Mac William Bishop | Rolling Stone | Tercüme: Mepa News
ABD ve İran, altı aylık savaşın içine adeta kilitlenmiş durumda. Her iki tarafın da kesin bir zafer elde etmesini sağlayacak net bir yol bulunmuyor ve taraflar, karşı tarafın savaşı sona erdirmek için kabul edebileceği koşullara ilişkin gerçekçi olmayan beklentilere tutunmaya devam ediyor.
İranlılar zaten savaşın ağır bedelini ödüyor. Binlerce kişi ABD ve müttefiklerinin saldırılarında hayatını kaybederken, binlercesi de Tahran’ın acımasız güvenlik aygıtı tarafından öldürüldü. Ülke ekonomisi ise onlarca yıllık yaptırımların ve savaşların etkisiyle ağır biçimde tahrip olmuş durumda.
Savaşın 28 Şubat’ta başlamasından bu yana 750’den fazla ABD askeri yaralandı, 18 asker bu süreçte öldü. ABD, bölgedeki askeri operasyonlar için on milyarlarca dolar harcıyor. Pentagon şu anda Basra Körfezi’ndeki kritik bir geçiş noktası olan Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımacılığını korumaya odaklanmış durumda. Amaç, buradaki deniz ticaretini savaş öncesindeki seviyelerine geri döndürmek.
ABD’nin bu çabası ciddi miktarda kaynak gerektiriyor. Operasyonun ne ölçüde başarılı olduğu ise tartışmalı; ancak bağımsız veriler artık bu başarının boyutunu ortaya koymaya başlıyor. Ancak Beyaz Saray’ın iddia ettiği kadar başarılı olsa bile, savaş öncesinde Hürmüz Boğazı’ndan geçen günlük petrol trafiğinin yalnızca bir bölümü yeniden geçiş yapıyor.
Birden fazla üçüncü tarafın arabuluculuğunda yürütülen müzakereler ise hiçbir sonuç vermedi. İran ABD’ye, ABD de İran’a güvenmiyor. Uzmanlara göre Tahran’ın mevcut hedefi, çatışmayı ABD ve İsrail’in gelecekte yeni saldırılar düzenlemekten cayacağı kadar maliyetli hale getirmek.
Center for International Policy’de kıdemli yerleşik olmayan araştırmacı ve The Iran Podcast programının sunucusu Negar Murtazavi, “Tahran’daki ders şu: Ne diplomasi ne de geçici bir ateşkes, ABD’nin kalıcı biçimde kendisini sınırlamasını sağlayabildi. Bu da İran’ın hâlâ yeterli caydırıcılık oluşturamadığı yönündeki argümanı güçlendiriyor” diyor.
Murtazavi’ye göre, “İran’ın doktrini artık öncelikli olarak savunmaya dayalı caydırıcılıktan daha saldırgan bir baskı biçimine doğru kayıyor. Düşünce şu: ABD gerilimi tırmandırdığında yalnızca karşılık vermek yeterli değil.”
İran’ın düzenli ordusu çatışma sırasında ağır biçimde etkisiz hale getirilmiş olsa da Tahran’ın elinde başka araçlar bulunuyor.
Soufan Group Direktörü Colin Clarke, “İran’ın bölge dışında asimetrik operasyonlar yürütme kapasitesini ve iradesini kesinlikle hâlâ koruduğunu” söylüyor. Clarke’a göre İran, asimetrik karşılıklarında şimdiye kadar “çok dikkatli ve orantılı” davrandı. Bu nedenle Tahran, “durum yeniden tırmanırsa veya Trump Hark Adası’na kara birlikleri göndermeye çalışırsa, Batı’da düzenlenecek bir terör saldırısını elinde tuttuğu bir koz olarak görüyor olabilir.”
Tahran’ın çatışmayı Körfez’in dışına genişletmek istediğine dair işaretler bulunuyor. Hem İran hem de rakipleri halihazırda gölgeli bir hibrit savaş yürütüyor; taraflar düzenli olarak siber saldırılar, sabotajlar ve dezenformasyon kampanyaları gerçekleştiriyor.
Tahran’daki rejimi koruyan Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), yurt dışındaki operasyonlara adanmış çok sayıda birimi bünyesinde barındırıyor. Örgüt geçmişte ABD’nin yurt dışındaki çıkarlarını hedef alan terör saldırıları düzenledi ve muhalifler ile Amerikalı yetkililere yönelik suikast planlarına destek verdi.
