Aseel Mafarjeh | The New Arab | Tercüme: Mepa News
ABD ve İsrail’in, Ürdün’ün onlarca yıldır sürdürdüğü Mescid-i Aksa üzerindeki hamiliğini sona erdirmek için çalıştığı yönündeki iddialar, Kudüs’teki en hassas dosyalardan birini yeniden gündeme taşıdı.
ABD’li, Ürdünlü ve Filistinli yetkililere dayandırılan bilgilere göre, -Trump'ın damadı- Jared Kushner tarafından desteklendiği öne sürülen plan, Ürdün destekli İslami Vakıflar İdaresi’nin (Evkaf) tasfiye edilmesini ve İslam’ın en kutsal mekânlarından birinin “çok dinli turistik alan” olarak yeniden tanımlanmasını öngörüyor. Söz konusu girişim, onlarca yıldır ayakta kalan dini ve siyasi düzeni değiştirmeye yönelik şimdiye kadarki en kapsamlı hamle olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlara göre Ürdün'ün himayesi yalnızca Arap ve İslam dünyasının Mescid-i Aksa üzerindeki sembolik koruyuculuğunu temsil etmiyor, aynı zamanda Kudüs’ü ve çoğu zaman bölgenin tamamını şiddet sarmalına sürükleyen krizleri sınırlayan pratik bir denge unsuru işlevi görüyor.
Bu yapının İsrail tarafından oluşturulacak yeni bir mekanizmayla değiştirilmesinin, söz konusu dengeyi ortadan kaldıracağı ifade ediliyor.
Statüko tartışması
Tartışmanın merkezinde, 1967’de Doğu Kudüs’ün İsrail tarafından işgal edilmesinden sonra şekillenen ve “statüko” olarak bilinen düzen bulunuyor.
Bu sisteme göre Müslümanların Harem-i Şerif olarak adlandırdığı alanın idaresi Ürdün’e bağlı Evkaf kurumunda kalırken, gayrimüslimlerin belirli saatlerde ziyaretine izin veriliyor ancak ibadet etmelerine müsaade edilmiyordu.
Kudüs uzmanı Ziyad Abheys’a göre İsrail, herhangi bir resmi siyasi ilan yapmadan bu statükoyu fiilen yeniden tanımlıyor. Abhais, en önemli değişimin Yahudilerin Mescid-i Aksa içindeki varlığının ziyaret çerçevesinden organize ibadet aşamasına geçmesi olduğunu savunuyor.
Ona göre bu değişim yalnızca güvenlik meselesi değil, aynı zamanda ileride ortak egemenlik taleplerinin önünü açabilecek siyasi ve dini bir dönüşüm anlamına geliyor.
Abheys, İsrail’in artık yalnızca yerleşimci baskınlarını yönetmekle kalmadığını; kapıları, giriş-çıkış saatlerini, ibadet edenlerin hareketlerini ve hatta Evkaf çalışanlarının faaliyetlerini de kontrol ettiğini belirtiyor.
Kudüslü araştırmacı Cemal Amro da benzer bir değerlendirme yapıyor. Amro’ya göre süreç, “egemenliğin kademeli olarak değiştirilmesi” anlamına geliyor ve bugün Mescid-i Aksa içinde gerçek karar verici aktör İsrail polisi haline gelmiş durumda. İsrail polisinin giriş saatlerini belirlediğini, yaş sınırlamaları getirdiğini ve gece ibadetlerini engellediği ifade ediliyor.
Amro ayrıca Kudüs’ün altında yürütülen kazılar, tüneller ve yerleşim birimlerini Burak Duvarı çevresine bağlayan güzergahların da yalnızca turizm amacı taşımadığını düşünüyor. Ona göre bu projeler, İsrail egemenliğini sahada kalıcı hale getirmeyi ve tarihi İslami rolü daraltmayı hedefliyor.
El Halil modeli
Analistlerin dikkat çektiği örnek, Kudüs’ün yaklaşık 30 kilometre güneyindeki İbrahim Camii.
1994 yılında Baruch Goldstein tarafından ibadet eden Filistinli Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen katliamın ardından İsrail camiyi yaklaşık altı ay kapattı. Daha sonra kurulan Şamgar Komisyonu, Müslümanlar ile Yahudilerin ibadet alanlarının ayrılmasını önerdi. Sonuç olarak cami bölündü ve Filistinli yetkililere göre alanın yaklaşık yüzde 60’ı Yahudi ibadetine tahsis edildi. Elektronik kapılar, ezan yasakları ve Evkaf üzerindeki kısıtlamalar zamanla kalıcı hale geldi.
Temmuz 2025’te İsrail, caminin idari yetkisini Filistin Vakıflar İdaresi ve El Halil Belediyesi’nden alarak, Goldstein’ın yaşadığı yerleşim birimi olan Kiryat Arba’nın dini konseyine devretti. Filistinli yetkililer bunu 1994’ten bu yana camide yapılan en önemli değişiklik olarak tanımladı.
