ya, Kanada'dan Avustralya, Yeni Zelanda ve İsrail'e kadar yerleşimci sömürgelerin daha fazla toprak ve sürekli genişleyen sınırlar konusundaki açlığı, politikalarının belirleyici özelliklerinden biridir.
Yerleşimci sömürgeler, ırksal üstünlükçü ideolojilerle desteklenen bu doyumsuz toprak açlığını meşrulaştırmak için sık sık ulusal güvenlik argümanlarına başvururlar.
Haçlı Seferleri sırasında Filistin'de ortaya çıkışından bu yana Avrupa yerleşimci sömürgeciliği, topraklarını ve sınırlarını genişletmeye yönelik içsel bir hırsa sahipti.
Farklı Haçlı şövalyeleri Filistin'de ve çevresinde birkaç krallık kurup bölgeyi kendi aralarında paylaştı. Bu krallıkların sınırları, istilalar ve yerli karşı saldırılar nedeniyle 2 yüzyıldan fazla süre boyunca değişken kaldı.
Kudüs Latin Krallığı ve benzerleri, daha sonra Amerika kıtasındaki Avrupa yerleşimci sömürgeciliğine ilham verirken aynı toprak ve sınır genişletme saplantısı, 3 yüzyıl sonra Kuzey ve Güney Amerika'daki beyaz yerleşimci sömürgeciliğe de damga vurdu. Bu durum, Avrupalı yerleşimcilerin anavatanlarından bağımsızlık kazanmalarından hem önce hem sonra geçerliydi.
Nitekim bağımsızlıktan bu yana ABD'nin tarihi ve coğrafyası, beyaz Hristiyan üstünlüğüyle meşrulaştırılmış toprak genişlemesi ve değişen sınırlar hikayesinden başka bir şey değildir.
Başkan Donald Trump'ın bugün Kanada, Grönland ve Venezuela'yı ilhak etme arayışı, ABD topraklarını ve sınırlarını genişletme geleneğinin devamıdır. Diğer yerleşimci sömürgeler de daha az parlak olsa da benzer bir tarihe sahiptir.
İsrail, toprak açlığı ve hırsı konusunda her zaman daha açık olmuştur. Bunu önce Avrupalı Yahudi üstünlüğü, daha sonra da pan-Yahudi üstünlüğüyle meşrulaştırmıştır.
Etnik temizlik ve terör yoluyla kuruluşundan bu yana yeni doğan Avrupalı Yahudi yerleşimci sömürge devleti, kendi resmi sınırlarını ilan etmeyi reddetti.
Nitekim Filistin'in Siyonist işgali 30 Kasım 1947'de başladığında Yahudi yerleşimcilerin lideri David Ben Gurion, Siyonist milislerin ABD baskısıyla bir gün önce yayımlanan Birleşmiş Milletler Taksim Planı'nda belirtilen "tahsis edilmiş sınırlarla yetinmemesi" gerektiğinde ısrar etti.
Plan, nüfusun yüzde 30'unu oluşturan Yahudi kolonistlere ülkenin yüzde 55'ini vermişti. Buna rağmen Ben Gurion onların "bu sınırların ötesine geçmesi" gerektiğini savundu ve "bağımsızlık ilan etme zamanı geldiğinde sınırlardan söz edilmemesi gerektiğini" ekledi.
Daha sonra İsrail'in adalet bakanı olacak Pinhas Rosen, yeni devletin sınırlarının belirtilmesiyle ilgili hukuki meseleyi gündeme getirdiğinde Ben Gurion şu yanıtı verdi: "Devleti ilan ettiğimizde sınırları belirlemek zorunda değiliz, uluslararası tanınma aramak zorunda da değiliz."
"Bölgesel tanım yok"
İsrail 14 Mayıs 1948'de bağımsızlığını ilan ettiğinde Ben Gurion, yerleşimcilerin proto-kabinesi sayılabilecek 13 üyeli Siyonist "Halk Yönetimi"nde bir oylama yaptırmıştı. Toplantıya katılan 9 üyeden 5'i, "Yahudi Devleti'nin Kuruluş Bildirgesi"nde sınırlarla ilgili herhangi bir ifadeye yer verilmemesi yönünde oy kullandı.
İtirazlar yükseldiğinde Ben Gurion, Amerikan yerleşimci örneğinden ilham alarak şu karşılığı verdi: "Bu bir bağımsızlık bildirgesidir. Örneğin Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi vardır. Onda da bölgesel tanımlara ilişkin herhangi bir ifade yoktur."
