Batı, Netanyahu'nun gitmesini Filistinlilerin daha sessiz öldürülmesi için istiyor

Jonathan Cook

Binyamin Netanyahu'nun geçen hafta Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna hitap etmek üzere ABD'ye yaptığı yıldırım ziyaret, İsrail başbakanının artık evrensel ölçekte dışlanan bir figür haline geldiğinin yeni bir göstergesiydi.

Artık en yakın müttefikleri bile onu terk ediyor.

Aralarında birkaç Avrupa ülkesinin de bulunduğu 77 devletin, hakkında savaş suçu suçlamaları bulunan ve Uluslararası Ceza Mahkemesinden (UCM) kaçak durumdaki bir kişiye dünyanın en büyük kürsülerinden birinin verilmesini protesto etmek için salonu terk etmesi belki şaşırtıcı değildi.

Asıl dikkat çekici olan, kürsünün dışında yaşananlar, ya da daha doğrusu yaşanmayanlardı. Netanyahu, İsrail'e dönmeden önce ABD'de yalnızca sekiz saat kaldı. Bunun kendi tercihi olduğuna inanmak zor.

Beyaz Saray'da Donald Trump'la her zamanki gösterişli buluşmasını gerçekleştiremedi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'yla dahi görüşme ayarlayamadı.

ABD Kongresinde konuşma daveti de yoktu, dolayısıyla vekillerinin onun Filistin karşıtı kışkırtmalarını coşkuyla alkışladığı tanıdık görüntüler de yaşanmadı.

İsrail'in eski Washington Büyükelçisi Michael Oren Reuters'a, "Başbakanın ABD'ye gelip başkanla görüşmediği bir zamanı hatırlamıyorum" dedi.

Netanyahu'ya yönelik bu mesafeli tutum, Şi Cinping'e gösterilen karşılamayla keskin bir tezat oluşturuyordu. Çin lideri havalimanında Trump tarafından bizzat, kırmızı halı ve askeri uçuş gösterisiyle karşılandı.

Uyarılar görmezden gelindi

Netanyahu'nun BM ziyareti, her iki tarafça -İsrailli yetkililer ve Batılı liderler tarafından- kendi ayrı ve birbiriyle çelişen gündemlerini ilerletmek için kullanıldı.

Netanyahu, Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısını engelleyememesindeki başarısızlıklarının ilk kez yoğun biçimde mercek altına alındığı çekişmeli bir genel seçime yalnızca bir ay uzakta.

Son dönemde artan sayıdaki habere göre Netanyahu, Hamas'ın saldırısından önceki günler ve haftalarda Mısır ve Körfez liderleri tarafından Gazze'den büyük bir olayın, bir "deprem"in geleceği konusunda uyarılmıştı ancak harekete geçmedi.

Netanyahu, BM konuşmasını İsrail'de en fazla izleyiciyi çekebileceği prime time saatine denk getirmişti. Fırsatı değerlendirerek diğer dünya liderlerini "ahlaken korkaklar" ve "ikiyüzlüler" olarak suçladı.

İsrailli analist Jonathan Ofir'in belirttiği gibi Netanyahu, BM kürsüsünü aynı zamanda İbranice bir İncil ifadesini araya sıkıştırmak için kullandı. Bu ifade, ülkesindeki dinleyicilere yönelik örtülü bir mesaj olarak tasarlanmıştı: İsrail'in soykırımı sonuna kadar sürdürmesi çağrısı.

Netanyahu'nun amacı, seçmenlere uluslararası sahnede hala hesaba katılması gereken bir güç olduğunu ve sözde "antisemitik", İsrail karşıtı duygulara saplanmış bir dünyada İsrail'i yalnızca kendisinin güvende tutabileceğini göstermekti.

Batılı liderler ise tam tersini göstermek istiyor: İsraillilere liderlerinin artık tükenmiş bir güç olduğunu, çok ileri gittiğini düşündürerek Netanyahu'yu görevden uzaklaştırmaya çalışıyorlar.

Ondan kurtulmanın zamanı geldi.

Ancak bu hiç de kolay olmayabilir. Netanyahu, İsrail'in kurucu lideri David Ben Gurion'dan bile daha uzun süre, toplamda yaklaşık yirmi yıl başbakanlık yapmış büyük bir siyasi hayatta kalma ustası.

Bu süreyi İsrail toplumunun geniş kesimlerini giderek daha güçlü, aşırı milliyetçi ve soykırımcı bir coşkuya sürüklemek için kullandı.

