İsrail Askeri İstihbarat Dairesinin 2018-2021 yılları arasındaki başkanı ve Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Direktörü Tamir Hayman, 7 Ekim 2023'ten sonra İsrail'in güvenlik politikasının onlarca yıldır şekillenen geleneksel anlayıştan uzaklaştığını savundu.
Hayman, yeni yaklaşımın "Yahudi kimliğini demokrasiye üstün tuttuğunu", "savaşı kalıcı bir durum olarak gördüğünü" ve "barışı stratejik bir hedef olmaktan çıkardığını" belirterek bunun İsrail'in ulusal kimliğinde köklü bir değişime işaret edebileceği uyarısında bulundu.
İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) Direktörü Tümgeneral (emekli) Tamir Hayman, 7 Ekim 2023'ün ardından İsrail'in ulusal güvenlik anlayışında önemli bir dönüşüm yaşandığını belirterek, bu değişimin yalnızca asker, stratejiyle sınırlı kalmadığını, ülkenin ulusal kimliğini de etkileyebileceğini ileri sürdü.
INSS'nin 12 Ekim 2026'da yayınladığı "Yeni Ulusal Güvenlik Kavramı: Kavramsallaştırma ve Tartışmaya Açık Sorular başlıklı analizinde Hayman, İsrail'in uygulamada yeni bir güvenlik anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, ancak bu anlayışın resmi bir belgeye dönüştürülmediğini ve kamuoyuna açık biçimde tanımlanmadığını belirtti.
Hayman'a göre yeni yaklaşım, resmi olarak kabul edilmiş bağlayıcı bir doktrin olmamasına rağmen karar alma süreçlerini ve ülkenin güvenlik politikalarını fiilen şekillendiriyor.
Hayman, İsrail'in önceki güvenlik anlayışının eksikliklerine rağmen ülkenin müreffeh bir bölgesel güç haline gelmesine katkı sağladığını ifade etti. Bu anlayışın gerektiği gibi uygulanması durumunda 7 Ekim'deki büyük güvenlik zafiyetinin önlenebileceğini de belirten Hayman, bu konudaki nihai değerlendirmenin bir devlet soruşturma komisyonu tarafından yapılması gerektiğini kaydetti.
Analizin temel amacı, İsrail'in yeni güvenlik yaklaşımının askeri sonuçlarını incelemekle sınırlı kalmıyor.
Hayman, söz konusu dönüşümün İsrail'in nasıl bir devlet olduğu ve 7 Ekim sonrasında nasıl bir kimliğe yöneldiği sorularını da gündeme getirdiğini belirterek, konunun kamuoyunda ve akademik çevrelerde kapsamlı biçimde tartışılması çağrısı yaptı.
Ulusal kimlik, güvenlik anlayışı ve güvenlik politikası ayrımı
Hayman, analizinde üç kavram arasında hiyerarşik bir ilişki bulunduğuna dikkat çekti: Ulusal kimlik, güvenlik anlayışı ve güvenlik politikası.
Buna göre güvenlik anlayışı, devletin ulusal kimliğinden, varsa anayasasından ve kurucu mirasından kaynaklanıyor. Görece istikrarlı olması gereken bu çerçevenin, her hükümet değişikliğiyle birlikte yeniden şekillenmemesi gerekiyor. Güvenlik politikası ise bu anlayışın pratikte uygulanmasını ifade ediyor ve iktidardaki hükümetin ideolojisiyle siyasi önceliklerinden etkileniyor.
Hayman'a göre güvenlik anlayışındaki köklü bir değişim, yalnızca askeri önceliklerin değişmesi anlamına gelmiyor. Bu değişim, devletin ulusal kimliğinde daha derin bir dönüşümün işareti olabileceği gibi, uygulanan güvenlik politikalarını da doğrudan belirleyebiliyor.
İsrail'in yeni güvenlik anlayışının dokuz temel ilkesi
Hayman, İsrail'in uygulamadaki güvenlik politikasından hareketle yeni yaklaşımın dokuz temel ilkesini sıraladı.
