İran savaşı Körfez'in güvenlik denklemini nasıl değiştirdi?

Giorgio Cafiero

ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş ve bunun Orta Doğu'ya ve ötesine yayılan kaotik etkileri, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) üyelerini yeni gerçeklerle yüzleşmeye zorladı.

Körfez'in güvenlik mimarisine ilişkin hesaplar yeniden gözden geçiriliyor ve Körfez ülkeleri, başta İran olmak üzere bölgesel tehditler karşısında ABD'nin kendi güvenliklerine bağlılığına ilişkin uzun süredir devam eden varsayımları ciddi biçimde sorgulamaya başladı. İran, 28 Şubat'ta başlayan bu çatışmanın başından itibaren ABD ve İsrail saldırılarına KİK ülkelerine füze ve insansız hava araçları fırlatarak karşılık verdi.

İleriye bakıldığında bu çatışmadan nasıl bir düzen çıkacağı belirsiz. Körfez'deki Arap monarşileri ile İran arasında yakın zamanda bir uzlaşma olmayacak. Aynı şekilde Körfez Arap monarşileri Washington'dan doğrudan ve kesin bir kopuşa da yönelmeyecek.

Daha muhtemel görünen, KİK üyelerinin ABD'ye bağımlılıklarını azaltacağı, kendi askeri kapasitelerini güçlendireceği, alternatif güçlerle savunma ortaklıklarını daha fazla çeşitlendireceği ve İran ile gerilimleri diplomatik yollarla yönetmenin yollarını arayacağı karmaşık bir geçiş süreci.

Ortaya çıkabilecek tablo, KİK ülkelerinin Washington'dan daha fazla özerklik ararken ABD'nin alt bölgede vazgeçilmez bir askeri güç olarak kalmasına güvenmeye devam ettiği daha parçalı bir Körfez düzeni olabilir.

Georgetown Üniversitesi Katar kampüsünde yönetim profesörü olan Dr. Mehran Kamrava, Washington'ın KİK üyelerine yönelik güvenlik taahhüdünü azaltacağını düşünmüyor.

The New Arab'a, "Bölgeye yayılmış bazı ABD askeri üslerinin tamir edilemeyecek ölçüde hasar gördüğü ve savaş sona erdikten sonra ABD'nin bunları yeniden inşa etmeyebileceği konuşuluyor. Yine de en azından kısa ve orta vadede ABD'nin Basra Körfezi ülkelerine yönelik güvenlik taahhüdünü kayda değer ölçüde azaltması pek olası görünmüyor" dedi.

Yeni Körfez güvenlik düzeni İran'ı da içermeli

Körfez'deki Arap monarşileri, İran'ın kalıcı komşuları olduğunun ve Tahran'ın Körfez'in gelecekteki güvenlik mimarisinden basitçe dışlanamayacağının açık biçimde farkında. Üst düzey yetkililerin son açıklamaları da bunu gösteriyor.

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani bu ay Birleşmiş Milletler Genel Kurulundaki konuşmasında "bölgesel bir kolektif güvenlik sistemi" çağrısında bulundu ve "Körfez'deki krizin diplomatik yollarla, savaştan kaçınmak amacıyla Hürmüz Boğazı'nın deniz ulaşımına yeniden açılması yoluyla çözülebileceğine inanmaya devam ediyoruz" dedi.

Benzer şekilde BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid'in Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş da kısa süre önce Arap devletleri ile Tahran arasında bölgenin geleceğine ilişkin doğrudan diyalog kurulması ve Arap ülkelerinin İran'a yaklaşımında "yeni bir zihniyete" ihtiyaç olduğunu savundu.