Siyasi yük

Batı başkentlerinde Netanyahu'ya yönelik mevcut antipati, kesinlikle İsrail'in son dönemdeki eylemlerine ilişkin herhangi bir etik değerlendirmeye dayanmıyor: Gazze'de üç yıldır süren soykırımcı yıkım, işgal altındaki Batı Şeria'da Yahudi yerleşimlerinin şiddet yoluyla genişletilmesi ve etnik temizlik, Güney Lübnan'ın bombalanması ve etnik temizliği, ve İsrail liderinin ABD'yle birlikte, sonuçları küresel ekonomiyi istikrarsızlaştıran İran'a yönelik felaket bir savaşı başlatmadaki baş rolü.

Washington -Avrupa'daki bağlı devletlerinin de desteğiyle- bu suçların hevesli bir ortağı oldu, İsrail'in bunları gerçekleştirmesine yardımcı olmak için mühimmat, istihbarat ve diplomatik destek sağladı.

Ancak Netanyahu artık Trump için bile siyasi bir yük gibi görünüyor.

Anketlerde hızla gerileyen ABD başkanının bir günah keçisine ihtiyacı var ve İsrail başbakanı bu rol için uygun tek kişi gibi görünüyor.

Husumetin bir kısmı kişisel.

Son dönemdeki birçok haber, Netanyahu'nun generallerinin tavsiyelerine rağmen Trump'ı kışkırtılmamış ve yasa dışı bir İran savaşına çekmek için elinden gelen her şeyi yaptığını gösteriyor.

Kesin bir zafer vaadi, Trump'ı "Orta Doğu'yu yeniden şekillendiren" başkan olarak tarihe geçebileceğine ikna etti. İran devre dışı bırakıldığında ABD, bölgenin petrolü üzerinde rakipsiz bir denetim kuracaktı.

Ve bütün bunların, Trump'ın yıl başında Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu kaçırmaya yönelik yasa dışı operasyonun ardından Venezuela petrolü üzerindeki hakimiyetini pekiştirmesinden yalnızca haftalar sonra gerçekleşmesi bekleniyordu.

İran'ın yenilgisi ve Venezuela'nın boyun eğdirilmesiyle ekonomik rakip Çin, küresel ekonominin başlıca yakıtına erişim konusunda tamamen ABD'ye bağımlı hale gelecekti. Trump, Pekin'le doğrudan askeri çatışmaya girmeden, yalnızca petrol vanasını kapatma tehdidiyle onu hizaya getirebilecekti.

Ama elbette bunların hiçbiri gerçekleşmedi.

Washington şimdi İran'la kazanılması mümkün olmayan bir savaşın içinde. Bu savaş, Tahran'a Hürmüz Boğazı üzerindeki gücünün boyutlarını ve Yemen'deki müttefiki Ensarullah'ın (Husiler) Babu'l Mendeb Boğazı üzerindeki paralel gücünü açıkça gösterdi. Birlikte dünya ekonomisine sınırsız zarar verebilirler.

ABD'de benzin fiyatlarının hızla yükselmesi, kasımdaki ara seçimlerde Cumhuriyetçi oyların çöküşünde ve her iki kanadın Demokratlara geçmesi ihtimalinde kritik bir etken olabilir. Bu da Trump'ı etkisiz bir başkana dönüştürebilir.

Aynı zamanda savaş, Washington'ın Körfez'deki bağlı devletlerine, Tahran ve Yemen'den gelebilecek herhangi bir misillemeye karşı ne kadar savunmasız olduklarını öğretti, Trump İran'a yönelik her yeni pervasız saldırı dalgası emri verdiğinde bu gerçek onlara yeniden hatırlatılıyor.

Bütün askeri gücüne rağmen Washington, Körfez'deki müttefiklerini savunamadığını gösterdi.

Hesap verme zamanı

Ancak Netanyahu yalnızca İran'a karşı felaketle sonuçlanan savaşı hazırlamadaki rolü nedeniyle hesap vermekle karşı karşıya değil.

Batılı siyasi ve medya çevrelerinin son üç yıldaki bütün çabalarına rağmen İsrail'in Gazze'yi yok etmesinin ve on binlerce Filistinli çocuğun öldürülüp sakat bırakılmasının gerçekliğini gizlemek veya meşrulaştırmak giderek daha zor hale geldi.

Dünya meseleleriyle pek ilgilenmeyen kamuoyu kesimlerinde bile gerçek yavaş yavaş anlaşılmaya başlanıyor, bunda, ana akım kültürel alanlardaki mücadelelerin açık biçimde İsrail aleyhine dönmesinin de payı var.