Clarke, “Suikastlar kesinlikle çok ciddiye alınması gereken bir konu. Trump, Kasım Süleymani’yi öldürdü ve Ali Hamaney'in öldürülmesinde de rol oynadı” diyor ve ekliyor: “Öngörülebilir gelecekte İran’ın hedef listesinde kalması muhtemel. Ailesinin üyeleri de aynı şekilde.”
İran devlet medyası yakın zamanda Başkan’ın oğlu Barron Trump’ın İran tarafından hedef alınabileceğine yönelik mesajlar yayınladı.
Clarke, “Şu anda İran’ın başında bulunan radikal Devrim Muhafızları figürlerinin, ABD ile İran ateşkes konusunda anlaşsa bile Trump’ı öldürme girişimlerinden vazgeçmesi pek olası değil” ifadelerini kullanıyor.
Bir ABD yetkilisine yönelik herhangi bir saldırı, hele ki Amerikan askeri hedeflerine yönelik bir saldırı, neredeyse kesin olarak yeni bir hava saldırıları dalgasına yol açacaktır. Ancak Pentagon’daki askeri planlamacılar daha kapsamlı adımlar atmak istese de artık hem kaynaklarının sınırlı olduğunun hem de bölgedeki ABD tesislerinin ne kadar kırılgan olduğunun farkında görünüyorlar.
İran’ın füze programını takip eden uzmanlar, Tahran’ın bölgedeki gemileri taciz etmeye ve Ortadoğu genelindeki ABD askeri tesislerini vurmaya devam etmek için yeterli sayıda saldırı dronuna, balistik füzeye ve gemisavar füzeye sahip olduğunu belirtiyor.
Foreign Policy Research Institute’ta kıdemli araştırma görevlisi ve silah kontrolü ile nükleer silahların yayılmasını önleme konusunda uzman Jeffrey Lewis’e göre İsrail, ABD ve Körfez’deki müttefikleri İran’ın saldırı amaçlı insansız hava aracı ve füze stoklarının, fırlatıcılarının ve üretim tesislerinin önemli bir bölümünü imha etmiş olsa da programları tamamen ortadan kaldırmayı başaramadı.
Savaşın başında İran’ın gerçekleştirdiği en büyük füze salvosu muhtemelen günde 300 füze fırlatılması düzeyindeydi.
Lewis, “Güzel bir eğri vardı. Büyük salvoların tamamını gördünüz, ardından sayıları düştü” diyor. “Ve insan ‘Sıfıra doğru düşüyorlar’ diye düşünüyor. Sonra ateşkesten önce birkaç hafta boyunca günde 30 fırlatma seviyesinde kaldılar.”
Lewis, “Bütün bu saldırı planları, yok edebileceğimiz bazı insanlar, unsurlar veya malzemeler olduğu ve bunların daha sonra yerine konamayacağı şeklindeki bir teoriye dayanıyor. Kanıtlar ise bunların her zaman yeniden üretilebildiğini gösteriyor” diyor.
İsrail’in İran’ın balistik füze programını parçalama ve yok etme çabalarının Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik saldırılarının hemen sonrasına kadar uzandığını hatırlatan Lewis, “Yaptıkları şey, vurdukları hedeflerde darboğazların nerede olduğuna ilişkin değerlendirmeler yapmaktı. Görünen o ki bu değerlendirmeler yanlıştı” ifadelerini kullanıyor.
Hem ABD ordusu hem de Washington’ın Ortadoğu’daki ortakları, açık çatışmanın ilk 30 gününde İran’ın balistik füzelerini ve dronlarını etkisiz hale getirmek üzere tasarlanmış yüzlerce gelişmiş önleyici füze kullandı. Uzmanlar şimdi ABD’nin İran’ın dron ve füzelerini kontrol altında tutmak için ihtiyaç duyduğu bu kritik hava savunma sistemlerinden yeterli sayıda olup olmadığından endişe ediyor.
Tahran bu açığın farkında ve kendisine yönelik saldırıların yeniden başlaması halinde kesinlikle karşılık vermeye çalışacaktır.
