İran-Suudi Arabistan anlaşması ABD için ne anlama geliyor?

Stephen Walt

Çin’in ara buluculuğunda Suudi Arabistan ile İran arasında imzalanan uzlaşı anlaşması, Richard Nixon’ın 72’deki Çin ziyareti, Enver Sedat’ın 77’deki Kudüs ziyareti veya 1939’daki Molotov-Ribbentrop Paktı kadar tarihi bir dönüm noktası değildir fakat taraflar verdiği sözleri çiğnemeden durabilirse yine de çok önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu anlaşmayı önemli kılan bir diğer husus da Biden yönetimi ve dahi tüm Amerikan dış politika kurumları açısından bir uyarı niteliğinde olması ve ABD’nin Orta Doğu politikasını uzun yıllardır adeta kötürüm kılan Washington’un kendi elinden çektiği uygulamaları bir nevi ifşa etmesidir. Bu anlaşmayla birlikte, ABD’nin yakın geçmişte terk ettiği “barış için çabalayan büyük güç” sıfatını Çin’in kendi omzuna takmaya çalışmaya başladığı ve böyle bir görünüm vermek için fırsat kolladığı da anlaşılmaktadır.

Peki Çin bu işi nasıl kıvırdı? Tahran ile Riyad yönetimleri arasındaki tansiyonun düşürülmesi için çalışmalar zaten bir süredir devam etmekteydi fakat son adım Pekin yönetiminin meseleye müdahalesinin ardından atıldı zira Çin’in yakın tarihteki hızlı ekonomik yükselişi bu ülkenin Orta Doğu’daki siyasi rolünü de büyüttü. Çin’in bu anlaşmada arabulucu olarak masaya oturabilmesinin arkasındaki neden anlaşmanın her iki tarafı (ve bölgedeki birçok diğer devlet) ile de sahip olduğu profesyonellik ilkelerine dayalı ikili ilişkilerdir. Mısır, Suudi Arabistan, İsrail, Körfez devletleri ve hatta Suriye’deki Esed rejimi ile bu minvalde münasebetleri mevcuttur. Büyük güçler elindeki kozların değerini işte böyle en iyi şekilde değerlendirir: Tüm taraflara sizinle çalışmak istedikleri sürece onlarla çalışmaya hazır olduğunuzu açık bir şekilde gösterir ve buna ilaveten temas halinde olduğunuz taraflara vazgeçilmez olmadıklarını diğerleri ile olan ilişkilerinizin varlığı ile hatırlatırsınız.

ABD ise bu düsturu uygulamamaktadır. Washington yönetimi Orta Doğu’daki bazı devletler ile “özel ilişkileri” olduğu için onlara haddinden fazla müsamaha ederken mesela İran ile temas kurmaktan dahi imtina etmektedir. Bu diplomasi tarzının bir sonucu olarak Mısır, İsrail veya Suudi Arabistan gibi Amerika’ya bağlı devletler Washington’un desteğini ne yaparlarsa yapsınlar kaybetmeyeceklerini bildikleri için kendi meselelerini ele alırken (Mısır’daki insan hakları ihlalleri, Suudi Arabistan’ın Yemen’de başlattığı savaş veya İsrail’in Batı Şeria’yı sömürgeleştirmek için uzun zamandır yürüttüğü gaddar uygulamalar bunlara örnek verilebilir) yeri geldiğinde ABD’ye itaatsizlik etmekten geri durmamaktadır. Bir yandan bölgedeki sözde müttefiklerimizin gözümüzün içine baka baka bize saygısızlık etmesini izlerken diğer yandan da Tahran’daki rejimi yalnızlaştırma ve devirme politikası nedeniyle Washington’un elinde İran’ın algılarını, hamlelerini veya diplomatik istikametini azıcık bile olsa etkilemeye kadir bir nüfuz kırıntısı dahi kalmamıştır. Amerikan İsrail Kamu İlişkileri Komitesi, Demokrasilerin Müdafaası Vakfı gibi kurumlar ile Arap devletlerinin büyük paralar harcayarak yürüttüğü lobi faaliyetlerinin uzun yıllardır büyük bir gayretle yürüttüğü çalışmaların bir sonucu olan bu politika, günümüz Amerikan diplomasisinin kendi kalesine attığı gollerin en açık örneğidir. Washington, bölgede barış ve adalet adına ilerleme kaydedilmesi hususunda ortaya koyacak bir şeyleri olmadığını yıllardır her fırsatta tekrar tekrar kanıtladığı için bu noktada Pekin yönetimine oyuna dahil olması için meydanı açık bırakmıştır.