Ben Gurion elbette haklıydı ve yaptığı karşılaştırma son derece yerindeydi.
Mayıs 1949'da İsrail'i Birleşmiş Milletler'e kabul ederken Genel Kurul, İsrail'in Taksim Planı'nda belirlenen sınırlara ve İsrail'in kovduğu Filistinli mültecilerin evlerine dönmesine izin vermesini talep eden 194 sayılı Genel Kurul kararına uyması gerektiğini şart koştu. İsrail bunu reddetti.
İsrail Başbakanı Ben Gurion daha da ileri giderek 5 Aralık 1949'da BM yetkisi altında olması gereken Batı Kudüs'ü tek taraflı olarak ilhak etti.
İsrail'in fethettiği Filistin toprakları ve Batı Kudüs üzerindeki BM kontrolü söz konusu olduğunda artık BM Taksim Planı'yla bağlı olmadığını ilan etti.
Nitekim İsrail, planlanan Filistin devletinden işgal ettiği toprakları ve BM'nin Kudüs bölgesini İsrail'in parçası olarak kabul etti. Oysa İsrail'e herhangi bir meşruiyet biçimi sağlayan tek uluslararası belge, sınırlarını belirleyen bağlayıcı olmayan Taksim Planı'ydı.
Bu nedenle, ABD'nin artan baskısına rağmen İngiltere, "devletin sınırları açıkça tanımlanana" kadar İsrail'i tanımayacağı konusunda ısrarcı kaldı.
Burada Ben Gurion'un, yeni doğan yerleşimci sömürgesini kıyasladığı ABD örneğine duyduğu güven ileri görüşlü olduğunu kanıtladı.
ABD'nin BM temsilcisi duruma uygun şekilde harekete geçti ve İngilzere karşı, kendi ülkesinin 1776'da bağımsızlığını kazandığında "toprakların henüz tamamen keşfedilmemiş olduğunu ve Amerikan iddialarının nerede bitip Avrupa devletlerinin iddialarının nerede başladığını kimsenin bilmediğini" savundu.
Sürekli genişleyen sınırlar
İsrail sonraki on yıllarda sınırlarını genişletmeyi sürdürdü.
1948 ile 1967 arasında Suriye sınırındaki Silahsızlandırılmış Bölge'yi ele geçirip ilhak etti. 1956'da Fransa ve İngiltere ile işbirliği yaparak Gazze'yi ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı işgal etti ve çekilmeyi reddetti.
ABD'deki Eisenhower yönetimi İsraillilerin çekilmesinde ısrar ettiğinde Ben Gurion öfkesini şöyle dile getirdi: "Altıncı yüzyılın ortalarına kadar Yahudi bağımsızlığı, Eilat Körfezi'nin güneyindeki Yotvat Adası'nda sürdürülmüştü ve bu ada dün İsrail ordusu tarafından kurtarıldı. İsrail Gazze Şeridi'ni ulusun ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir. Adı ne olursa olsun hiçbir güç İsrail'i Sina'yı boşaltmaya zorlayamayacaktır. Ve Yeşaya Peygamber'in sözleri yerine gelmiştir."
Fakat bu kez Ben Gurion yanılıyordu. Küçük vekilinin İngiltere ve Fransa ile işbirliği yapmasına öfkelenen ABD, İsrail'e yardımı askıya aldı ve BM'de Sovyetlerin öncülüğünde yürütülen baskıyı destekleyerek genç yerleşimci sömürgeyi çekilmeye zorladı. Ancak bu çekilme yalnızca geçici oldu.
İsrail 1967'de bu iki bölgeyi, Batı Şeria'nın tamamı ve Golan Tepeleri ile birlikte yeniden işgal etti ve toprak büyüklüğünü 3 katına çıkardı.
İsrail, Doğu Kudüs'ü ve Golan Tepeleri'ni sırasıyla 1980 ve 1981'de ilhak etti. Bu adımlar uluslararası toplum tarafından hiçbir zaman tanınmadı. O tarihten bu yana Batı Şeria'yı da fiilen ilhak etmiş durumda.
Nihayetinde Sina'dan çekilmiş olsa da Mısırlıların burada tam egemenlik kullanmasına hiçbir zaman izin vermedi. Aynı şekilde Gazze üzerindeki işgalini de kesintisiz sürdürdü. Buna, Ekim 2023'te başlayan ve Gazze'deki Filistin halkına karşı devam eden soykırımı da dahil.