Hayman, bu ilkelerin resmi olarak ilan edilmiş bir doktrinden alınmadığını, mevcut politikaların öznel ve teorik bir yorumuna dayandığını özellikle vurguladı.
1- Yahudi kimliğinin demokrasinin önüne geçirilmesi
Hayman'a göre yeni yaklaşımda devletin Yahudi kimliği, demokratik yönetim ilkelerinin önünde tutuluyor. Bu önceliğin, demokratik değerlerin aşınması pahasına İsrail'in Yahudi devleti niteliğinin devamını güvence altına almayı amaçladığını savunan Hayman, Yahudi kimliğinin etnik, dini ve ulusal temellere dayandırıldığını belirtti.
Bu anlayışın, Yahudi kimliğinin Arap-İslam veya Hristiyan gibi diğer ulusal ve dini kimliklere üstün tutulmasını gerektirdiğini ifade eden Hayman, bunun İsrail'in demokratik karakteri açısından önemli sonuçlar doğurabileceğine işaret etti.
2- Barışın amaç değil, araç olarak görülmesi
Hayman'ın tanımladığı ikinci ilkeye göre Arap aktörlerle yapılan anlaşmalar kalıcı barışın temeli olarak değil, geçici ve aldatıcı düzenlemeler olarak değerlendiriliyor.
Bu yaklaşımda Orta Doğu'da anlamlı ve kalıcı bir barış anlaşmasına ulaşmanın mümkün olmadığı varsayılıyor.
Barış anlaşmaları, güvenliği kalıcı biçimde sağlayan stratejik kazanımlar yerine sürekli yeniden değerlendirilmesi gereken teknik ve geçici düzenlemeler olarak görülüyor.
Hayman, bu anlayışın 7 Ekim'deki güvenlik başarısızlığına yol açtığı düşünülen ve İsrail'de konseptzia olarak adlandırılan yerleşik düşünce çerçevesine yönelik tepkiyle bağlantılı olduğunu belirtti. Bu bakış açısında barış arayışı, güvenliğin temel unsuru olmaktan çıkıp diğer siyasi hedeflere ulaşmak için kullanılabilecek bir araca dönüşüyor.
Hayman ayrıca İsrail siyasetinde barış söyleminin sol kanattaki barış hareketiyle, güvenlik söyleminin ise sağ kanattaki güvenlik yaklaşımıyla özdeşleştirilmesinin iki kavramı karşıt konumlara yerleştirdiğini kaydetti.
3- Arap devletlerinin bağımsız ulus devletler olarak varlığının sorgulanması
Hayman, yeni güvenlik anlayışının Arap devletlerinin niteliğine ilişkin bir varsayım içerdiğini belirtiyor. Buna göre söz konusu devletlerin önemli bir bölümü, ortak tarih ve ulusal vizyona sahip ulus devletler olarak değil, kabileler ve etnik gruplardan oluşan yapılar olarak görülüyor.
Bu yaklaşım çerçevesinde Arap devletlerinin istikrarının zayıflaması doğal bir süreç olarak değerlendiriliyor.
Hayman'ın yorumuna göre İsrail, güçlü ve istikrarlı ulus devletlerle karşı karşıya kalmak yerine bu devletlerin istikrarsızlığını daha kolay yönetilebilir bir durum olarak görebiliyor, hatta söz konusu istikrarsızlığın teşvik edilmesini savunan bir anlayış ortaya çıkabiliyor.
4- Savaşın olağan ve kalıcı bir durum haline gelmesi
Hayman'ın sıraladığı ilkelerden biri de savaşın ulusal güvenliğin vazgeçilmez unsuru olarak görülmesi.
Bu yaklaşımda barış, başlı başına bir değer veya güvenlik sağlayan kalıcı bir hedef olarak değil, diğer amaçlara hizmet eden geçici bir araç olarak ele alınıyor. Hayman, Siyonist revizyonizmin kurucusu Ze'ev Jabotinsky'nin 1932 tarihli Betar Marşı'ndaki “Sessizlik kirliliktir” ifadesine de atıfta bulunuyor. Bu ifade, söz konusu düşünce geleneğinde pasifliğin reddi ve aktif ulusal mücadelenin yüceltilmesiyle ilişkilendiriliyor.