Siyasi analist Ahmed Refik Avad, bugün Mescid-i Aksa’da uygulanmaya çalışılan modelin de bu olduğunu düşünüyor. Avad’a göre İsrail, Yahudi varlığını zamanla doğal ve kabul edilmiş bir olgu haline getirecek yeni bir gerçeklik inşa ediyor. Yerleşimcilere ayrılan belirli saatlerin zaman temelli bir bölünme olduğunu, bunun da ileride mekansal bölünmenin zeminini hazırlayabileceğini savunuyor.
Geri döndürülmesi zor bir gerçeklik
Bu yıl Ramazan ayı başladığında İsrail, Yahudi ziyaretçilere daha uzun giriş süreleri tanırken çok sayıda Müslümanın Mescid-i Aksa'ya girişini engelledi. Bazı Filistinliler Mescid-i Aksa’ya giremedikleri için dışarıdaki sokaklarda namaz kılmak zorunda kaldı.
Filistin Kudüs Valiliği, İsrail’in Evkaf’ın Ramazan hazırlıkları kapsamında gölgelikler ve geçici sağlık noktaları kurmasını da engellediğini açıkladı.
12 Mart’ta İslam İşbirliği Teşkilatı, Arap Ligi ve Afrika Birliği ortak bir açıklama yayınlayarak bu uygulamaları tarihi ve hukuki statükonun ciddi ihlali olarak nitelendirdi. İsrail içindeki izleme kuruluşu Ir Amim de 2025 yılında polis koruması altında Mescid-i Aksa’yı ziyaret eden Yahudilerin sayısında eşi görülmemiş bir artış kaydetti.
Avad’a göre süreç yalnızca Mescid-i Aksa ile sınırlı değil. Kazılar, tüneller ve yerleşim projeleri aracılığıyla Kudüs’ün tarihi yapısı yeniden şekillendiriliyor ve bunun bedelini şehrin Arap ve İslami kimliği ödüyor.
İsrail siyasetindeki dönüşüm
İsrail uzmanı Muhanned Mustafa, son yıllarda İsrail siyasetinde yaşanan değişimin süreci hızlandırdığını düşünüyor. Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich gibi isimlerin artık Mescid-i Aksa üzerinde Yahudi egemenliği kurma hedeflerini açıkça dillendirdiğini belirtiyor.
Mustafa, bir zamanlar marjinal kabul edilen fikirlerin bugün resmi siyasi tartışmaların parçası haline geldiğini vurguluyor.
Bu durum, Yahudilerin Mescid-i Aksa’da ibadet etmesi gerektiğini savunan aktivist Yehuda Glick gibi isimlere de daha geniş bir hareket alanı sağladı. Glick bunu “ibadet özgürlüğü” meselesi olarak tanımlıyor. Ancak Filistinliler ve Arap dünyası bu yaklaşımı kesin biçimde reddediyor.
Dikkat çekici bir diğer nokta ise İsrail Başhahamlığı’nın, Yahudi dini hukuku olan Halaha gerekçesiyle Yahudilerin bu alana girmesini yasaklamaya devam etmesi.
Ürdün hamiliği hedefte mi?
Siyasi analist Rasim Ubeydet'e göre yaşananlar Kudüs’ün kimliğini ve kutsal mekânlarını kademeli biçimde dönüştürmeye yönelik bütüncül bir projenin parçası. Bu süreç yalnızca taşları değil, insanları, kimliği ve Filistinlilerin Kudüs’teki varlığını da hedef alıyor.
Ürdün açısından bakıldığında ise mesele doğrudan Haşimi hamiliğine kadar uzanıyor.
Eski Ürdün Hukuk Bakanı İbrahim el Cezi, Ürdün’ün rolünün tarihi anlaşmalara ve uluslararası tanınırlığa dayandığını belirtiyor. Ona göre Evkaf’ı devre dışı bırakmaya yönelik herhangi bir girişim hem uluslararası hukukun hem de 1994 Ürdün-İsrail anlaşmasının ihlali anlamına gelir.
El Cezi ayrıca restorasyon çalışmalarının engellenmesi ve gerekli malzemelerin girişine izin verilmemesinin, karar alma mekanizmasını fiilen İsrail polisinin eline bırakma amacı taşıdığını savunuyor.
Siyasi analist Hani el Masri ise İsrail’in “tepkileri test etme politikası” izlediğini düşünüyor.
Masri’ye göre İsrail önce küçük bir değişiklik yapıyor, ardından Filistinlilerin, Arap dünyasının ve uluslararası toplumun tepkisini ölçüyor. Eğer ciddi bir tepki gelmezse bu uygulama kalıcı hale getiriliyor.
Önceki İsrail hükümetlerinin bölgesel sonuçlardan çekindikleri için daha temkinli davrandığını belirten Masri, mevcut yönetimin çok daha fazla risk almaya hazır olduğunu söylüyor.
Ancak ona göre yapılacak bir hesap hatası Kudüs ve Batı Şeria’da geniş çaplı bir patlamayı tetikleyebilir.
Masri süreci şu sözlerle özetliyor:
“Her adım tek başına bakıldığında küçük görünüyor. Fakat hepsi bir araya geldiğinde dünyanın en hassas ve en patlamaya hazır mekânlarından birinde tamamen yeni bir gerçeklik oluşturuyor.”
Kaynak: Mepa News