İsrailli sinemacıların Gazze üzerine yaptığı yeni belgesel NAZA, geçen ay Venedik Film Festivali'nde rekor düzeyde 25 dakikalık ayakta alkış aldı. Filmde kimlikleri gizlenen İsrail askerleri ve istihbarat görevlileri, küçük bölgedeki soykırımı nasıl planlayıp uyguladıklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Filmin kasım ayında ücretsiz olarak çevrimiçi izlenebilir olması planlanıyor.

Hafta sonu UEFA Uluslar Ligi'nde İsrail'le oynamak zorunda kalan İrlanda takımı da duygularını gizlemedi. Gazze'deki İsrail mağdurlarıyla dayanışma göstergesi olarak siyah kol bantları taktılar ve rakipleriyle tokalaşmayı reddettiler. İrlanda kaptanı Dara O'Shea, maç gelirini Gazze'deki insani yardım çalışmalarına bağışlayacağını açıkladı.

Süperstar müzisyen Ed Sheeran ise Gazze'deki soykırıma karşı çıkan açıklamaları nedeniyle rapçi Macklemore'un yanında durmaması yüzünden beklenmedik biçimde kötü adam konumuna düştü.

Beklendiği üzere, İsrail yanlısı stadyum sahiplerinin turneyi iptal etme tehdidi karşısında Sheeran geri adım attı ve Macklemore'u programdan çıkardı. Ancak Sheeran, kendisini açıkça şaşırtan geniş çaplı bir tepkiyle karşı karşıya.

Eski başbakan Keir Starmer ile eski dışişleri bakanları David Cameron ve David Lammy gibi önde gelen İngiliz siyasetçiler de Gazze konusunda izledikleri tutum nedeniyle ilk kez ana akımda ciddi bir eleştirel incelemeyle karşı karşıya.

Geçen hafta Channel 4'ün Britain's Gaza Secrets Exposed adlı belgeseli, İngiliz yetkililerin görünüşe göre Gazze'deki sistematik İsrail savaş suçlarına ilişkin artan kanıtları görmezden gelebilmek için ciddi biçimde kusurlu bir yöntem dayattığını ortaya koydu.

Böylece silah satışlarını durdurmak da dahil İsrail'e karşı harekete geçmeye ilişkin yasal yükümlülüklerinden kaçınabildiler.

Tiksinti dalgası

Batılı başkentler sonunda Gazze'deki soykırıma karşı yükselen bu tiksinti dalgasının durdurulamayacağını fark ediyor.

Siyasetçilerin İsrail'le bağları sürekli "kopmaz" diye nitelediği ABD'de, Pew'in temmuz ayında yaptığı ankete katılanların yüzde 62'si Netanyahu hükümeti hakkında olumsuz görüş bildirdi.

Geçen ay yapılan başka bir ankette ise Amerikalı Yahudilerin yüzde 60'ının yaklaşan seçimde İsrail başbakanının görevden gitmesini istediği ortaya çıktı.

İsrail gazetesi Haaretz'in belirttiği gibi, "Trump Amerikalılar arasında İsrail'e desteğin istikrarlı ve baş döndürücü biçimde azaldığının son derece farkında."

Trump ve diğer Batılı siyasetçilerin tartışmanın çerçevesini değiştirmek istemesinin nedeni de bu. Gazze'deki İsrail vahşetleri konusunda yalnızca Netanyahu'yu hedef göstermek onları sorumluluktan kurtarmıyor, çünkü her adımda onunla ortak hareket ettikleri fazlasıyla açık.

Bunun yerine Batılı liderler odağı Batı Şeria'ya kaydırmak istiyor. Çünkü oradaki rollerini gizlemek daha kolay ve Netanyahu'nun hukuk ihlalleri daha görünür.

Ekim 2023'ten bu yana Netanyahu ve açıkça faşist olduğunu söyleyen Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Batı Şeria'nın ilhakına hazırlık olarak hem şiddet yanlısı Yahudi yerleşimci milislerine hem de İsrail ordusuna Filistinli aileleri topraklarından terör yoluyla sürmek için daha fazla serbestlik tanıdı.

Batı'nın yeni ve kendi çıkarlarına hizmet eden anlatısında Netanyahu, Gazze halkını açlığa mahkum ederek insanlığa karşı suç işlemekten UCM tarafından arandığı için dışlanmıyor.