Dr. Kamrava'ya göre İran'a baskı uygulama çabaları sınırlı sonuç verdi. "İran'ı yalnızca ekonomik olarak değil, askeri ve güvenlik alanlarında da marjinalleştirme ve tecrit etme çabasının çok az başarı sağladığının farkına varıldığını" belirten Kamrava, The New Arab'a, "KİK'in 2010'lu yıllarda olduğu gibi İran'a karşı çatışmacı bir tutum benimseme eğilimi açık biçimde geri tepti" dedi.

Kamrava, Körfez'deki Arap ülkelerinin Tahran'ı tecrit etmeye çalıştığı dönemlerle karşılaştırıldığında, İran'la diplomatik ilişki yürüttükleri dönemlerde İran'ın KİK komşuları açısından çok daha az tehdit oluşturduğunu vurguladı.

"Üstelik İran uzun süredir yalnızca belirli bir grup ülkeyi değil, tüm bölgesel aktörleri dikkate alan bir bölgesel güvenlik düzeni oluşturulması çağrısında bulunuyor. İran gerçekten KİK komşularıyla birlikte daha geniş bir güvenlik düzeninin parçası haline gelirse, bugüne kadar yaşananlara kıyasla istikrarın ve gerilimlerin azalmasının çok daha olası olduğunu düşünüyorum" diye ekledi.

"Power Couple: Russian-Iranian Alignment in the Middle East" kitabının yazarı Dr. Ghoncheh Tazmini ise Katar Emiri ve Gargaş'ın açıklamalarının KİK-İran ilişkilerinde yakın zamanda bir "sıfırlanma" yaşanacağı anlamına gelmediğini söyledi.

Bu tür açıklamalar daha ziyade, KİK üyelerinin Tahran'la ne kadar ciddi görüş ayrılıkları olursa olsun, İran'ın çıkarları ve kapasitesi görmezden gelinemeyecek büyük bir bölgesel aktör olduğu yönündeki temel jeopolitik gerçeğin kabul edildiğine işaret ediyor.

Tazmini, The New Arab'a, "Bu açıklamalar İran'ın Basra Körfezi'nde kalıcı herhangi bir güvenlik düzeninin dışında bırakılamayacağının kabul edildiğini gösteriyor. Katar'ın kolektif güvenliğe yaptığı vurgu ve Gargaş'ın doğrudan Arap-İran diyaloğu çağrısı, daha güçlü bir bölgesel iradeye işaret ediyor: Basra Körfezi ülkeleri güvenliklerinin şartlarını tamamen Tahran ile Washington arasındaki müzakerelere bırakamaz" dedi.

ABD ile İsrail'in İran'a karşı bu savaşı başlatmasının üzerinden yedi aydan fazla zaman geçerken KİK ülkeleri, istikrarın, ekonomik çeşitliliğin ve güvenli ticaret yollarının gerçekçi biçimde nasıl sağlanabileceğine ilişkin farklı değerlendirmeler yapıyor.

Bunların her biri, İranlılarla diplomatik ilişki kurmadan ve dış güçlere aşırı derecede bağımlı kalındığında son derece zor hedefler.

Bu, KİK üyelerinin İran'a güvenmeye yakın olduğu ya da Tahran'ın bölgesel dış politikasına yönelik ciddi kaygılarını aştığı anlamına gelmiyor. Bu durum özellikle şubat sonundan bu yana İran'ın füze ve insansız hava aracı saldırılarından en fazla zarar gören Körfez Arap ülkeleri için geçerli.

Londra merkezli Chatham House düşünce kuruluşunun Orta Doğu ve Kuzey Afrika programında yardımcı araştırmacı Dr. Neil Quilliam, KİK ülkelerinin Tahran'la nasıl başa çıkılması gerektiğine ilişkin değerlendirmelerindeki bu değişimin "onları İran'ın yıllardır savunduğu bir fikre, yani bölgenin güvenliğinin bölgesel aktörler tarafından yönetilmesi gerektiği fikrine yaklaştırdığını" söyledi.