İsrail ayrıca 1978'de ve yeniden 1982'de Lübnan'ı işgal etti. Lübnan direnişi tarafından 2000 yılında çekilmek zorunda bırakılana kadar topraklarını daha da genişletti.
İsrail, Ekim 2024'ten sonra Lübnan'a geri döndü ve şimdi ABD tarafından iktidara getirilen, İsrail'le resmen işbirliği yapan ve son İsrail işgalini sona erdiren direniş hareketini silahsızlandırmaya çalışan Lübnan hükümetinin mutabakatıyla ülkenin yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bölümünü işgal ediyor.
Lübnan hükümetinin geçen ay İsrail'le imzaladığı anlaşma, muhtemelen İsrail'in kendisi için talep ettiği bütün topraklar üzerindeki İsrail egemenliğini tanıyor. Sınırlar konusunda hiçbir kayıt yok.
Hangi İsrail?
Bu sırada İsrail, 2024'ten bu yana Suriye'nin güneyi ve güneybatısında yaklaşık 600 kilometrekarelik geniş arazi parçalarını işgal ediyor. Esed sonrası Suriye hükümetinin zımni mutabakatıyla Yahudi yerleşimleri kurma planları da devam ediyor.
Yeni hükümet, soykırımcı devletle doğrudan müzakereler yürütürken İsrail'in çekilmesi için cılız çağrılardan sadece biraz fazlasını yaptı.
Suriye'nin yeni Devlet Başkan Ahmed Şara, Trump'a duyduğu hayranlığın verdiği cesaretle geçen hafta, "İsrail çekilmeyi reddettiği sürece neden onunla bir anlaşma imzalayalım?" dedi.
Normalleşme şartı olarak ileri sürdüğü çekilme talebinin, İsrail'in ilhak ettiği Silahsızlandırılmış Bölge'yi kapsayıp kapsamadığı belirsizliğini koruyor.
Başka bir ifadeyle, onun da İsrail'le ilişkileri normalleştiren diğer Arap devletleri gibi, Suriye topraklarının büyük bölümü hariç olmak üzere diğer bütün işgal ve ilhak edilmiş toprakları kapsayan İsrail sınırları temelinde normalleşmeye hazır olduğunun sinyalini verip vermediği bilinmiyor.
Yukarıdakilere bakıldığında, Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkelerden tanımaları istenen şeyin, Yahudi kolonistlerinin ihtiyaç duyduklarına karar verdikleri herhangi bir sınıra sahip İsrail olduğu görülüyor.
1947 Taksim Planı'yla çizilen İsrail toprağı, İsrail'in 30 Kasım 1947 ile komşu Arap ülkeleriyle ateşkes anlaşmaları imzaladığı Ocak 1949 arasında ele geçirdiği topraklar ve İsrail'in Aralık 1949'da Batı Kudüs'ü ilhakı, tıpkı İsrail'in uluslararası hukuka aykırı olarak işgal ettiği Suriye sınırındaki Silahsızlandırılmış Bölge'nin tamamı gibi tartışma dışı topraklar ve sınırlar haline geldi.
İsrail birkaç on yıl boyunca 1949'daki topraklarını 3 katına çıkaran 1967 sonrası sınırların müzakere edilebilir olduğu izlenimini vermiş olsa da Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri'ni ilhak etmesi bunları masadan kaldırdı.
İsrail liderlerinin son 20 yılda Batı Şeria'dan asla vazgeçmeme konusundaki ısrarı da burayı müzakere edilebilir toprak ve sınırlar kategorisinden çıkardı.
Şimdi İsrail, ABD'nin ilişkileri normalleştirmesi talimatını verdiği Lübnan'la, Ekim 2024'ten bu yana işgal edip genişlettiği topraklar konusunda müzakere ettiğini iddia ediyor. İşgalin sona ermesinden önce, eğer sona erecekse, ABD tarafından iktidara getirilen Lübnan hükümetinin işgal karşıtı direniş hareketini dağıtmasında ısrar ediyor.
İsrail'in 2024'ten bu yana işgal ettiği Suriye toprağının herhangi şekilde müzakere edilebilir olup olmadığı ise belirsizliğini koruyor.