Hayman'a göre savaşı kaçınılması gereken zorunlu bir kötülük olarak görmek ve onlarca yıl boyunca barış anlaşmalarıyla güvenlik düzenlemelerine öncelik vermek, 7 Ekim'de ortaya çıkan başarısızlığa zemin hazırlayan düşünce hatalarından biri olarak değerlendiriliyor.
Bu yaklaşımda önleyici savaş, daha başlangıçta önemli kazanımlar elde etmeyi mümkün kıldığı gerekçesiyle tercih ediliyor. Savaşın yoğunluğu koşullara göre değişebilse de askeri çatışmanın sürekli gündemde tutulması ulusal güvenliğin bir unsuru olarak görülüyor.
5- ABD'ye bağımlılığın azaltılması ve kendi kendine yeterlilik
Hayman'ın değerlendirdiği bir diğer ilke, İsrail'in güvenliğini yalnızca kendi kapasitesine dayandırması ve belirli bir büyük gücün desteğine bağımlı olmaktan çıkması.
Bu yaklaşımda ABD ile ilişkiler önemli olmakla birlikte, esas olarak karşılıklı çıkarlara dayalı bir ilişki olarak değerlendiriliyor. Washington yönetimlerinin İsrail'e getirdiği kısıtlamalara aşırı bağlılığın tehlikeli olduğu savunuluyor.
Hayman'ın aktardığı bu düşünceye göre ABD, toplumsal ve siyasi dönüşümler nedeniyle gerileyen bir güç ve İsrail'i gelecekte terk edebilir. ABD'ye aşırı bağımlılık, İsrail'i ülkenin Yahudi karakteriyle bağdaşmadığı düşünülen ilerlemeci Amerikan değerlerinin etkisine de açık hale getiriyor.
Bu nedenle ABD ile bağların koparılması, söz konusu yaklaşımda yalnızca kaçınılmaz bir gelişme değil, İsrail'in bağımsızlığı ve Yahudi ulusal kimliğinin dayanıklılığı için gerekli bir adım olarak görülüyor.
6- Savunma yerine inisiyatif ve saldırıya öncelik verilmesi
Hayman'a göre yeni güvenlik anlayışında önleyici saldırılar ve sürpriz operasyonlar, zafer elde etmenin temel yolu olarak kabul ediliyor.
Savunma yerine saldırı inisiyatifine öncelik verilmesinin gerekçesi, İsrail'in sürpriz bir saldırıya karşı koyamaması veya güvenilir bir erken uyarı sistemi kuramaması durumunda karşı tarafın harekete geçmesini beklemek yerine ilk saldırıyı gerçekleştirmesi gerektiği düşüncesi.
Bu anlayış, önleyici saldırı ve savaşların olağan güvenlik araçları olarak kullanılmasını öngörüyor.
7- İleri savunma bölgelerinin oluşturulması
Hayman'ın tanımladığı ileri savunma yaklaşımında, önleyici karşı saldırının mümkün olmadığı veya saldırıya hazırlanmak için zamana ihtiyaç duyulduğu durumlarda, uygun olan bölgelerde ileri savunma hatları kurulması öngörülüyor.
Bu bölgelerin, İsrail'in "terör orduları" olarak nitelendirdiği silahlı yapıların oluşturduğu tehditlere karşı savunma derinliği sağlaması amaçlanıyor. Hayman'ın aktardığı yaklaşım, bu yapıların faaliyet gösterdikleri devletleri istikrarsızlaştırdığı ve İsrail karşısında zayıflattığı varsayımına dayanıyor.
İleri savunma bölgeleri, çatışmanın mümkün olduğunca erken karşı tarafın topraklarına taşınmasını sağlayan alanlar olarak düşünülüyor.