The New Arab'a, "Körfez Arap ülkeleri geçmişte bunun İran'ın nüfuzunu meşrulaştıracağından korktukları için bu öneriye karşı çıkıyordu. Ancak giderek daha fazla, kalıcı herhangi bir bölgesel düzenin İran'ı da kapsaması gerektiği ve diyaloğun belirsiz bir dış güvenlik mimarisine sürekli bağımlılıktan daha gerçekçi bir istikrar yolu sunabileceği kabul ediliyor" dedi.

Bir sonraki savaşı önlemek için bölgesel mekanizma arayışı

"Bölgesel bir kolektif güvenlik sistemi" çağrıları ve doğrudan Arap-İran diyaloğunun savunulması, KİK ülkelerinin geleneksel caydırıcılığın ötesine geçerek bölgesel güvenliği yönetmenin yollarını giderek daha fazla aradığı bir bağlamda değerlendiriliyor.

Rakiplerin anlaşmazlıkları tırmanmadan önce ele alabilecekleri kapsayıcı bir çerçevenin bulunmaması giderek daha büyük bir sorun haline geldi.

Georgetown Üniversitesi Katar kampüsünde uluslararası siyaset profesörü Dr. Rory Miller, The New Arab'a, "KİK, bütün sınırlılıklarına rağmen, 1981 ile 2017 arasında kendi üyeleri arasında bunu iyi biçimde yönetti. Üyelerin farklı bileşimleri, ikili gerilimleri ve muhtemel çatışmaları KİK kanalları üzerinden yatıştırdı" dedi.

"Elbette çatışma çözümü ve yönetimine yönelik bu mekanizmalara ilişkin çağrılar artık her zamankinden daha sık duyulacak. Çünkü bir güvenlik boşluğu olduğunda iki seçeneğiniz vardır: Farklılıkları askerileştirmek gibi saldırgan eylemlerle boşluğu doldurmak ya da müzakere yoluyla çatışma yönetimi gibi savunmacı angajmana yönelmek. Bu açıdan Katar Emiri ve Gargaş'ın çağrıları, Körfez ülkelerinin şu anda savunmacı yolu değerlendirdiğinin güçlü bir işaretidir." diye ekledi.

Washington'ın yerini almadan savunma ortaklıklarını çeşitlendirmek

Körfez Arap ülkeleri daha fazla bölgesel diplomasi çağrısında bulunurken, daha güçlü insansız hava aracı ve füze kapasitelerine ihtiyaç duydukları yönündeki farkındalık da artıyor. Buna yerli savunma sanayilerine ve çeşitlendirilmiş silah tedarikine yönelik daha büyük ilgi eşlik ediyor.

Körfez hükümetleri, bölgesel savunma işbirliğini geliştirerek, yerli askeri kapasitelerini güçlendirerek ve daha geniş bir uluslararası ortaklar grubuyla ilişkiler kurarak Washington'ın dış politikasındaki değişimlere karşı kırılganlıklarını azaltmaya çalışacak.

Amaç ABD'den daha fazla özerklik elde etmek olacak, Washington'ın yerine başka bir güç koymak değil.

Bu eğilim yeni değil. 2019'daki Aramco saldırıları ve İsrail'in geçen yıl Doha'ya yönelik saldırısı dahil geçmişteki gelişmeler bu süreci zaten başlatmıştı.

Ancak devam eden bölgesel kriz bu eğilimi hızlandırdı. Bu yıl yaşananlar, KİK ülkelerinin güvenlik garantörü olarak ABD'ye bu kadar bağımlıyken güvensizlik karşısında ne kadar açıkta kaldıklarını gösterdi.

Çıkarılan dersler

ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş sonucunda Körfez'deki Arap hükümetleri hem İran hem de ABD konusunda önemli ancak acı verici dersler çıkarmak zorunda kaldı.

Dr. Kamrava'ya göre her şeyden önce KİK ülkeleri artık Tahran'ın Körfez'deki ABD askeri tesislerine saldırma tehditlerini göz ardı edemez.

