ABD ve İsrail'in şubat ayı sonunda başlattığı saldırılar, İslam coğrafyasını yeni bir çatışma ortamının içerisine sürükledi. Bir yandan İran toprakları yoğun Haçlı-Siyonist saldırıların hedefi olurken diğer yandan da Rafızi İran ordusu Arap alemini hedef alan füze saldırıları başlattı.
Bu saldırılar farklı yorumlara, farklı düşüncelere ve tahlillere zemin hazırladı.
Yaşanan sürecin iki ana kesim ortaya çıkardığına şahitlik ettik:
- ABD saldırılarını destekleyen ve bu saldırılar karşısında hiçbir rahatsızlık hissetmeyen bir kesim.
- İran'ı destekleyen ve İran'ın İslam alemine yönelik saldırgan siyasetine karşı hiçbir rahatsızlık hissetmeyen bir kesim.
Elbette her konuda olduğu gibi bu konuda da bir Müslümana yakışan davranış orta yolu tutmaktır. Peki orta yol nasıl bilinecektir? Bir Müslüman, ifrat ve tefrite kaçmadan vasat yol üzerinde olduğunu nasıl bilebilir?
Şeyh Abdulaziz et Turayfi -Allah onu esaretten kurtarsın- şöyle söylemiştir:
"Dengeli olmak iki farklı akımın ortasında kalmak demek olsaydı, Ebu Talib'in yolu Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ile Kureyş arasındaki en dengeli yol olurdu. Doğrusu dengeli olmak, kişinin insanlar arasındaki pozisyonu ne olursa olsun vahye tabi olmaktır."
Şeyh Turayfi aynı zamanda şöyle söylemiştir:
"Orta yollu olmanın yeri Allah'ın senden razı olmasındadır. Yoksa farklı grup ve düşüncelerin senin aleyhinde olmasıyla değildir."
Buradan anladığımız şey şudur: Müslümanların yürümesi gereken vasat yol dünyevi standartlarla belirlenmez. Vasat olmak, orta yollu olmak, ifrata ve tefrite kaçanlara bakılarak belirlenecek bir iş değildir. İki farklı kesimin ortasındaki bir yolu tutmak, insanın hakka uygun vasat bir yolda olduğunu göstermez. Orta yollu olmak ancak hakka, Allah azze ve celle'nin vahyine, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in sünnetine ittiba etmekle olur.
Hak yalnızca insanların dostlukları ve düşmanlıkları göz önüne alınarak belirlenemez. Bir insan, diğer kafirler kendisine düşman olduğu için hak üzere imiş gibi kabul edilemez. Zira hakkın ölçüsü insanlar değildir, vahiydir. Hak, insanlar gibi oldukça değişken bir standart üzerinden belirlenmesi mümkün olmayan, mühim bir değerdir.
Bu açıdan, mevcut gündemimizde hakkın ve hakikatin ne olduğunu görmek yine ancak vahyin bize açtığı ilkeler ışığında mümkündür. Vahyin bir bütün olarak ele alınması, bir bütün olarak değerlendirilmesiyle mümkündür. Bu açıdan ilâhî hikmeti değerlendirme konusunda kusurlu davranırsak doğru bir kanaate sahip olamayız.
Şayet hakkı tamamen dünyevi standartlarla, insanların arasındaki ilişkilerle görmeye çalışırsak bu bizi yanıltır. Yalnızca ABD ve İsrail kendisine saldırıyor diye İran'ı hak üzere görmeye, onun destekçisi olmaya başlarız. Bu, maazallah, bizi İran'ın döktüğü Müslüman kanına ortak edecek bir cürüm olma seviyesine kadar gidebilir.
Şayet hakkı vahyin sadece bir kısmıyla görmeye çalışır, meseleye bütüncül bakamazsak bu da bizi yanıltır. Müslüman kanı dökmesi sebebiyle kendisine nefret beslediğimiz İran'a olan kinimiz bizi adaletsizliğe sevk eder. Neredeyse ABD-İsrail destekçisi hareketler sergilemeye başlarız. Haçlı-Siyonist düşüncenin bölgedeki yeni projesine alet olmaya başlarız. Bu, maazallah, bizi Haçlı-Siyonist projenin inşasına ortak edecek bir cürüm olma seviyesine kadar gidebilir.
Müslümanca duruş ne olmalı?
