Fotoğraf: Ali Hamaney (sağda), 4 Ekim 1981'de cephedeki İranlı askerlere hitap ediyor.
1980 yılında Saddam Hüseyin'in İran’a yönelik geniş çaplı saldırı emri vermesiyle başlayan savaşın kısa sürede sona ermesi bekleniyordu. Ancak çatışmalar yaklaşık sekiz yıl sürdü ve bir milyondan fazla insanın hayatını kaybetmesine yol açtı.
Savaş yalnızca büyük bir yıkım getirmekle kalmadı, aynı zamanda Iran’daki siyasi sistemin bugünkü yapısını şekillendiren temel unsurlardan biri oldu.
Devrim sonrası kırılgan yapı
Savaş başladığında İran, 1979 devriminin ardından ciddi bir iç karışıklık içindeydi.
Ruhullah Humeyni liderliğindeki yeni yönetim henüz tam olarak otoritesini kuramamış, ordu zayıflamış ve farklı siyasi gruplar arasında rekabet sürüyordu.
Saddam Hüseyin’in saldırısı, bu kırılgan yapıyı yıkmak yerine tam tersine güçlendirdi. Savaş, yeni yönetimin muhalefeti tasfiye etmesine ve devlet kurumlarını sağlamlaştırmasına zemin hazırladı.
Bu dönemde İran şehirlerinde sıkça görülen bir slogan dikkat çekiyordu: “Savaş bir nimettir.”
“Savaş, kontrol aracı oldu”
Paris'te yaşayan muhalif isim Behruz Ferahani’ye göre bu söylem, yönetimin sert politikalarını meşrulaştıran bir araçtı.
Ferahani, “Bir diktatörlük için savaş en büyük nimettir. Çünkü muhalif sesler susturulabilir ve totaliter yapı güçlendirilir.” değerlendirmesinde bulundu.
Yeni liderlik ve süreklilik
Savaş 1988’de sona erdi. Bir yıl sonra Humeyni’nin ölümüyle birlikte Ali Hamaney ülkenin ikinci dini lideri olarak öne çıktı.
Savaşın etkisi sadece ideolojik değil, kadrosal olarak da devam etti. İran’ın son yıllardaki siyasi ve askeri elitlerinin büyük bölümü bu savaş sırasında yükseldi.
Bunlar arasında Devrim Muhafızları’nın Kudüs Gücü eski komutanı Kasım Süleymani, halefi İsmail Kani ve siyasetçi Ali Laricani gibi isimler bulunuyor.
Bugün ABD ile müzakereleri yürüten isimler de aynı kuşağın parçası.
Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da savaş döneminde askeri görevlerde bulunmuştu.
“Kendi kendine yetme” stratejisi
Uzmanlara göre savaşın en önemli derslerinden biri, dış desteğe güvenmeme anlayışı oldu. Savaş sırasında Batı ülkeleri ve birçok Arap devleti Irak’ı desteklerken İran büyük ölçüde yalnız kaldı.
Bu durum, İran’ın askeri ve teknolojik anlamda kendi kapasitesini geliştirmesine yol açtı.
Araştırmacı Maziar Behrooz’a göre İran, bu süreçte füze ve insansız hava aracı teknolojilerini geliştirdi. Ayrıca savaş sonrası dönemde askeri ve nükleer altyapının önemli bölümü yer altına taşındı.
İç politikada güç konsolidasyonu
Savaş aynı zamanda iç politikada sert bir dönüşümü beraberinde getirdi.
Rejim, ABD büyükelçiliği rehine krizi ile birlikte savaşı kullanarak kamuoyu desteğini artırdı ve muhalefeti bastırdı.
1980’li yılların başından itibaren muhalif gruplar tasfiye edildi, siyasi rakipler etkisiz hale getirildi ve devlet yapısı yeniden şekillendirildi.
Kurumsallaşma ve “savaş kardeşliği”
Savaş sonrası dönemde Devrim Muhafızları’nın birçok üyesi siyaset, ekonomi ve bürokraside önemli görevler üstlendi.
Tarihçi Peyman Caferi, bu süreci “savaş kardeşliği” kavramıyla açıklıyor.
Uzun süren savaş, yönetici kadrolar arasında güçlü bir bağ oluşturdu ve bu bağ devlet kurumlarının inşasında etkili oldu.
Günümüze yansıyan miras
Uzmanlara göre İran’ın ABD ve İsrail ile yaşadığı son gerilimlerde sergilediği direnç, bu tarihsel deneyimin bir sonucu.
İran rejimi, dış baskılara karşı dayanıklılık ve içerde kontrolü artırma refleksini bu dönemden miras aldı.
Çözülmeyen iç sorunlar
Ancak savaşın bıraktığı miras tüm sorunları çözmedi. Ekonomik sıkıntılar, yönetim sorunları ve toplumsal memnuniyetsizlik günümüzde de devam ediyor.
Uzmanlara göre baskı politikaları kısa vadede kontrol sağlasa da uzun vadede toplumsal gerilimi artırıyor.
Peyman Caferi’ye göre birçok vatandaş kendisini sistemin parçası olarak görmüyor.
Bu durum, İran’ın geleceğinde iç dinamiklerin en az dış tehditler kadar belirleyici olacağını ortaya koyuyor.
Kaynak: Mepa News, Middle East Eye