Murtazavi, “İran, etrafındaki ABD askeri altyapısını sorunun bir parçası olarak görüyor. Basra Körfezi ve daha geniş bölgedeki Amerikan üsleri savunma tesisleri olarak değil, İran’a yönelik tekrarlanan saldırıları mümkün kılan mimari olarak değerlendiriliyor” diyor.
“İran’ın ABD üslerini bu kadar yoğun biçimde hedef almasının nedeni de bu: Tahran, bir sonraki savaşı mümkün kılabilecek askeri altyapının sürdürülmesinin maliyetini artırmak istiyor.”
ABD ise şimdilik yeni hava saldırıları veya karmaşık kara operasyonları düzenlemekten kaçınmaya razı görünüyor. Bölgede hâlihazırda konuşlandırılmış yaklaşık 50 bin asker, yüzlerce uçak ve yaklaşık iki düzine deniz aracını kapsayan rotasyonlar dışında yeni büyük çaplı personel hareketliliği yaşanmadı.
Başkan Trump düzenli olarak dengeleri değiştirecek adımlar atacağını vaat ediyor. Ancak Trump’ın söylemleri çoğu zaman gerçeklikten kopuyor ve nisan ayında ateşkes ilan edilmesinden bu yana stratejik çıkmazı değiştirecek somut bir adım atmış değil.
Trump “maksimum baskı”, “koşulsuz teslimiyet”, “bir medeniyet ortadan kalkacak” ve “Epic Fury” gibi kendine özgü söylemlerini kullanmayı sürdürüyor. Ancak bunlar çatışmanın temel dinamiklerini değiştirmiş değil.
Son planı ise bir “Ekonomik D-Day” gerçekleştirmek. ABD, İran’a yönelik önceki 47 yıllık yaptırımların üzerine yeni yaptırımlar ekleyerek İran’da hayatı katlanılmaz hale getirebileceğine inanıyor.
Hazine Bakanı Scott Bessent planı açıklarken, İran’ın doğrudan yaptırımlardan kaçmasına yardımcı olan ülkelere yönelik ekonomik cezalar anlamına gelen sözde “ikincil yaptırımları” uygulamaya koyacağını açıklamaktan kaçındı. Çin, böyle bir uygulamanın öncelikli hedefi olacaktı. Bessent ise ikincil yaptırımların neden uygulanmadığı yönündeki bir soruya verdiği yanıtla yönetimin blöfünü açığa çıkarmış olabilir:
“Dünya finans sistemini neden havaya uçurmak isteyeyim?”
Her halükârda yaptırımlar ile rejim değişikliği arasında nadiren doğrusal bir ilişki bulunuyor. İran, Kuzey Kore ve Rusya’ya yönelik onlarca yıllık ekonomik yaptırımlar da bunu ortaya koyuyor.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun onlarca yıldır İran’a karşı savaşın temel gerekçesi olarak öne sürdüğü İran’ın nükleer programı ise artık savaşan tarafların neredeyse hiçbiri tarafından gündeme getirilmiyor. Bunun yerine stratejik tartışmalara, savaş öncesinde dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın akıbeti hâkim durumda.
Beyaz Saray, uluslararası deniz taşımacılığı şirketlerini ve sigortacıları gemilerin yeniden Hürmüz Boğazı’ndan güvenli biçimde geçebileceğine ikna etmek için bütün gücüyle çalışıyor.
Eğer bir şekilde belirli bir güvenlik düzeyi oluşturmayı başarırlarsa, bu neredeyse kesin olarak Tahran’ın stratejisini değiştirmesine ve başka bir baskı noktası aramasına yol açacak. Çünkü İran rejimi savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkisiyle, ABD karşısında bir zafer kazanmaktan ve kendi çöküşünü engellemekten daha az ilgileniyor.
Murtazavi, “Tahran açısından zafer; hayatta kalmak, yeniden tesis edilmiş bir caydırıcılık, savaşın kalıcı biçimde sona ermesi ve ABD ile İsrail’in yeni bir saldırı düzenleme kapasitesinin azaltılması anlamına geliyor” diyor ve ekliyor:
“Washington askeri üstünlüğe sahip olabilir, ancak Tahran hayatta kalmak için savaştığına inanıyor. Savaşı varoluşsal gören taraf ise çoğu zaman, daha güçlü ancak savaşa daha az bağlı olan rakibinin katlanmaya hazır olmadığı maliyetleri üstlenmeye hazırdır.”
Kaynak: Mepa News