Bu noktada kanaatimizce doğru olan duruş üçüncü bir duruştur. Şöyle ki:
1-Haçlı-Siyonist projeye karşı durmak
Bu duruş ilk olarak Haçlı-Siyonist saldırganlığa karşı durmayı, İslam alemindeki yeni Haçlı-Siyonist projeye karşı bilinçli olmayı, Arap rejimleri başta olmak üzere kukla rejimlere meşruiyet atfedecek söylemlerden uzaklaşmayı gerektirir. Örneğin bazı kimselerde, İran'ın Arap ülkelerini hedef almasını kınayan, bu durumda İran'ı suçlu çıkarmaya çalışan bir tavır görüyoruz. Elbette İran'ın geçmişten bugüne başta Körfez bölgesi olmak üzere Arap alemini kontrol altına almaya yönelik bir tavrının olduğunu biliyoruz. Bu yeni Safevi projesinin Şiileştirme ayağının olduğu da bir sır değil. Ancak Arap ülkelerinin Amerikan-Yahudi üslerine ev sahipliği yapmasının, hiçbir şart ve durumda kabul edilmesi mümkün olmayan, iğrenç bir cürüm ve ihanet olduğu gayet açıktır. İran'ın Arap ülkelerini hedef almasını "Arap ülkelerine bir saldırı" olmaktan ziyade "Arap rejimlerinin ABD'ye ev sahipliği yapması" sebebiyle yaşanmaktadır. 1990'ların başındaki Körfez Savaşı sırasında Haçlı-Siyonist güçleri Arap Yarımadası'nı çekirge sürüleri gibi istila etmiştir. O istila bugüne dek devam etmekte, İslam'ın en mukaddes beldeleri olan Biladu'l Haremeyn, Biladu'ş Şam ve Beytu'l Makdis'in çevresi Haçlı-Siyonist işgal altında tutulmaktadır.
22 Şubat 1998 tarihinde, "Yahudilere ve Haçlılara Karşı Cihad İçin Küresel İslami Cephe"nin kuruluş fetvasında bu durum şu açık sözlerle ifade edilmiştir:
"Allahu Teâlâ Arap Yarımadası'nı ve içerisindeki çölleri yarattığından ve onu denizlerle kuşattığından bu yana, Arap Yarımadası, her tarafa çekirge yavrusu gibi dağılmış Haçlı orduları belası kadar büyük bir belayla imtihan edilmemiştir. Onlar Arap Yarımadası'nda kalıyorlar, bu toprakların servetinden yiyorlar ve yeşilliklerini yoluyorlar. İşte bu vakitte Arap Yarımadası'nın, yemeğin tabağa ihtiyaç duyduğu gibi Müslüman ümmetin yardımına ihtiyacı vardır. İslâm ve Haçlı birlikleri arasındaki bu kuşatıcı ve genel savaşın bir benzeri daha önce yaşanmamıştır. İşler çok, yardımcılar ise az olduğunda bizim ve sizlerin gerçekleşen olayların altında yatan hakikati öğrenmemiz gerekir.
Ey ümmetimiz!
Bugün şahitlerin tevatür yoluyla bizlere naklettiği ve vicdan sahibi kimselerin de kabul ettiği üç hakikat ile karşı karşıyayız. Ama kimse bu hususta mücadele etmiyor. Bizler hatırlayana fayda vermesi ve ölenlerin niçin öldüğünün, yaşayanların niçin yaşadığının açığa çıkması için bunları hatırlatacağız:
Birinci Hakikat: Yedi seneden beri Amerika Müslümanların en kutsal, en mukaddes topraklarını, yani Arap Yarımadası'nı işgal etmiştir. Kaynaklarını yağmalamış, hükümetlerin üzerine baskı kurmuş, halkını zelil bir durumda bırakmış, komşularını korkutmuş ve Arap Yarımadası'ndaki üslerden birini kendisiyle komşu Müslüman devletlere karşı girişeceği savaşta mızrağın ucu gibi kullanmıştır. Geçmişte bu hakikat için çarpışan ve mücadele edenlerin hak yol üzere olduğunu bütün Arap Yarımadası itiraf etmiştir. Amerikalıların Irak'a karşı olan savaşını Arap Yarımadası'ndan düzenlemesi buna en büyük delildir. Zira burada bulunan hükümetler memleketlerinin bu iş için kullanılmasını aslında hoş karşılamamaktadır, ancak mağlup olmuşlardır ve bir söz edememektedirler.
İkinci Hakikat: Haçlı güçler tarafından Irak halkına büyük bir yıkım yaşatılmasına rağmen, sayısı milyonları aşan kayıplar verilmesine rağmen, Amerika bu katliam yerine bir kez daha dönmeye çalışmaktadır. Sanki onlar o sert savaşta yaptıkları uzun süreli kuşatmalarla, halkını dağıtıp paramparça hale getirmekle yetinmediler. İşte bugün onlar halkın geri kalanını öldürmek için geliyorlar. Komşu devletlerde yaşayan Müslümanları zelil bir konuma düşürmek için geliyorlar.
Üçüncü Hakikat: Amerika'nın bu savaşlardaki hedefi dini ve iktisadîdir. Ama aynı zamanda Yahudi devletçiğine hizmet etmek için de bölgede varlık göstermektedirler. Onların Beytu'l Makdis'i işgal etmelerinin ve Müslümanları öldürmelerinin göz ardı edilmesini istiyorlar. Komşu devletlerin en güçlüsü olan Irak'ı parçalamaya karşı olan bu hırsları ve bölgede bulunan Irak, Suud, Mısır ve Sudan'ı küçük parçalara ayırma konusundaki çabaları buna en büyük delildir. Zira onların zayıf olması İsrail'in bekasını ve Haçlı güçlerin Arap Yarımadası'nı işgal etme hakkını garanti altına alacaktır."
