Birleşmiş Milletler için yazılacak bir ölüm ilanı kaçınılmaz olarak erken olacaktır. BM belki de hiçbir zaman gerçekten ölmeyecek. Bunun nedeni, en güçlü üyeleri, daha doğrusu üyesi için canlı olmasının ölü olmasından daha değerli olmasıdır. Buna örnek olarak geçen kasım ayında Donald Trump'ın tutumu gösterilebilir. BM'nin kuruluşundan bu yana örgüte diğer tüm ABD başkanlarından daha fazla küçümsemeyle yaklaşan Trump, İsrail-Hamas savaşını sona erdirmeye yönelik kişisel girişimi için Güvenlik Konseyi'nin onayını istedi. Konsey, Trump'ın "Gazze Çatışmasını Sona Erdirmeye Yönelik Kapsamlı Planı"nı 13'e karşı 0 oyla kabul etti. Çin ve Rusya çekimser kaldı. Trump artık, bu başarısızlığa mahkum planı yönetecek Barış Kurulu'nun BM meşruiyetine sahip olduğunu iddia edebilir ve görünüşe göre bunu iddia etmek de istemişti, oysa Güvenlik Konseyi'nin diğer hiçbir daimi üyesi bu kurula katılmayı kabul etmedi.
Peki bu durum BM'yi ve onun başlıca diplomatik aracını bugün ne kadar canlı kılıyor? Güvenlik Konseyi, BM'nin temel ilkelerini düzenli olarak alaya alan bir dünya liderinin kurguladığı özelleştirilmiş bir yapı lehine, kendisini ciddi bir Ortadoğu çatışmasının dışına çıkarmayı kabul etti. Konseyin onay verdiği plan, Filistinli yapılara hiçbir rol tanımıyor ve Filistinlilerin kabul edebileceği uzun vadeli bir çözüm sunmuyor. Buna karşılık, bağımsız bir BM soruşturmasına göre Gazze'deki eylemleri soykırım teşkil eden İsrail'e çok sayıda veto noktası sağlıyor. Planın şartlarını yalnızca ABD ve İsrail adil gördü. O halde neden oy verildi? Çünkü daha iyi bir seçenek yoktu. Karara yönelik son derece eleştirel bir raporda belirtildiği gibi, "Trump'ın planı, sahadaki acıyı sona erdirmek ve durumu istikrara kavuşturmak için mevcut tek mekanizmaydı."
Bu yeni bir dip noktasıydı. Ancak BM uzun süredir yokuş aşağı yuvarlanıyor. Geçen yıl örgütün 80. yıl dönümünü anan yazılar aradığımda ne kadar azına rastladığıma şaşırmıştım. BM artık haber değeri taşıyan bir konu sayılmıyor. The New York Times bir haber yayımladı. Başlığı şöyleydi: "BM, 80. yıl dönümü ve bir 'serbest düşüş' durumunda toplanıyor." Yazar, örgütün Rusya'nın Ukrayna'daki savaşını ya da İsrail'in Gazze'deki savaşını durdurmakta çaresiz kaldığını belirtiyordu. Gerçi hakkını vermek gerekirse, BM büyük güçlerin dahil olduğu savaşları nadiren sona erdirebildi.
Yeni olan şey, Trump'ın BM'nin iklim değişikliği konusundaki çalışmalarını durma noktasına getirmesi ve bütçe kesintileriyle insani yardım çabalarını harap etmesiydi. Sonra Trump BM'ye bir kez daha yüklendi. Eylül ayında Genel Kurul'a hitap eden Trump, BM'nin küresel çatışmalara "boş sözler" dışında hiçbir şey getirmediğinden, barışı sağlama gibi zor işleri ise kendisine, Donald Trump'a bıraktığından şikayet etti.
Elbette BM yalnızca Güvenlik Konseyi'nden ibaret değil. İnsan hakları, uzay ve deniz yatağı gibi ortak varlıklar, iklim ve hastalık gibi küresel sorunlar etrafında kurallar belirleyen norm koyucu bir organ. Dünyanın sıcak noktalarına barış gücü askerleri ve siyasi görevliler gönderiyor. Pek çok yoksul ülke, insani yardım ve kalkınma desteği sunan BM kurumlarına bağımlı. Ancak BM bu işlevlerinde de büyük üyelerin, her şeyden önce ABD'nin finansmanı ve aktif katılımı olmadan işleyemez. Son sekiz on yılda bu desteği yalnızca nadiren gördü, çünkü büyük güçler çoğu zaman birbirleriyle anlaşmazlık içindeydi. ABD'nin tutumu tek değişken değil, fakat en büyük değişken.