Rehber Washington mu Pekin mi?

Suudi Arabistan-İran anlaşması Çin ile Amerika arasında büyüyen rekabetin önemli bir boyutunu gündeme taşıdı: Geleceğin dünya nizamı için diğer devletler Washington’u mu yoksa Pekin’i mi kendilerine rehber edinecek?

2. Dünya Savaşından bu yana ABD’nin küresel arenada üstlendiği devasa rol, Amerikan halkını ‘yaptıklarımıza bazı itirazları olsa da dünyanın neresinde olursa olsun çoğu devlet bizim peşimizden gelir’ gibi yanlış varsayımda bulunmaya alıştırdı. Çin işte bu denklemi değiştirmek istemekte olup kendisini Amerika’dan daha iyi bir barış ve istikrar kaynağı olarak göstermek için yürüttüğü faaliyetleri bu sürecin en önemli kollarından birisi olarak görmektedir. Günümüz devletlerin çoğu barıştan yana olup bununla birlikte yabancıların gelip kendilerine emir vermesini istemez. Bu genel geçer bir durumdur. ABD ise son 30 yıldır parmağı altındaki devletlere bir dizi liberal ilkeyi (seçimler, hukukun üstünlüğü, insan hakları, pazar ekonomisi vb.) kabul etmeleri ve ABD liderliğindeki gerek küresel gerek bölgesel yapılara iştirak etmeleri hususlarında baskı uygulamaktadır. Yani kısaca özetlemek gerekirse Amerika’nın “dünya nizamı” tanımı en başından beri revizyonist (eski değerleri değiştirme) bir nitelikteydi: Amaç Washington’un, insanların zaman içinde refah ve barış dolu liberal bir geleceğe ulaşmaları için devletlere rehberlik etmesiydi. Hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi başkanlar bu amaç doğrultusunda ilerleme kaydetmek adına birçok farklı araç kullandı. Sürecin hızlandırılması ve diktatörlerin devrilmesi için bazen askeri güce de başvuruldu. Bundan senenin ardından dönüp arkaya bakıldığında görülmektedir ki sonuçlar hiç de iç açıcı değildir zira yakın tarih maliyeti devasa işgaller, kendini idare etmekten aciz kılınan devletler, yeni terörist akımlar, otokratlar arasındaki iş birliğinin arttığı vakalar ve insani krizler ile doldu. Hatta bu listeye Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı hukuka aykırı işgal girişimi de eklenebilir zira Kremlin’in saldırı kararı bir noktada, ABD’nin iyi niyetli fakat etraflıca düşünülmemiş olan Ukrayna’yı NATO’ya dahil etme faaliyetlerine gösterilen bir reaksiyondu. Bu hedefler her ne kadar teoride ‘olsa çok iyi olur’ türünden başlıklar olsa da önemli olan gerçek hayatta yaşananlardır ve yaşananların çoğunlukla felaket olarak tanımlandığı herkesin malumudur.

Çin ise farklı bir yaklaşımı benimsedi. 1979’dan bu yana gerçek bir savaşa dahil olmayan Pekin yönetimi milli egemenlik ve devletlerin iç işlerine karışmama politikasına sadık olduğu mesajını her fırsatta yineledi. Çin’in takındığı bu tavır tabi ki de kendi çıkarları doğrultusundadır. Çin devleti, savunulması imkânsız insan hakları ihlalleri gerçekleştirirken bu söylemin arkasına saklanmasına rağmen diğer yandan haksız toprak taleplerini savunurken ve birçok sınır noktasında çatışmalara girerken kendi dediklerini bir anda unutmaktadır. Pekin yönetimi kendisine eleştiri yöneltildiği vakit ise orantısız şekilde tepki gösterip kavgacı bir tavır takındığı için Çin devletinden belli oranda nefret edilmekte ve kendisine mukavemet edilmekte olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca şu asla unutulmamalıdır ki Çinli liderler başarı ihtimalinin yeteri kadar yüksek olduğuna kanaat getirdikleri anda statükoyu değiştirmek için güç kullanmaktan asla çekinmeyecektir.