Uluslararası Adalet Divanı'nın hükümetini Gazze'de "makul ölçüde" soykırım işlediği iddiaları nedeniyle soruşturuyor olması yüzünden de değil.

Hükümetinin orada 21 binden fazla çocuğun -ve muhtemelen çok daha fazlasının- öldürülmesine nezaret etmiş olması nedeniyle de değil.

Sahte bir "ateşkesi" ihlal etmeyi sürdürdüğü, çatışmaların sözde sona ermesinden bu yana enkaz içindeki bölgelerine sıkışmış 1400'den fazla Filistinliyi öldürdüğü için de değil. Aynı dönemde Gazze'den 4900 kişi daha sakat bırakıldı.

Hayır, Batılı liderlerin gözünde Netanyahu bu vahşi suçlardan hiçbiri nedeniyle dışlanmış değil, çünkü bu suçların tamamında kendileri de suç ortağıydı.

Onun suçu -şimdi dikkati üzerine çekmeye kararlı oldukları mesele- Ekim 2023'ten bu yana Filistinlileri topraklarından sürmek için Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimlerin inşasını ve genişletilmesini hızlandırmadaki rolü.

Ancak bu anlatı yalnızca Batılı siyasetçiler ve medya şu bağlamı bilinçli biçimde görmezden gelirse işliyor: Yarım yüzyıldan uzun süredir bütün İsrail hükümetleri, Filistin nüfusunu etnik olarak temizleme amacıyla yerleşimlerin genişlemesini destekledi.

Netanyahu bunu yapmakla istisna değil. Yalnızca Hamas'ın Ekim 2023'teki bir günlük saldırısından sonra ortaya çıkan dünya çapındaki sempatiyi kullanarak Batı Şeria'daki sürgünleri hızlandırma fırsatını değerlendirdi.

"Etnik temizlik"

İngiltere ve aralarında Fransa ile Kanada'nın da bulunduğu 11 Batılı devletin geçen ay Batı Şeria'daki yerleşimlere yaptırım uygulama niyetini açıklamasının en olası nedeni, Trump yönetiminden ilk kez bunu yapmaları halinde ciddi bir sonuç doğmayacağına dair işaret almalarıydı.

Andy Burnham liderliğindeki İngiltere'nın yeni hükümeti de İsrail'in Batı Şeria'daki Filistinlilere yaptıklarını "etnik temizlik" olarak nitelendirmeye cesaret etti. Dikkat çekici ve paradoksal biçimde İngiltere, İsrail'in Gazze'deki çok daha açık etnik temizlik politikasını tanımlamak için aynı ifadeyi kullanmaktan kaçındı, oysa bu sürgün kampanyası Batı'nın bombaları ve lojistik desteğiyle açıkça kolaylaştırıldı.

İsrail'e güçlü biçimde taraf olan ABD Büyükelçisi Mike Huckabee'nin ekibindeki yetkililerin, İngiltere'nın yaptırım duyurusu öncesinde sert bir kınama metni hazırladığı bildirildi. Metinde Londra, "antisemitik boykot, yatırımların geri çekilmesi ve yaptırımlar BDS hareketinin yöntemlerini taklit etmekle" suçlanıyordu.

İsrail lobisi gruplarının sıkça kullandığı bu saldırı çizgisinin, İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband'ın yeni politikasını BDS'den kamuoyu önünde abartılı biçimde uzaklaştırmasının nedeni olduğu düşünülebilir.

Ancak Trump yönetiminden gerçekte hiçbir saldırı gelmedi. Miliband'ın ABD'li mevkidaşı Marco Rubio bunun yerine son derece sıradan bir şekilde, "Şu anda bunun hakkında yorumum yok" dedi.

Ertesi gün Trump alışılmadık biçimde bağlayıcı olmayan bir yanıt vererek zaman kazandı: "Bunun neden birdenbire olduğunu öğrenmek istiyorum."

Trump ve Rubio o tarihten bu yana konu hakkında kayda değer başka bir şey söylemedi.

Bir de son dönemde yayılan, Netanyahu'nun Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırısından önce Mısır ve BAE'den gelen çok sayıda uyarıyı şahsen dikkate almadığını öne süren haberler var.

Netanyahu, Abu Dabi'den sızıntıları yalanlamasını istedi. Ancak BAE şimdiye kadar bunu yaparak ona yardımcı olmadı.

Washington'ın bölgedeki en yakın bağlı devletlerinden ikisi olan Mısır ve BAE, intikamcı tavrıyla bilinen Trump'a açıkça karşı gelmekten her zaman çekinir görünüyordu.