Uluslararası ilişkiler akademisyeni Edward Luck, Mixed Messages adlı kitabında ABD'nin Milletler Cemiyeti üzerine ilk tartışmalardan itibaren küresel örgütler konusunda derin bir ikirciklilik yaşadığını yazmıştı. Eğer ABD, neredeyse bütün devlet adamlarının inandığı gibi "istisnai bir ulus" ise, küresel kurumlar onun iç değerlerini uluslararasılaştırmanın ve böylece kendi liberal imgesine uygun bir küresel düzen üretmenin aracını sunuyordu. Fakat böyle bir ulus kendisini nasıl daha küçük ve kendi çıkarını düşünen devletlerin iradesine bağlayabilirdi? Ve iki okyanusla korunan büyük bir güç neden kendi hareket özgürlüğünü bu iradeye teslim ederek sınırlandıracaktı?
Milletler Cemiyeti'ne katılmak, cemiyeitn en amansız muhalifi ABD Senatörü Henry Cabot Lodge'a göre, "yapmaya çalıştığımız iyi işleri yalnızca sakatlayacaktı." Bu yapı yenilgiye uğradı. BM ise ancak ikinci ve daha da felaketli bir savaşın ABD'nin dünyadan ayrı duramayacağını göstermesinden sonra Senato onayı alabildi. Fakat egemenlik kaybına ve yabancı angajmanlara dair korkular yalnızca yeraltına çekildi.
BM, 1945'te bile ancak güçlükle inandırıcı olan şu umut üzerine inşa edilmişti: Dünyanın büyük güçleri barış ve istikrarı korumaya yönelik ortak çıkarları doğrultusunda hareket edecekti. Örgüt, üyelerinden oluşturulacak kendi ordusuyla uluslararası iradeyi uygulayacak ve küresel bir silahsızlanma kampanyasına öncülük edecekti. Ancak Soğuk Savaş, Güvenlik Konseyi'ni neredeyse doğar doğmaz felç etti. Kurucu vizyon yalnızca tuhaf kalıntılar aracılığıyla yaşamaya devam etti. Turtle Bay'in efsanelerinden biri, belki de doğrudur, daimi üyelerin askeri ataşelerinin bu hayalin kalıntıları olarak her ay ritüel biçimde toplanmaları, hemen ardından toplantıyı kapatıp öğle yemeğine gitmeleridir.
Yine de ilk kırk küsur yılında BM pek fazla şey yapamasa da liberal Amerikan tahayyülünde değerli bir yer işgal etti. Büyük gazeteler en iyi muhabirlerini BM'yi izlemekle görevlendirirdi. Genel sekreter, en gösterişli New York davetlerinde aranan bir konuktu. BM konusunda en önemli şey, orada olmasıydı: New York'taki liberal düzenin atan kalbi, dünyanın atan kalbi. Akademisyen John Ruggie'nin yazdığı gibi, Başkanlar Franklin D. Roosevelt, Harry Truman ve Dwight D. Eisenhower bir şekilde Amerikan istisnacılığı ile küresel düzen fikri arasında "kavramsal bir köprü" kurmuştu.
BM o köprüydü. Gelişen dünyanın seslerinin hakim olduğu bir BM'den rahatsız olan Gerald Ford ve Ronald Reagan bile ABD'nin itibarını orada savunmayı önemsediler ve bunu yapmaları için sırasıyla Daniel Patrick Moynihan ve Jeane Kirkpatrick gibi önde gelen entelektüel figürleri görevlendirdiler.
Sonra Sovyetler Birliği şaşırtıcı bir hızla çöktü. Birdenbire hem Çin hem de Rusya Batı sermayesine, bilgi birikimine ve nimetlerine erişmek istedi. Güvenlik Konseyi'nin harekete geçmesinin önündeki engeller ortadan kalktı. Irak lideri Saddam Hüseyin, devlet egemenliğini dış saldırılara karşı güvence altına alan BM Şartı'nın 2. maddesini ihlal ederek Kuveyt'i işgal ettiğinde, BM eski ABD Büyükelçisi olan Başkan George H. W. Bush, bu yanlışı düzeltmek üzere küresel bir koalisyona liderlik etmek için konsey onayı aldı. Kısa süre sonra Bush, kendisine pek özgü olmayan bir coşkuyla, BM'nin tam merkezinde yer aldığı bir "yeni dünya düzeni"nin yükselişini müjdeliyordu.