Vaziyet böyle olmasına rağmen dünyanın dört bir yanındaki otokratların Çin’in yaklaşımını Amerika’nın ağır silahlarla donatılmış (kendi) ahlakını dikte etme eğilimine tercih etmesi kuvvetle muhtemeldir. Bugün, dünya üzerindeki otokrat devletlerin sayısı demokrat devletlerden hala fazla olmakla birlikte aradaki fark son on yıldır düzenli şekilde artmaktadır. Mesela siz birinci önceliği iktidarda kalmak olan yozlaşmış bir diktatör olsanız kimin dünya nizamı yaklaşımına daha sıcak bakarsınız?

Şunu da ilave etmek gerekir ki devletler genellikle savaşın, kendi ceplerine ve çıkarlarına zarar vereceği gerçeğini iyi idrak etmiştir. Kimse büyük güçlerin rekabetinin kontrolden çıktığını görmek istemez zira olası bir Çin-ABD çatışmasının kendileri için olumsuz bir ortam doğuracağını bilirler. Eski bir Afrika atasözünün de dediği gibi “filler tepişince olan çimene olur.” Bu nedenle önümüzdeki yıllarda birçok devlet, hangi büyük gücün barış, istikrar ve düzen getireceğine daha çok ihtimal verirse onun arkasında saf tutmayı tercih edecektir. Bu devletler yine aynı mantık çerçevesinde barış ortamını zedelediğine inandığı büyük güçler ile arasına mesafe koyacaktır.

Biz bu eğilimi daha önce de müşahede ettik. ABD, 20 yıl önce Irak’ı işgal etmeye hazırlanırken Amerika’nın müttefiki olan Almanya ve Fransa BM Güvenlik Konseyinin güç kullanımına müsaade etmesini öngören tasarıya karşı çıktılar zira Orta Doğu’da cereyan edecek büyük bir savaşın eninde sonunda kendilerine zarar vereceklerini biliyorlardı ki bu böyle de oldu. Benzer şekilde Pekin yönetiminin Güney Çin Denizi’nde yapay adalar inşa edip Tayvan’ı güç gösterileriyle korkutmaya çalışmasını bölgedeki komşuları müspet karşılamadıkları gibi hem kendi aralarında hem de Washington yönetimi ile daha sıkı şekilde iş birliği yapmaya başladılar. Eğer karşındakiler seni çözümün değil de sorunun bir parçası olarak görüyorlarsa senin diplomatik duruşun görünürde ne kadar ahlaki olursa olsun zamanla toz olup uçar.

Biden hükümetinin buradan çıkarması gereken bariz ders, gerilimlerin çözülmesi, savaşların engellenmesi ve çatışmaların sonlandırılması hususlarına daha fazla ilgi göstermek ve dış politikamızın başarısını kazandığımız savaşların, öldürdüğümüz teröristlerin veya değerlerini değiştirdiğimiz ülkelerin sayısı ile ölçmeyi terk etmek olmalıdır. Eğer ABD, Çin’in kendisini ‘yaşa ve yaşat’ ilkesine sadık, güvenilir ve barış yanlısı bir ara bulucu olarak iyice kabul ettirmesine izin verirse devletleri arkasında saf tutmaya ikna etmekte giderek zorlandığını görecektir.

Suudi Arabistan ile İran arasındaki tansiyonun düşmesi stratejik açıdan büyük önem arz eden bir bölgedeki ciddi çatışma riskini azaltan olumlu bir gelişmedir. Bu nedenle, Pekin yönetiminin nüfuzunu arttırması anlamına gelse dahi bu yeni anlaşma memnuniyetle karşılanmalıdır. ABD’nin bu gelişme karşısında vermesi gereken tepki, ‘benim nüfuzum azalıyor diye feryat edip saldırganlaşmak’ değil daha barışçıl bir dünya yaratmak için Çin’in en az Çin’in yaptıklarını ve hatta daha fazlasını yapabileceğini sahada kanıtlamaktır.


Stephen M. Walt tarafından kaleme alınan ve Foreign Policy'de yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için tercüme edilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.