The New Arab'a, "Savaştan önce çok sayıda dile getirilen, İran'ın Basra Körfezi'ndeki Amerikan varlıklarına saldıracağına ilişkin uyarılar göz ardı edilmemeliydi. Arap ülkelerini ziyaret eden İranlılar bunu sık sık tekrarlıyordu ve bu uyarılar defalarca göz ardı edildi. Artık böyle davranılamaz" dedi.

Dr. Quilliam ise Tahran'ın özellikle kırılgan alanlarında KİK ülkelerine ağır zarar verebilecek kapasitesinin boyutuna dikkat çekti.

The New Arab'a, "İran yıllardır süren yaptırımlara ve davranışlarını sınırlama girişimlerine rağmen bölgeye ciddi ekonomik ve güvenlik maliyetleri yükleme kapasitesini koruduğunu gösterdi" dedi.

"Aynı zamanda Körfez liderlerine Washington'ın önceliklerinin her zaman kendi öncelikleriyle örtüşmediği de hatırlatıldı. ABD bir çatışmaya girebilir ya da çatışmayı tırmandırabilir, ardından bölge ülkelerini sonuçların büyük bölümüyle baş başa bırakabilir" diye ekledi.

Quilliam'a göre bu dinamikler KİK üyelerini kendi aralarında daha yakın koordinasyona yöneltiyor.

Ekonomik hedefler daha güvenli bir bölgeye bağlı

Körfez'deki Arap monarşileri artık ekonomik güvenlikle ulusal güvenliği birbirinden ayrı meseleler olarak ele alamaz.

Deniz ticaretindeki, enerji ihracatındaki, yatırım akışlarındaki ve kritik altyapıdaki aksamalar, Körfez'in geleceğinde merkezi hale gelen Suudi Vizyon 2030 gibi iddialı ve büyük ölçekli ekonomik çeşitlendirme programlarını hızla sekteye uğratabilir.

Dr. Quilliam, The New Arab'a, "Ekonomik dönüşüme odaklanan hükümetler için tedarik zincirlerinin, deniz yollarının, kritik altyapının ve yatırımcı güveninin korunması artık geleneksel savunma kadar önemli" dedi.

Hürmüz Boğazı bu kırılganlığı açık biçimde ortaya koyuyor ve bizi coğrafyanın kendisinin stratejik bir araca dönüşebileceği gerçeğine götürüyor.

KİK ülkeleri çok büyük mali kaynaklara ve giderek daha gelişmiş askeri kapasitelere sahip olsa da küresel enerji ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği dar bir deniz geçidinin stratejik önemini ortadan kaldırabilecek araçlara sahip değiller.

Bunun önemli sonuçları bulunuyor.

Gelecekteki Körfez güvenlik mimarisi, bölgenin refahının bağlı olduğu altyapıyı, ticaret yollarını ve ekonomik ilişkileri korumak zorunda olacak.

Dr. Tazmini, The New Arab'a, "En temel ders kırılganlık. Savaş, Basra Körfezi ülkelerinin, altyapılarının ve ekonomilerinin İran ile dış güçlerin dahil olduğu bir çatışmaya ne kadar hızlı biçimde açık hale gelebileceğini gösterdi. Aynı zamanda Hürmüz'ün devam eden önemini de ortaya koydu: Coğrafyanın kendisi stratejik bir araç haline gelebilir ve askeri üstünlük bu gerçeği bütünüyle ortadan kaldıramaz" dedi.

"Hürmüz yüzyıllardır İran'ın, Basra Körfezi'ndeki Arap devletlerinin ve dış deniz güçlerinin karşı karşıya geldiği bir alan oldu. Çarpıcı biçimde değişen şey İran'ın bu coğrafya içindeki konumu. Bir zamanlar İran'ın deniz gücünün sınırlarını açığa çıkaran bir boğaz, bugün İran'ın stratejik nüfuzunun önemli bir aracına dönüşmüş durumda. Bu tarihsel tersine dönüş, savaş sonrası bölgesel düzen şekillenirken bağlamın bir parçasını oluşturacak" diye ekledi.