Dikkat dağıtma tiyatrosu

Burnham, BM konuşmasında Batılı hükümetlerin karşı karşıya olduğu ikileme dikkat çekti:

"Siyasete güvenin düşük olduğu bir çağda yaşıyoruz. İki devletli çözümden söz etmeye devam eder ancak sözlerimizi eylemlerle desteklemezsek bu güven daha da düşecek ve düşmanlarımız bunun oluşturduğu yabancılaşmayı kullanmaya çalışacaktır."

Burnham şu gerçeğin farkında görünmüyor: Güvenin bu kadar düşük olmasının nedenlerinden biri, ardışık İngiliz hükümetlerinin yalnızca Gazze'deki soykırıma ortak olmakla kalmayıp soykırımı eleştirenleri terör destekçisi olarak tutuklamış olması.

Miliband da Burnham'ın halkı yabancılaştırdığını söylediği ikiyüzlülüğün tam bir örneğini bu hafta İşçi Partisi konferansında gösterdi. Büyük alkış eşliğinde, ülkede soykırıma karşı çıkan "milyonlarca insanın haklı" olduğunu söyledi.

Bir gün önce onlarca gösterici konferans salonunun dışında sessizce "Soykırıma karşıyım. Palestine Action'ı destekliyorum" yazılı pankartlar taşıdıkları için tutuklanmıştı.

Burnham ve Miliband hem karnım doysun hem pastam dursun istiyor. İkisinden hiçbiri, önceki hükümetin bu pankartı taşıyan -ya da Miliband'ın şimdi kabul ettiği gibi "haklı" olan- herkese karşı terör yasalarını kullanma kararını kaldırmayı düşündüklerine dair işaret vermedi.

Batılı liderlerin yaptığı şey burada alaycı bir dikkat dağıtma tiyatrosu.

"Sen haklıydın" ve "Acını hissediyoruz" açıklamaları, yaptırım vaatleri ve iki devlet çağrıları, erdem gösterisinden başka bir şey değil. Bunlar, İsrail'in vahşetlerine yönelik kamuoyu öfkesini Batılı başkentlerin suç ortaklığından uzaklaştırıp yalnızca Netanyahu'ya yöneltmek için tasarlandı.

Yeni anlatı, Batı Şeria yerleşimlerindeki silahlı, dini fanatiklerin -yarım yüzyıldan uzun süredir birbirini izleyen İsrail hükümetleri altında giderek daha şiddetli ve siyasi olarak güçlü hale gelen bu grupların- yalnızca Netanyahu'nun eseri olduğunu öne sürüyor.

Yeni anlatı ayrıca İsrail ordusuyla uzun süredir el ele çalışan bu pogromcuların artan özgüveninin, Batı'nın İsrail'e onlarca yıllık koşulsuz desteğiyle hiçbir ilgisi olmadığını savunuyor.

Her zamanki düzen

Ancak Batılı liderler kendilerini aklarken kamuoylarını kandırmak için kaçınılmaz olarak yeni bir yalan kuruyor: "Yerleşimci teröristlerin" Netanyahu'nun başbakanlığıyla birlikte var olup onunla birlikte ortadan kalkacak kişisel bir milis olduğu fikri.

Bu yeni anlatının ima ettiği şey şu: Netanyahu iktidardan uzaklaştırılırsa daha empatik bir liderlik ortaya çıkacak ve Batılı güçler bunu Filistinlilerle barış yapmaya yönlendirebilecek.

Bunun tamamı açıkça saçmalık.

İsrail kamuoyu gibi, İsrail'in dar Siyonist ve etnik üstünlükçü siyasi yelpazesindeki liderlerin tamamı da Gazze'nin son üç yıldaki yok edilmesini ileriye taşıyan soykırımcı mantığı paylaştı.

Hiçbiri itiraz etmedi. Hepsi soykırımcı kışkırtmaya katıldı.

İsrailli liderler kendi Filistinli "vatandaşlarının" -İsrail nüfusunun beşte birini oluşturan ve yoğun baskı altında yaşayan bir azınlığın- gelecek ayki genel seçimlerde anlamlı bir söz hakkına sahip olmasına bile izin vermezken yasa dışı işgal altındaki Filistinlilerle barış yapmalarını beklemek için hiçbir neden yok.

İsrail'in ana partilerinden temsilcilerin yer aldığı siyasi bir organ olan Merkez Seçim Komitesi, Filistinli azınlığı temsil eden dört siyasi oluşumun tamamının seçime katılmasını yasaklama yönünde oy kullandı.