Hayman, ileri savunma ile saldırı inisiyatifi arasında çelişki bulunmadığını, ileri savunmanın, fiilen ertelenmiş bir saldırının yapısal parçası olarak görüldüğünü belirtti.
8- İsrail-Filistin çatışmasının kalıcı bir İsrail-Arap çatışması olarak değerlendirilmesi
Hayman'a göre yeni yaklaşım, Filistin ulusal hareketinin bağımsız ve özgün bir siyasi hareket olarak varlığını sorguluyor.
Bu bakış açısında Filistin ulusal hareketi, Batı'nın sömürgecilik sonrası suçluluk duygusundan kaynaklanan ve gerçekliği yansıtmayan bir anlatı olarak değerlendiriliyor.
Filistinlilerin İsrail'e karşı mücadelesi ve çatışmanın dönemsel olarak yeniden alevlenmesi ise İsrail'i ortadan kaldırmayı amaçlayan daha geniş bir Arap mücadelesinin parçası olarak yorumlanıyor.
Hayman, bu yaklaşımın temelinde Filistinlilerle yaşanan çatışmanın derinliği ve Filistin tarafının İsrail'i Yahudi devleti olarak tanımadığı yönündeki değerlendirmelerin bulunduğunu belirtti.
Bu varsayımlardan hareketle siyasi, coğrafi veya güvenlik temelli bir ayrışmaya ve Filistin devletinin kurulmasına ilkesel olarak karşı çıkıldığı ifade edildi.
Buna göre güvenliğin, Yeşil Hat'ın hem içinde hem de dışında yerleşimlerin genişletilmesiyle sağlanması gerektiği savunuluyor. Yeşil Hat'ın gerçek bir sınır olmadığı kabulünden hareket eden bu yaklaşım, İsrail sınırları içindeki Arap nüfustan Yahudi devletinde kalmayı seçenlere ikamet hakkı ve yerel özyönetim verilmesini öngörüyor.
9- Yerleşimlerin ve sivillerin güvenliğin merkezine yerleştirilmesi
Hayman, yeni yaklaşımın İsrail devletinin kuruluşundan önceki Yişuv döneminin güvenlik ilkelerine dönüş anlamına geldiğini belirtti. Bu dönemde güvenlik, hukuken satın alınmış arazilerde yerleşimlerin kurulması ve savunmanın gönüllü paramiliter örgütlenmelerde yer alan sivillerin yerel savunmasına dayanmasıyla ilişkilendiriliyordu.
Günümüzde bu anlayış, güvenliğin yalnızca güvenlik güçlerinin sorumluluğunda görülmemesi ve sivillerin de savunma ağının parçası haline getirilmesi şeklinde yorumlanıyor.
Hayman'ın analizine göre bu çerçevede Yahudi yerleşimleri ve ileri karakolların, Arap nüfusla sürtüşmenin yaşandığı bölgelerde, işgal altındaki Batı Şeria'da ve Suriye, Lübnan ile Gazze Şeridi'ndeki güvenlik bölgelerinde oluşturulması öngörülüyor.
Bu yerleşim düzeninin İsrail ordusunun önleyici saldırı ve ileri savunma ilkelerini sahada uygulamasını gerektirdiği, aynı zamanda Hayman'ın “yapay” olarak nitelendirdiği Arap devletlerinin istikrarsızlaşmasına katkıda bulunabileceği savunuluyor.
Savunma sanayinde bağımsızlık
Hayman, dokuzuncu ilkeyle bağlantılı olarak savunma sanayinde dışa bağımlılığın azaltılmasını da yeni yaklaşımın önemli bir boyutu olarak ele aldı.
İsrail'in savunma ekonomisinin uzun tedarik zincirlerine karşı kırılgan olduğunu belirten Hayman, yerli üretimin ve savunma teknolojilerine yönelik yatırımların diğer sektörlere kıyasla önceliklendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Savunma sanayi, siber güvenlik ve yapay zeka alanlarındaki yatırımların artırılmasını savunan bu yaklaşımda, teknolojik gelişmeyi destekleyen bilimsel araştırmalar da kritik önemde görülüyor. Ancak araştırmaların Avrupa Birliği'nin Horizon gibi uluslararası işbirliği programları üzerinden değil, bağımsız biçimde yürütülmesi gerektiği öne sürülüyor.
Geleneksel güvenlik anlayışıyla yeni yaklaşım arasındaki beş temel çelişki
Hayman, yeni güvenlik anlayışının 7 Ekim sonrasındaki ulusal travma ve tehdit algısının yeniden şekillenmesi bağlamında ortaya çıktığını kabul ediyor. Bununla birlikte, sıraladığı ilkelerin İsrail'in geleneksel güvenlik anlayışının temel prensipleriyle ciddi bir çelişki oluşturduğunu savunuyor.
Hayman'a göre tartışmanın merkezinde yalnızca yeni bir güvenlik doktrininin oluşturulması değil, İsrail'in kuruluşundan bu yana gelişen ulusal kimliğinin değişip değişmediği sorusu bulunuyor.
Yahudilerin devleti mi, Yahudiler için bir devlet mi?
Hayman, İsrail'in "Bağımsızlık Bildirgesi"nin ülkeyi Yahudi devleti olarak tanımlarken, liberal demokrasi kavramını açıkça kullanmasa da özgürlük, adalet ve barış ilkelerine bağlılık ortaya koyduğunu ileri sürüyor.
Bu geleneksel anlayışta devletin Yahudi karakteri, Yahudi halkı için bir ulusal yurt oluşturulmasıyla ilişkilendiriliyor. Devletin ahlaki ve demokratik karakteri ise hukuk önünde eşitlik, adalet ve İsrail peygamberlerinin mirasıyla ilişkilendirilen etik değerlerden kaynaklanıyor.
Hayman'a göre bu anlayış, İsrail'in din, ırk veya cinsiyet ayrımı gözetmeksizin bütün vatandaşları için tam sosyal ve siyasi hak eşitliğini güvence altına almasını gerektiriyor. Bu nedenle İsrail'in dini hukukla yönetilen ve Yahudi üstünlüğünü esas alan teokratik bir devlet olarak değil, "Yahudi halkının devleti ve dünyaya ahlaki bir örnek sunması beklenen bir ülke olarak tanımlandığını" belirtti.
Hayman bu çerçevede şu soruları gündeme getiriyor:
- Güvenlik önceliklerinin belirlenmesinde yurttaşlık ve demokratik ilkeler yerine dini kaynaklara ağırlık verilmesinin uzun vadeli sonuçları ne olacak?
- İsrail nüfusunun yaklaşık beşte birini oluşturan Arap vatandaşların medeni haklarını kısıtlamayı amaçlayan bir politika, ülkenin "Yahudi ve demokratik devlet" tanımıyla bağdaşabilir mi?
- Böyle bir politika, İsrail'in dünyaya örnek olma iddiası ve Yahudi geleneğindeki Tikkun Olam (dünyayı onarma) kavramıyla nasıl bağdaştırılacak?
- Devletin laik-liberal kimliğinin ve hukuk önünde eşitlik ilkesinin aşınması, İsrail'in uluslararası konumunu nasıl etkileyecek?
Barışın stratejik hedef olmaktan çıkarılması
Hayman, İsrail'in kurucularının siyasi yelpazenin farklı kesimlerinden gelmelerine rağmen barışın refahın anahtarlarından biri olduğuna inandıklarını belirtip, "Bağımsızlık Bildirgesi"nde de bölge devletlerine özgürlük, adalet ve barış temelinde dostluk eli uzatıldığını ileri sürüyor.
Geleneksel güvenlik anlayışında barış anlaşmaları, İsrail'in dış ilişkilerinde ve uluslararası konumunda önemli bir yere sahipti. Yeni yaklaşımın barış anlaşmalarını güvenilmez ve geçici düzenlemeler olarak görmesinin ise bu geleneği tersine çevirdiğini savunan Hayman, şu soruları yöneltti:
- Barış anlaşmalarını stratejik bir kazanım yerine temel bir yanılgı olarak gören güvenlik anlayışının ahlaki ve stratejik maliyeti ne olacak?
- Barışın geçici olduğuna inanmak, uzun vadede güvensizliği artıran ve kendi kendini doğrulayan bir öngörüye dönüşebilir mi?
- Bu yaklaşım, İsrail'in dış politikasını ve liberal Batı dünyasıyla ilişkilerini nasıl etkileyecek?
- İsrail'den göçün ve özellikle nitelikli insan gücünün ülkeden ayrılmasının ekonomi, toplum ve ulusal dayanıklılık üzerinde yaratabileceği sonuçlar ne olacak?
Savaşlar arasında refah yerine kalıcı savaş
Hayman, İsrail'in ilk Başbakanı David Ben-Gurion'un savaşlar arasındaki sakin dönemlerin ülkenin inşası için taşıdığı öneme ilişkin yaklaşımını da hatırlattı.
Geleneksel anlayışta savaş, olağanüstü ve geçici bir dönem olarak görülüyor. Devletin bu süreçte daha önce biriktirdiği kaynakları kullandığı kabul ediliyordu. Uzun süreli sükunetin ekonomik, eğitimsel ve toplumsal gelişmeyi mümkün kıldığı düşünülüyordu.
Hayman, savaşın geçici bir istisna olmaktan çıkarak normal durum olarak kabul edilmesi halinde demokratik bir devletin toplumunun, ekonomisinin ve kültürünün nasıl etkileneceğini sorgulayarak, böyle bir durumun İsrail'in kuruluşunda öngörülen gelişme ve refah hedefleriyle bağdaşıp bağdaşmayacağını tartışmaya açtı.
Caydırıcılık ve erken uyarı yerine sürekli önleyici savaş
Hayman'a göre İsrail'in geleneksel güvenlik anlayışının temel unsurlarından biri, etrafı düşmanlarla çevrili bir bölgede riskleri yönetebilmek için caydırıcılık ve erken uyarı mekanizmalarının kullanılmasıydı. Bu mekanizmalar, sürekli güç kullanmaya gerek kalmadan tehditlerin yönetilmesini amaçlıyordu.
Yeni yaklaşımın saldırı inisiyatifini varsayılan strateji haline getirmesinin sonuçlarını sorgulayan Hayman, sürpriz bir saldırıya maruz kalınsa dahi yenilmemeyi öngören askeri anlayışın terk edilmesinin ne anlama geleceğini sordu.
Hayman'a göre temel sorular arasında, sürekli saldırı inisiyatifine dayanan bir stratejinin risk yönetiminin yerini alıp alamayacağı, risk yönetiminden vazgeçmenin İsrail'i veya herhangi bir devleti daha güvenli hale getirip getirmeyeceği ve bunun ekonomik ve toplumsal maliyetlerinin neler olacağı bulunuyor.
Askerlerin sivillerin önünde olması yerine sivillerin savaşın parçası haline gelmesi
Hayman, İsrail ordusunun kuruluşundan itibaren temel ilkelerden birinin "savunma yükünün ön cephede askerler tarafından taşınması ve sivillerin çatışmaya maruz kalmasının en aza indirilmesi" olduğunu belirtti.
Bu yaklaşımı açıklarken, "ordunun sınırları savunması sayesinde çiftçilerin tarlalarını son karışına kadar işleyebilmesini" örnek gösterdi. Geleneksel anlayışta sınırı savunan unsurun bir kibbutz veya moşavdaki çiftçinin kendisi ya da sabanı değil, ordu olması gerektiğini vurguladı.
Hayman, yerleşimlerdeki sivillerin ön cephede bir tür "kalkan" olarak konumlandırılmasının güçlü ve egemen bir devletin savunma önceliklerini tersine çevirebileceğini savundu. Böyle bir politikanın, devletin korumayı amaçladığı sivilleri doğrudan çatışma riskine maruz bırakabileceğini belirtti.
Bu yaklaşımın İsrail'in sınırlarının statüsü bakımından da sonuçları olacağını ifade eden Hayman, savunma yapılanmasının uluslararası hukukta tanınan ve anlaşmalarla belirlenen sınırlara dayanması gerektiğini kaydetti. Tanımlanmış sınırlar yerine esnek ve belirsiz savunma bölgelerinin benimsenmesinin ekonomik, güvenlik ve uluslararası sonuçlarının tartışılması gerektiğini söyledi.
Büyük güçlerin desteği yerine tam ekonomik ve askeri bağımsızlık
Hayman, İsrail'in küçük yüzölçümü, sınırlı doğal kaynakları ve küresel ticaret, bilim ve teknoloji ağlarına bağımlılığı nedeniyle büyük güçlerin desteğine ihtiyaç duyduğunu savundu.
Geleneksel güvenlik anlayışında, dünyadan yalıtılmış ve kendi kendine yeterli bir savunma ekonomisinin İsrail için sürdürülebilir olmadığı düşünülüyordu. Büyük güçlerin desteği olmadan ülkenin ciddi uluslararası risklere açık kalacağı değerlendiriliyordu.
Yeni yaklaşımın ABD desteğinden uzaklaşma ve uluslararası bilimsel işbirliklerini sınırlandırma hedeflerini eleştirel biçimde değerlendiren Hayman, analizinde şu soruları gündeme getirdi:
- ABD'nin ve özel stratejik ilişkinin desteğinden yoksun kalmanın sonuçları ne olacak?
- Washington ile yalnızca ticari ve ekonomik çıkarlara dayanan bir ilişki İsrail için yeterli olabilir mi?
- Bu tutum İsrail'in bölgesel konumunu nasıl etkileyecek?
- Sınırlı doğal kaynaklara sahip ve dış ticarete bağımlı küçük bir ülke için bilimsel araştırmaları ve savunma sanayisini uluslararası işbirliğinden koparmak ekonomik açıdan uygulanabilir mi?
- Böyle bir tercih, stratejik ortaklıkların öneminin arttığı bir dönemde teknolojik durgunluk ve diplomatik yalnızlaşma riskini doğurabilir mi?
Hayman'dan "kamuoyunda tartışma" çağrısı
Hayman, analizinin sonunda 7 Ekim 2023'ten bu yana İsrail'in güvenlik politikasının önemli unsurlarını etkilediğini düşündüğü yeni yaklaşımın hiçbir resmi belgeye bağlanmadığını ve resmi bir prosedürle kabul edilmediğini yineledi.
Ona göre bu anlayışın etkisi, bir hükümetin açıkça ilan ettiği politika olmamasına rağmen uygulamalar üzerinden ortaya çıkmasından kaynaklanıyor. Hayman, bu nedenle söz konusu ilkelerin açık biçimde tanımlanması ve sonuçlarının kamuoyunda tartışılması gerektiğini savundu.
Hayman'a göre ancak bu tartışma yürütüldüğünde yeni yaklaşımın değişen güvenlik koşullarına uyum sağlamak için gerekli bir dönüşüm mü olduğu, yoksa devletin kimliğinde denetimsiz ve köklü bir değişimi mi temsil ettiği değerlendirilebilecek.
Tamir Hayman kimdir?
Tümgeneral (emekli) Tamir Hayman, İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nün (INSS) direktörlüğünü yürütüyor. Hayman, 2018-2021 yılları arasında İsrail Savunma Kuvvetleri Askeri İstihbarat Dairesi Başkanlığı yaptı.
İsrail ordusunda 34 yıl görev yapan Hayman, kara kuvvetlerinde çeşitli komuta görevlerinde bulundu. Lübnan ve Filistin topraklarında operasyonel muharebe tecrübesi edindi.
Hayman'ın söz konusu değerlendirmeleri, INSS bünyesinde yayınlanan kişisel analizine dayanıyor. Yazıda sıralanan ilkeler İsrail hükümetinin resmen kabul ettiği bir güvenlik doktrini olarak değil, yazarın mevcut uygulamalardan çıkardığı teorik bir çerçeve olarak sunulmuştur.
Kaynak: Mepa News, INSS