İşgali tanımak
Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat, Mart 1979'da İsrail'le barış anlaşmasını imzaladığında rejimi, Sina hariç İsrail'in 1967 sonrası genişletilmiş sınırlarını tanıdı.
Anlaşma, Mısır ile Osmanlı Filistini arasındaki 1906 sınırını İsrail ile Mısır arasındaki uluslararası sınır olarak belirledi ve iki ülkeyi "Gazze Şeridi'nin statüsü meselesine halel getirmeksizin" ayırdı.
Bu, Gazze'nin uluslararası statüsünün o zaman da bugün olduğu gibi hukuka aykırı şekilde işgal edilmiş bir toprak olmasına rağmen böyleydi.
1994'te Ürdün de aynı yolu izledi. İsrail'le imzaladığı barış anlaşması, İngiliz mandasındaki Filistin ile İngiliz mandasındaki Ürdün arasında 1922 tarihli İngiliz "Trans Ürdün Memorandumu" ile belirlenen sınırı, "1967'de İsrail askeri yönetiminin kontrolü altına giren herhangi bir toprağın statüsüne halel getirmeksizin, İsrail ile Ürdün arasındaki kalıcı, güvenli ve tanınmış uluslararası sınır" olarak tanıdı.
Özünde hem Mısır hem de Ürdün, İsrail'in 1947 Taksim Planı'nda Filistin devletinin parçası olarak belirlenen toprakları hukuka aykırı şekilde işgal etmesini ve 1949'da Batı Kudüs'ü hukuka aykırı şekilde ilhak etmesini tanımış oldu.
Her iki ülkenin de Suriye sınırındaki işgal altındaki Silahsızlandırılmış Bölge'ye, hatta Ürdün anlaşmasını imzaladığında İsrail'in resmen ilhak etmiş olduğu Golan Tepeleri'ne atıfta bulunmaması, bu ilhakların zımnen tanınmasından daha az bir anlama gelmiyordu.
Filistin Kurtuluş Örgütü örneğinde, İsrail'le yapılan Oslo Anlaşmaları herhangi bir sınırı tanımadı. Örgüt, İsrail'in sözde "barış ve güvenlik içinde var olma hakkını" tanımış olsa da sınırlar meselesini o dönemde "nihai statü müzakereleri" denilen ve hiçbir zaman gerçekleşmeyen sürece havale etti.
Yine de FKÖ'nün, İsrail'in hangi sınırlar içinde "var olma hakkına" sahip olduğunu tanıdığı belirsizliğini koruyor.
Abraham Anlaşmaları'nın atıfta bulunduğu barış anlaşmalarına sahip Mısır ve Ürdün'den farklı olarak BAE, Bahreyn, Fas ve Sudan, İsrail'le sınırı paylaşmadıkları için 2020 ve 2021'de İsrail'le ilişkileri normalleştirdiklerinde sınırlar meselesinden tamamen kaçınabildiler.
Bugün Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkeler, soykırımcı yerleşimci sömürge İsrail'i tanımaya karar verirlerse, bunu yaparak İsrail'in Filistinlilere karşı sürdürdüğü soykırımı daha fazla çalınmış Arap toprağıyla ödüllendirdiklerini açıkça bilmeli.
Nitekim İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu 2025'te, İsrail'in Yahudi kolonistlerinin ve kendi rejiminin hala arzuladığı toprakların komşu Ürdün, Mısır, Irak, Suudi Arabistan'ın yanı sıra Suriye ve Lübnan toprakları olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu vizyon, ABD'nin devam eden soykırımına ödül olarak İsrail'le ilişkileri normalleştirmeleri için baskı yaptığı Arap ve Müslüman çoğunluklu ülkeler tarafından kınandı.
İsrail'in gerçekleştirdiği her toprak genişlemesi ve çizdiği her yeni sınır, Sina hariç, zaman içinde geri döndürülemez hale geldi. Netanyahu hükümetindeki bir bakan 2024'te İsrail'in Sina'yı yeniden kolonileştirmesi çağrısında bulunmuş olsa da bu böyledir. Bu yeni topraklar da yakında İsrail'in kalıcı parçaları haline gelecektir.
Bu sicil dikkate alındığında, insan, İsrail kendi sürekli genişleyen sınırları içinde onların topraklarını da ilhak ettikten sonra bölgede İsrail'i tanıyacak herhangi bir Arap devleti kalıp kalmayacağını merak ediyor.
Middle East Eye'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.