İran savaş sonrası elini güçlendirdi: Hürmüz anlaşmazlığı yeni dönemin habercisi

Mohamad Elmasry

ABD ile İran'ın 17 Haziran'da imzaladığı mutabakat zaptı, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail-İran savaşını sona erdirmeyi ve İran'ın nükleer programına ilişkin nihai bir anlaşmaya ulaşılması amacıyla 60 günlük bir müzakere süreci başlatmayı hedefliyordu.

Ancak 14 maddelik belge aceleyle hazırlandı ve farklı yorumlara açık muğlak hükümler içeriyor. Özellikle Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini düzenleyen 5. madde üzerindeki anlaşmazlıklar, taraflar arasında çatışmalara neden oldu ve geçen haftaki büyük tırmanışın temelini oluşturdu.

Söz konusu madde, İran'ın 60 günlük müzakere süresi boyunca Hürmüz Boğazı'nda ticari gemilerin güvenli geçişini sağlamak için gerekli düzenlemeleri yapmasını öngörüyor.

İran bu maddeyi, gemi trafiğini yönlendirme ve gemilere yalnızca güvenli olduğunu belirlediği rotaları kullanma talimatı verme hakkı tanıdığı şeklinde yorumluyor. ABD ise aynı maddenin İran'ın boğazı hiçbir şart öne sürmeden tamamen yeniden açmasını zorunlu kıldığı görüşünde.

ABD, gemileri Umman kıyıları boyunca uzanan güney koridoruna yönlendirmeye başlayınca İran uyarılarda bulundu ve sonunda bazı gemilere ateş açtı.

ABD'nin müdahalesi, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü İran'ın elinden almaya yönelik örtülü bir girişim olarak değerlendiriliyor. Her iki taraf da mutabakatın ihlalinden birbirini sorumlu tutuyor.

Son gerilim ilk etapta kontrol altına alınabilecek gibi görünse ve arabulucular tansiyonu düşürmeye çalışsa da çatışmalar giderek genişledi. ABD üst üste üçüncü gece İran'ı vurdu, en az üç kişi hayatını kaybetti ve Başkan Donald Trump Körfez'deki İran deniz taşımacılığına yönelik ablukayı yeniden yürürlüğe koydu.

Bu nedenle çatışmaların sürmesi neredeyse kaçınılmaz görünüyor.

Stratejik bir koz

İran'ın Hürmüz Boğazı konusunda geri adım atması son derece düşük bir ihtimal.

Tahran yönetimi, burada gelecekte ülkeye yönelik olası saldırıları caydırabilecek, nükleer silah kadar etkili olabilecek önemli bir stratejik avantaj elde ettiğine inanıyor. Haziran 2025 ve Şubat 2026'daki ABD-İsrail saldırılarının ardından caydırıcılık, İran açısından her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Ancak Hürmüz üzerindeki kontrolün tek getirisi caydırıcılık değil. İran açısından bu durum aynı zamanda ulusal gururun ve savaşın kazançlarının da bir parçası olarak görülüyor.

Bunun ötesinde, boğaz üzerindeki kontrol Tahran'a önemli ekonomik gelir de sağlayabilir. İran yönetimi, müzakere süresinin sonunda boğazdan geçen gemilerden hizmet ücreti almaya başlayacağını ve bunun yıllık milyarlarca dolarlık gelir sağlayabileceğini defalarca açıkladı.

Washington ise tam da bu ekonomik getiriyi kendi kontrolüne almak istiyor. Trump, 13 Temmuz'da yaptığı açıklamada boğazdan geçen yüklerden yüzde 20 oranında ücret alınacağını duyurarak ABD'nin "HÜRMÜZ BOĞAZI'NIN KORUYUCUSU" olacağını ilan etti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise güvenli geçişi sağlayan tarafın ücret almasının doğal olduğunu belirterek bu görevin İran'a ait olduğunu savundu. Arakçi, "İran her zaman Hürmüz Boğazı'nın KORUYUCUSU olmuştur ve sonsuza kadar da öyle kalacaktır. Yüzde 20 elbette çok fazla. Biz adil olacağız." ifadelerini kullandı.

Hürmüz üzerindeki kontrolün sağladığı avantajlar düşünüldüğünde İran'ın 28 Şubat öncesindeki statükoya gönüllü olarak dönmesi beklenmiyor. Buna karşılık İran'ın boğaz üzerindeki fiili hakimiyeti ABD, Avrupa ve Körfez'deki müttefikleri ile uluslararası toplumun önemli bir bölümü açısından kabul edilebilir değil.