O yeni şafakta her şey mümkün görünüyordu. Güvenlik Konseyi Kamboçya, Haiti ve Doğu Timor'da iddialı devlet inşası misyonlarına yetki verdi. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Sierra Leone ve Sudan'da barışı koruma faaliyetleri ölçek ve kapsam bakımından dramatik şekilde genişledi. Dünya, William Shawcross'ın kurum üzerine 2000 yılında yayımlanan kitabının başlığını ödünç alırsak, BM'den "bizi kötülükten kurtarmasını" bekledi. Ama bu ondan çok fazla şey istemekti. BM'nin yeni rolünün gerektirdiği ne askeri gücü ne de siyasi itibarı vardı. Barış gücü askerleri Ruanda'daki soykırımı ve Bosna'daki kitlesel katliamları durdurmakta çaresiz kaldı. Teknisyenler ve hukuk devleti uzmanları Haiti'yi yeniden toparlayamadı. Örgütten bu kadar çok şey beklendiği içindi ki başarısızlıkları bu kadar mahkum edici göründü.
İşte ben Sekreterya Binası'na bu göz alıcı, melodramatik, büyük umutlar ve büyük korkularla yüklü anda geldim. 1998'in başlarında, Genel Sekreter Kofi Annan'ın, Saddam'ı BM müfettişlerine şüpheli silah sahalarına erişim izni vermeye ikna etmeye çalıştığı Irak gezisini izlemekle görevlendirildim. Clinton yönetimi ondan gitmemesini istemişti, Başkan Bill Clinton Irak'ı boyun eğdirmek için bombalamaya hazırdı. Fakat devlet başkanları, dini liderler, New York sosyetesi dahil pek çok kişi Annan'a gitmesi için yalvardı. O dönemde ben, bu yumuşak sesli, yalnız barış insanının Irak aslanıyla ininde yüzleşmesini "ahlaki romantizm" olarak tanımlamıştım. Annan zaferle çıktı. Mart 1998'de New York Times'ta yazdığım gibi, bu "Dag Hammarskjold döneminden bu yana bir Genel Sekreter'in en dramatik başarısı"ydı. Sonra Annan ABD'ye döndü ve Senato Çoğunluk Lideri Trent Lott tarafından yatıştırmacılıkla suçlandığını duydu.
Annan dönemi BM için durmaksızın krizlerle dolu bir zamandı, yani BM'nin hâlâ çok önemli olduğu bir dönemdi. Liberal idealistler dünyayı kötülükten kurtarması için bu kuruma bakarken, ABD Kongresi'ndeki bazıları dahil sağcı tuhaflar, siyah helikopterleriyle dünya egemenliği planlayan gizli bir küreselci ordu hayal ediyordu. Her zamanki gibi bu çatlak sesler liberallerden daha yoğun şekilde mobilize olmuştu ve kısa süre sonra Kongre'de BM'ye karşı açık dönem başladı. 2000 yılında, BM Büyükelçisi Richard Holbrooke'un sertlik yanlılarını 1 milyar dolarlık gecikmiş aidatı ödemeye ikna etmek için nasıl kandırdığını, yumuşattığını ve baştan çıkardığını izledim. Genel Kurul, ABD'nin oy hakkını askıya almakla tehdit ediyordu. Bu aşağılanma ihtimali onların pek azını harekete geçirdi, sonunda günü kurtaran şey Holbrooke'un, BM barış güçlerinin dünyadaki gergin bölgeleri düşük maliyetle ve sıfır ABD zayiatıyla kontrol altında tuttuğu argümanı oldu.
Yine de Başkan George W. Bush ve savaşçı tek taraflılık yanlısı ekibi bile BM olmadan yollarına devam edemeyeceklerini gördüler. İngiltere Başbakanı Tony Blair, Bush'a Güvenlik Konseyi'nin onayı olmadan Irak savaşında ona katılamayacağını söylediğinde, Bush bu onayı aradı. Bush sonunda açık bir yetki olmadan ilerledi, ancak Iraklılar ABD işgalcileriyle işbirliği yapmayı reddedince yeniden BM'ye döndü. Annan'ın son derece isteksiz rızası, tıpkı konseyin Barış Kurulu'na gösterdiği itaat gibi, BM'yi aynı anda hem vazgeçilmez hem de etkisiz gösterdi. Bu misyonun başarısızlığı Annan'ın görev dönemini yok etmenin eşiğine getirdi.