Gelecek ayki seçimi ister yine Netanyahu ister rakiplerinden biri kazansın, ülke İsrail'in on yıllardır izlediği etnik üstünlükçü çizgide ilerlemeyi sürdürecek. Trump, Burnham, Macron ve diğer Batılı liderler bunu biliyor.

Netanyahu'nun gitmesini gerçek bir değişim istedikleri için değil, Gazze soykırımından önce "olağan düzen" sayılan şeye geri dönebilmek için istiyorlar: Filistin halkının ortadan kaldırılmasının daha yavaş ve kademeli biçimde sürdürülmesine.

Gazze soykırımını tek bir adamın tarihsel hatası olarak yeniden etiketlemek istiyorlar, geri döndürülemeyecek ama o giderse etkileri hafifletilebilecek trajik bir felaket olarak.

Bizim de kararlılıkla ileriye, emlak anlaşmalarına ve uzak bir iki devletli çözüm ihtimaline bakmamızı istiyorlar, geriye değil: İki milyondan fazla insanın evlerinin, büyük ölçüde ABD mühimmatıyla yerle bir edilmesindeki aktif rollerine değil. Kullanılan patlayıcı güç, Hiroşima ve Nagazaki'yi yok eden atom bombalarının toplam gücünün sekiz katına ulaştı.

Trump yönetimi, İsrail seçimlerinin sonucu bile belli olmadan, İsrail'in stoklarını yenilemek için bu dev bombalardan çok büyük miktarlarda sevkiyata onay verdi.

Dikkat çekici biçimde, savaş suçu şüphelisi Netanyahu'nun New York'taki BM'ye gitmesine izin veren aynı Trump yönetimi, Filistinlilerin sözde lideri Mahmud Abbas'ın bunu yapmasını engelledi.

Miliband, İsrail'in yasa dışı yerleşimlerini hedef alan yeni yaptırım politikasını açıklarken bunun İsrail'le istihbarat paylaşımını hiçbir şekilde etkilemeyeceğini özellikle vurguladı. Bu, Gazze'deki soykırım boyunca İngiliz uçaklarının bölge üzerinde gözetleme operasyonları yürüttüğü türden bir istihbarat koordinasyonuydu.

Miliband, İngiltere'nin yaptırım paketinin parçası olarak İsrail'e silah ihracatına karşı "çifte kilit" sözü vermiş olsa da uygulamada o tarihten bu yana tek bir mevcut silah ihracat lisansı dahi iptal edilmedi veya askıya alınmadı.

Çöken güvenilirlik

Mevcut mücadele, soykırımcı bir İsrail devletine karşı ya da hayali bir Filistin devleti için -hele sürekli istismara uğrayan Filistin halkı için adalet adına- yürütülen bir mücadele değil.

Mesele, Batı'nın İsrail'deki eski düzeni yeniden iktidara getireceği bir sıfırlama oluşturmak.

Batılı liderler Netanyahu hükümetinin ağzından köpükler saçarak yaptığı çıkışlardan utandı. Bu hafta Smotrich, İsrail'in Gazze'deki soykırımcı politikalarını Batı Şeria'da da uygulaması çağrısında bulundu, muhtemelen Trump'ın göndermek üzere olduğu bombalarla.

İsrail medyasına, "Orada Gazze'de yaptığımızı yapmalıyız" dedi.

Batılı liderler bunun zaten çökmekte olan güvenilirliklerine ne yapacağından korkuyor. İsrail muhalefeti içinde de müttefikleri var, bunların vizyonu -en azından şimdilik- Smotrich'in Batı Şeria'yı Gazze tarzında ortadan kaldırma vizyonu değil.

Bunun yerine mevcut gidişatı sürdürmeyi öngörüyorlar: Yasa dışı Yahudi yerleşimlerinden oluşan bir denizin içinde sıkışıp kalmış Batı Şeria'daki küçük Filistin gettolarını kademeli olarak mini toplama kamplarına dönüştürmek, yani yok edilmeden önceki Gazze'nin küçük kopyalarına.

İsrailliler arasında Batı Şeria için yarışan vizyonlar bunlar: Filistinlilerin bir dizi kafese tamamen hapsedilmesi ile onların ortadan kaldırılması.

Batı'nın Netanyahu'yu iktidardan uzaklaştırma ve efsanevi iki devletli çözümünü ayakta tutma mücadelesinde asıl söz konusu olan şey bundan ibaret.


Middle East Eye'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.