Böylece taraflar stratejik bir çıkmaza girmiş durumda. İran savaşta elde ettiği bu kazanımdan vazgeçmek istemezken, ABD de Tahran'ın uluslararası öneme sahip bir deniz yolunda benzeri görülmemiş bir nüfuz kurduğu yeni bölgesel düzeni kabul edemiyor.
Washington ve Tel Aviv açısından böyle bir tabloyu kabul etmek, stratejik başarısızlığın zımnen kabulü anlamına gelecektir.

Pahalı bir yanlış hesap

Savaşın amacı İran rejimini devirmek, ABD ve İsrail çıkarlarına uygun yeni bir siyasi düzen kurmak ve İran'ın askeri kapasitesini büyük ölçüde zayıflatmaktı. Ancak sonuç tam tersi oldu. "İran İslam Cumhuriyeti" ayakta kaldı, bölgesel nüfuzunu genişletti ve ABD, İsrail ile Körfez ülkelerine ciddi maliyetler yükleyebileceğini gösterdi.

Savaşın sonuçları Washington ve Tel Aviv'deki karar alıcılar için şaşırtıcı olsa da uluslararası ilişkiler uzmanları açısından beklenmedik değildi.

Savaştan önce birçok uzman İran'a yönelik büyük çaplı yeni bir saldırının Körfez genelinde ciddi misillemelere yol açacağı konusunda uyarıda bulunmuştu. Buna rağmen ABD ve İsrail'in bu ihtimali yeterince hesaba katmadan savaşa girdiği görülüyor.

Trump mart ayının ortalarında yaptığı açıklamada, "Kimse İran'ın Körfez ülkelerine saldırmasını beklemiyordu... Şaşkına döndük." ifadelerini kullanmıştı.

Savaş öncesinde uzmanlar İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini hedef alabileceği konusunda da uyarılar yapmıştı. Görünen o ki ABD ve İsrail bu ihtimal karşısında da hazırlıksız yakalandı.

Trump'ın mart ayında dile getirdiği "şaşkınlık", İran konusunda yapılan daha geniş çaplı stratejik yanlış hesaplamayı ortaya koyuyor.

Yıllardır ABD ve İsrail'deki söylem, İran yönetiminin içeride zayıf ve halk desteğinden yoksun olduğu varsayımına dayanıyordu. Washington ve Tel Aviv'de, İran'ın tek bir darbeyle çökeceği ve dış baskının halkı ayaklanmaya yönelteceği düşünülüyordu.

ABD ve İsrail, Aralık ve Ocak aylarında İran'daki protestoları destekledi ve silahlı isyancılara silah sağladı.
Ancak savaş, İran'ın çöküşüne ilişkin değerlendirmelerin abartılı olduğunu gösterdi.

İran'da hükümete karşı olan milyonlarca insan bulunduğu gibi, hükümeti destekleyen milyonlarca kişi de bulunuyor. İran devleti protestoları birkaç gün içinde bastırmayı başardı.

2024 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde seçmenlerin yaklaşık yarısı, yani yaklaşık 30 milyon kişi, mevcut siyasi sistemi ve anayasayı destekleyen Said Celili veya Mesud Pezeşkiyan'a oy verdi. Elbette oy verme tercihleri karmaşık dinamiklere dayanıyor ve bu sonuçlar seçmenlerin yarısının mevcut sistemi desteklediğini kesin biçimde göstermiyor. Ancak rakamlar, sistemin Washington ve Tel Aviv'in düşündüğünden çok daha geniş bir toplumsal desteğe sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Savaşın, "bayrak etrafında kenetlenme" etkisi yaratarak mevcut siyasi sisteme verilen desteği daha da artırmış olması da mümkün.

Geçen hafta ABD-İsrail saldırısında öldürülen İran lideri Ali Hamaney için düzenlenen bir hafta süren cenaze törenlerine milyonlarca kişinin katılması bunun göstergelerinden biri olarak değerlendiriliyor.

Kötü seçenekler ve daha kötü seçenekler

İran'ın elde ettiği yeni avantajlar ABD'yi zor tercihlerle karşı karşıya bıraktı.
Hürmüz meselesinin kolay bir askeri çözümü bulunmuyor. İran'ın ticari gemileri tehdit edebilmesi için klasik anlamda deniz üstünlüğüne ihtiyacı yok. Sürat tekneleri, insansız hava araçları, füzeler ve deniz mayınları bile bunun için yeterli.