O çalkantı ve trajedi dönemi artık uzak bir hatıra. BM, örneğin ilk kez 2015'te yayımlanan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri aracılığıyla önemli bir norm koyucu rol oynamayı sürdürüyor. Ancak örgütü savaş ve barış gibi büyük meselelerdeki rolüyle ölçme eğilimindeki Batılı kamuoyları açısından görünür biçimde küçüldü. BM, 2007'de Annan'ın yerine renksiz ve acı verecek kadar ihtiyatlı Ban Ki-mun'u seçerek kendisine iyilik yapmadı. Fakat Ban'ın halefi, daha televizyon dostu eski Portekiz Başbakanı António Guterres de örgütün parlaklığını geri getiremedi. Bu gerçekten genel sekreterin hatası değil: Bir yüzyıllık aradan sonra, büyük güçlerin ulusal çıkar peşinde savaş yürütmeye hazır olduğu bir dünyaya geri dönmüş gibiyiz. 1990'da dokunulmaz olan BM Şartı'nın 2. maddesi ölü bir yazıya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya. Mali açıdan ise kurum elbette son nefesiyle çalışıyor.
Amerikalılar kendilerini istisnai gördükleri sürece BM hem kullanılan hem de kötüye kullanılan bir araç olarak kaldı. Bu bir zamanlar dünyanın sabit bir parçası gibi görünüyordu, şimdi öyle olmadığını biliyoruz. Trump ne liberal idealistlerin yaptığı gibi bağlayıcı küresel kurallara inanıyor ne de neomuhafazakarların yaptığı gibi ABD gücünün dönüştürücü etkilerine. O yalnızca güce inanıyor. BM Şartı egemen eşitliği kutsal bir ilke olarak görür. Trump'ın zihninde ise ulusların egemenliği, başkalarını buna saygı duymaya zorlayabildikleri ölçüdedir. İran için pek değil, Venezuela için hiç değil. Danimarka, onun Grönland talebine direnerek huysuzluk ediyor. Başkan ne küresel normları ne de Amerikan normlarını savunmak istiyor.
Güvenlik Konseyi Barış Kurulu'nun önünde eğildiğinde Trump'ın kibrinin okşandığı doğru. Hatta bazı barışı koruma misyonlarının faydasını da kabul ediyor. BM rakamlarına göre ABD bu yıl barışı koruma için 684 milyon dolar ödedi, geriye yalnızca 2.2 milyar dolarlık borcu kaldı. Öte yandan Trump, BM'nin 20 yıl önce yenileme işini kendisine vermemiş olmasına hala kızgın olduğunu kabul ediyor. Örgütün kendisine ödeme yapması gerektiğini düşünüyor gibi görünüyor, tersi değil. Trump, ABD'nin düzenli BM bütçesine tahakkuk eden aidatlarından yalnızca 160 milyon dolar ödeyerek BM'yi mali krize sürükledi ve toplam açık 4 milyar doları aştı. "Reform" görmek istediğini söyledi, ama bu görünüşe göre BM'yi Barış Kurulu'nun bir yan kuruluşuna indirgemek anlamına geliyor.
Elbette BM'nin en önemli üyelerinden pek çoğu, Avrupa ülkeleri ile Hindistan ve Brezilya gibi orta güçler, örgütü önemsemeye devam ediyor. Çin, ABD'den dünya düzeninin koruyucusu rolünü devralmayı umuyor, gerçi bu düzen Washington'un oluşturduğundan çok farklı bir düzen olacak. Yine de hiçbiri ABD'nin yol açtığı açığı kapatmaya gönüllü olmadı, Çin de kendi aidatlarını ödemeyi geciktirdi. Herkesin kendi mali sorunları var. Fakat Washington'un dünya düzeni için orantısız sorumluluk üstlenmesine ve karşılığında bu düzen üzerinde orantısız kontrol kullanmasına izin verme yönündeki uzun alışkanlığın, artık kimsenin doldurması muhtemel olmayan bir boşluk oluşturduğu da açık.
BM, artık sona ermekte olan liberal Batı düzenini korumak ve sürdürmek için inşa edilmişti. Belki de liberal olmayan, demokratik olmayan devletlerin çok daha fazla nüfuza sahip olduğu farklı bir düzen için yeniden kullanılabilir. Ancak böyle bir durumda bu, yalnızca adı BM olan bir yapı olur. Örgütün gerçekten önemli olduğu son anda orada bulunmuş olduğum için kendimi şanslı hissediyorum. O dönemin geri dönmesini beklememeliyiz.
Foreign Policy'de yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.