Aradan geçen 30 yıla rağmen bu sözler oldukça canlıdır ve günümüzün hakikatini de ifade eder niteliktedir. Hal böyleyken, İran'ın cürümlerine karşı dururken, İslam alemine yönelik Haçlı-Siyonist projeye de alet olmamak gerekir.
2-İran'ın söylemlerine alet olmamak
Bu konudaki Müslümanca duruş ikinci olarak İran'ın söylemlerine alet olmamayı gerektirir. İran'ı herhangi bir mazlum devlet pozisyonuna koymamayı, veyahut İran'ı "İslam adına savaşan bir kahraman" gibi lanse etmemeyi icap eder. Zira bugün birçok Müslümanın bu konuda hataya düştüğü ve stratejik davranmadığı dikkat çekmektedir.
İran, İslam alemindeki diğer rejimlere benzer şekilde, Müslümanlara karşı aktif bir savaş içerisinde olan bir rejimdir. Kendisini İslam aleminin geri kalanından ayrı görmekte, Müslüman halk kitlelerini katletmekte bir beis görmemektedir. Kendi rejimini güçlendirmek ve yayılmacı Safevi projesini gerçekleştirmek için milis güçler oluşturmaktadır. Bu milis güçler eliyle Lübnan'da, Suriye'de, Irak'ta, Pakistan'da, Afganistan'da, Yemen'de Müslümanları hedef almaktadır. İslam alimlerine suikastlar düzenlemektedir.
Aynı İran, yine kendi hedeflerine ulaşmak için istilacı küfür güçleriyle ittifak etmekte bir beis görmemektedir.
İran'ın 2001 Afganistan ve 2003 Irak işgallerinde neler yaptığı herkesin malumudur. Bu işgallerde Haçlılara destek olan kara güçleri doğrudan İran tarafından eğitilip donatılmıştır. İran, bu işgallere destek olarak, Irak ve Afganistan'da büyük bir güç elde etmiştir. Bugün Irak halen İran'ın etkisi altında bulunmaktadır. Afganistan'da İran'ın destek olduğu Amerikan işgali ise öncelikle Allah azze ve celle'nin fazlı ve ardından ensar ve muhacir mücahidlerin gayretleri sayesinde bertaraf edilmiştir. Elhamdulillahi Rabbi'l alemin.
İran Suriye'de de Rus işgaline destek olmuştur. Hatta bazı kaynaklara göre Rusya'yı 2015 yılında Suriye'ye doğrudan müdahil olmaya İran teşvik etmiştir. İranlı mücrim General Kasım Süleymani'nin Rusya'yı bu işgale ikna etmek için yoğun mesai harcadığı belirtilmektedir.
Günün sonunda İran, herhangi bir mazlum taraf veya İslam adına savaşan bir güç olarak gösterilemez. Sadece ABD ve İsrail ile çatışıyor olması gerekçe gösterilerek İran rejiminin cürümleri ve İslam karşıtı siyaseti örtbas edilemez. Tıpkı ABD'ye karşı savaşmanın Saddam rejimini meşrulaştırmaması gibi. Keza 1948-1978 arasında İsrail'e karşı savaşan Mısır, Suriye, Ürdün, Suudi Arabistan gibi Arap rejimleri de meşru görülmemişti. Zira bizler için meşruiyetin ölçüsü hakka tabi olmak, İslam'ı tatbik etmek, ellerini Müslüman kanına bulaştırmamak, kafirlerle ittifak halinde olmamak, yeryüzünde Allah'ın hükümlerini tatbik etmektir.
Müslümanlar, vela-bera akidesini salt olarak "düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığıyla kuramazlar. İslam düşmanlarının kendi düşmanları da yine İslam düşmanı olabilir. Sahabe nesli, Allah onlardan razı olsun, Rumların Farslara karşı zaferine stratejik olarak sevindiler, ancak ne Rumlara ne de Farslara karşı yakınlık beslediler. Bilakis, zamanı gelince hem Rumları hem de Farsları hezimete uğrattılar.
Allah azze ve celle'den niyazımız küfrün gücünü bertaraf etmesi, İslam alemine yönelik Haçlı-Siyonist projeyi boşa çıkarması, iş birlikçi hain rejimleri yok etmesi, İran'daki mücrim rejimin de gücünü kırması ve bu süreçten Müslümanları kazançlı çıkarmasıdır.
Velhamdulillahi Rabbi'l alemin.
Muhammed Eyüp tarafından kaleme alınan bu değerlendirme Nebevi Hayat dergisinin 2026 yılı Ağustos ayı sayısında yayınlanmıştır. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.