Washington, Tahran ve daha fazla özerklik arasında

Büyük resme bakıldığında, ortaya çıkmakta olan şey güvenlik açısından ABD'ye bu ölçüde bağımlı kalma isteğini kaybetmiş bir Körfez gibi görünüyor.

Bununla birlikte öngörülebilir gelecekte Washington, KİK ülkeleri ABD dışındaki savunma ilişkilerini Çin, Fransa, Pakistan, Türkiye ve Rusya gibi ülkelere yönelerek çeşitlendirme çabalarını sürdürse de Körfez'deki başlıca dış askeri aktör olmaya devam edecek.

İran'ın saldırılarına maruz kalmış olmanın KİK ülkeleri açısından Tahran'la doğrudan ilişki kurma ve anlaşmazlıkların daha geniş çatışmalara dönüşmesini önleyebilecek bölgesel mekanizmalar oluşturmaya çalışma gerekçesini muhtemelen güçlendirdiği gerçeği de denklemin dışında değil.

Georgetown Üniversitesi Dışişleri Okuluna bağlı Prens El Velid Hristiyan-Müslüman Anlayışı Merkezi Direktörü Dr. Nader Hashemi, The New Arab'a şunları söyledi:

"Bence bu Körfez ülkelerinin ikilemi şu: Bir tarafta diyalog arzusu, İran'la bir tür uzlaşmaya varma ve bütün Orta Doğu'nun güvenliği açısından İran'ın güvenlik kaygılarını da içeren yeni bir güvenlik mimarisi ihtimalini araştırma isteği var. Ancak diğer taraftan bütün bu ülkeler askeri ilişkileri, istihbarat işbirlikleri ve siyasi ilişkileri açısından hala ABD'ye derinden bağımlı. Dolayısıyla ABD kendilerine statükoyu korumaları yönünde baskı yaparken bu Körfez ülkelerinin İran'la yeni bir ilişki doğrultusunda ilerlemesi kolay değil."

Sonuç olarak mevcut ABD-İran krizinin ardından ortaya çıkacak düzen muhtemelen ne 28 Şubat öncesindeki modele dönüş ne de bu modelden bütünüyle kopuş olacak.

Büyük olasılıkla Washington'ın gücünün önemini koruduğu ancak Körfez Arap ülkelerinin daha fazla kendi kendine yeterlilik, savunma ortaklıklarının çeşitlendirilmesi ve İran'la diplomasi konusunda giderek daha ciddi olduğu yeni bir denge kurulacak.

Savaş sonrası Körfez açısından temel sorulardan biri, KİK üyelerinin ABD ile yakın ortaklıklarını sürdürürken İran'la gerilimlerini azaltmalarına, yönetmelerine ve kontrol altında tutmalarına imkan sağlayacak kalıcı kurumları başarıyla kurup kuramayacakları olacak.

Dr. Hashemi, "Benim görüşüm, Donald Trump Beyaz Saray'da olduğu sürece hiçbir şeyin değişmeyeceği yönünde. Bir sonraki başkan, bu Körfez ülkelerine bölgenin güvenlik mimarisi açısından İran'la yeni bir ilişkiyi yeniden müzakere edebilmeleri ve aynı zamanda ABD'yle yakın ittifaklarını sürdürebilmeleri için daha fazla alan sağlayabilir" dedi ve ekledi:

"Kesin olan bir şey var: Bu Körfez ülkelerinde ulusal güvenlik stratejilerine ilişkin uzun süredir devam eden varsayımlar tamamen çözüldü ve dağıldı. Bir dönüşüm sürecindeyiz ve bundan sonra ne olacağı belirsiz."


New Arab'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.