Rejim değişikliği seçeneği de gerçekçi görünmüyor. İran yönetimini devirebilmek için gerekli olacak geniş çaplı kara harekatını ABD'nin gerçekleştirmeye istekli olduğuna dair hiçbir işaret bulunmuyor. Böyle bir operasyon hem maliyetli ve öngörülemez olur hem de Amerikan kamuoyunda destek bulmaz. Ayrıca kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde Trump ve Cumhuriyetçiler açısından ciddi siyasi riskler doğurur.
Trump yönetimi, kapsamlı savaşa dönmek istemediğini defalarca dile getirerek bunun farkında olduğunu gösteriyor.

Böylece Washington zor bir ikilemle karşı karşıya kalıyor. ABD, Hürmüz'deki yeni durumu kabul etmek istemiyor ancak bunu tersine çevirmek için gerekli ağır bedeli ödemeye de yanaşmıyor.

Mutabakatın geri kalan maddeleri de Washington açısından sorunlu. Belgede İran lehine değerlendirilebilecek yaptırımların kaldırılması ve ekonomik normalleşme gibi birçok düzenleme yer alırken, ABD'nin savaş boyunca öne çıkardığı bazı talepler metne hiç girmedi.

Mutabakatta İran'ın Hizbullah, Husiler, Haşdi Şabi ve Hamas gibi müttefiklerinden hiç söz edilmiyor. Oysa bu ağın çökertilmesi ABD ve İsrail'in temel savaş hedeflerinden biri olarak gösteriliyordu. Benzer şekilde İran'ın balistik füze programı da metinde yer almıyor.

Trump savaşın başında İran'ın füze kapasitesini tamamen ortadan kaldıracaklarını söylemişti. Ancak mutabakatın imzalanmasının ardından bunun tam tersine, İran'ın düşmanlarının da balistik füzelere sahip olduğunu belirterek İran'ın bu silahlardan mahrum bırakılmasının adil olmayacağını ifade etti.

Bu söylem değişikliği, İran'ın bölgesel güç olarak varlığının fiilen kabul edildiğine işaret ediyor.
Trump yönetimi, nükleer müzakerelerin sonunda ABD açısından avantajlı bir anlaşmaya ulaşılabileceğini umuyor. Ancak savaşı kazandığına inanan İran'ın müzakerelerde azami taleplerini sürdürmesi bekleniyor.

Uranyum zenginleştirme meselesi

İran son haftalarda, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamında barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirme hakkını saklı tuttuğunu yeniden ilan etti. ABD ise sıfır zenginleştirme politikasında ısrar ediyor.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, mutabakatın imzalanmasından bir gün sonra yaptığı açıklamada, "Obama dönemindeki anlaşma zenginleştirmeye izin veriyordu. Bizim anlaşmamız vermeyecek." dedi.

Ancak mutabakat bu sorunu çözmüyor. Belgede yalnızca tarafların müzakere sürecinde zenginleştirme konusunu görüşeceği belirtiliyor.

Bununla birlikte uranyum zenginleştirme ve İran'ın yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları gibi temel anlaşmazlıkların yalnızca görüşmelerle ortadan kalkması beklenmiyor.

Bu nedenle son günlerde yaşanan gerilimin son olmayacağı değerlendiriliyor. Yeni statüko uzun süreli istikrarsızlık dönemi anlamına gelebilir.

Trump hızlı bir zafer vadetmişti. 9 Mart'ta savaşı "küçük bir operasyon" olarak nitelendirmiş ve çok kısa sürede biteceğini söylemişti.

Ancak yaşananlar kısa süreli bir askeri operasyon olmaktan çıkıp, dönemsel krizler, müzakereler ve askeri gerilimlerle şekillenecek uzun soluklu stratejik bir mücadeleye dönüşmüş görünüyor.

Her iki taraf da 28 Şubat öncesinden oldukça farklı bir bölgesel düzene uyum sağlamaya çalışacak.

Devletlerin daha özgüvenli, daha iddialı ve bölgesel etkisini artırmış bir İran gerçeğine uyum sağlamasıyla birlikte yeni güvenlik düzenlemeleri, ekonomik ortaklıklar ve siyasi ittifakların ortaya çıkması bekleniyor.


Middle East Eye'da yayınlanan bu görüş yazısı Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir