Mossad ajanı Eli Cohen'i yakalayan Suriyeli subay hatıralarını anlattı

"Eşkol'a ve istihbarat başkanına: Kamil Emin Sabit ve beraberindekiler elimizdedir. Emirleri bekliyoruz. Suriye İstihbaratı."

Suriye'de 1960'lı yılların başında faaliyet gösteren İsrailli casus Eli Cohen'in yakalanmasında rol oynayan emekli subay Said Caviş, Cohen'in yakalanması sürecine dair anılarını anlattı.

Al-Majalla'dan Ibrahim Hamidi'ye konuşan Caviş, süreçten tüm detaylarıyla bahsetti.

Röportaj Mepa News okurları için Türkçeleştirildi.


Kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Şamlı bir Suriyeliyim, Kürt Mahallesi'ndenim. Orada, ekonomik ve maddi açıdan zor koşullarda büyüdüm. Elektrikçilik yaptım. Muhammed Atiyye ve İbrahim Bekir de dahil olmak üzere bazı Filistinliler gelip mahallemize yerleşti. İkisi de İbranice öğretmenim oldu.

Filistin davasına heyecanla bağlı bir genç olarak onlardan İbranice öğrendim. 1951'de orduya katıldım ve Uzmanlık Okulu'nda muhabere alanında uzmanlaştım. Dili zaten bildiğim için beni bir İbranice kursuna aldılar. Öğretmenlerim Muhammed Atiyye ve Yahya el-Yahya'ydı.

- Suriye'ye Nekbe'den önce mi gelmişlerdi?

Evet, 1946'da. Orduya Edib Çiçekli döneminde katıldım. Suriye'nin gördüğü en büyük, en onurlu ve en vatansever kişiydi. Onu tanımıyordum, aramızda ilişki de yoktu ama onun döneminde Suriye'nin refaha kavuştuğunu biliyorum. Baasçılar ve İngilizler, Irak Petrol Şirketi aracılığıyla ona karşı komplo kurduğunda iktidar peşinde değildi. Bütün o komployu ve nasıl gerçekleştiğini biliyorum.

- Hangi yıldı?

1954'ün başlarıydı. O sırada Humus'a tayin edilmiştim, oradaki Harp Okulu'nda İbranice öğretiyor, aynı zamanda Merkez Şubesi'nde de görev yapıyordum. Çiçekli döneminde istihbarat şubelerine Merkez Şubesi denirdi. Yani okulda ders veriyor ve Merkez Şubesi'nde görev yapıyordum. İlk kursumda ders verdiğim kişiler arasında daha sonra tanınan Mustafa Tlas ve Ali Zaza da vardı.

Tlas savunma bakanı, Zaza da Genel İstihbaratın başkanı oldu.

Doğru. Zaza daha sonra İçişleri Bakanı da oldu. İbranice öğretiyordum. İlk kursumda Ali Zaza, Ali Aslal, Mustafa Tlas ve Abdullah el-Hatib vardı. Sonuncusu, 1958-1961 yılları arasındaki Suriye-Mısır birliği döneminde istihbarat subayıydı. Daha sonra verdiğim bir kurstan, 1955'te tanınmış subaylar mezun oldu. Aralarında Rabah et-Tavil, Selim Hatum, Adnan Debbağ, Nasıreddin Nasır ve daha sonra savunma bakanı olan Hasan Türkmani vardı. 1956'da öğrencilere telsiz cihazının nasıl kullanılacağını, sinyallerin nasıl alınacağını ve benzeri şeyleri öğretiyordum.

- Nasıl bir cihazdı? Sovyet yapımı mıydı?

Kanada yapımıydı. Sovyet teçhizatımız yoktu. İkinci Dünya Savaşı'nda kullanılan türden, Kanada yapımı bir cihazdı. Bir istasyonun "Meşale Bir, Meşale İki, Tilki Bir, Tilki İki" diye çağrı yaptığını duydum. Öğrencilere dinlemelerini söyledim. Ders, cihazın kullanımıyla ilgiliydi, bunun başka bir istasyonu çağıran askeri bir istasyon olduğunu söyledim. Ders bitti, odama döndüm. Sonra aklıma bir fikir geldi: İsrail ordusunun telsiz haberleşmesini neden dinlemiyoruz?

- Bu ne zamandı?

1956'ydı, Mısır'a yönelik Üçlü Saldırı'nın yaşandığı yıl (İngiltere, Fransa ve İsrail'in yürüttüğü Süveyş Savaşı). Bir öneri hazırladım ve okul müdürü aracılığıyla komutanlığa sundum. Bu arada, o dönemde Harp Okulunun müdürlerinin hepsi Şamlıydı, eğitmenler ise farklı bölgelerden geliyordu. Yaklaşık 20 gün sonra komutan beni Muhabere Komutanlığı'na çağırdı.

Yanında iki subay vardı, hazırladığım öneri de önündeki masadaydı. "Bu nedir?" diye sordu. Bunun, İsrail ordusunun ne konuştuğunu duymamızı, bilgi toplamamızı, nasıl haberleştiklerini öğrenmemizi ve yayın yapan birliğin kademesini belirlememizi sağlayacağını söyledim. Örneğin, bir tabur mu, bölük mü, takım mı yoksa tugay mıydı? Birliğin büyüklüğünü tahmin edebilir, kullandıkları şifreyi çözebilir ve benzeri şeyler yapabilirdik.

- Nasıl karşılık verdi?

Benimle alay etmeye başladı. "Ah, zavallı Yahudiler" dedi. "Kullandıkları şifreyi çözersen onlara ne olacak?" Alay etmeye devam etti. Kendimi tuttum ve ciddi bir şekilde cevap verdim. Sonunda, "Bu büyük bir iş. Geri dön ve İbranice öğretmeye devam et. Bu senin işin değil" dedi.

Aldığım olumsuz cevap beni derinden sarstı. Bosta denilen eski otobüslerden biriyle Humus'a döndüm. Yol boyunca gözyaşlarım yüzümden süzüldü. Başarısız olmuşum gibi hissediyordum. Ama bunu aşmam gereken bir engel olarak gördüm ve öneriyi İstihbarat Bölümü'ne sundum.

- O dönemde bir İstihbarat Bölümü var mıydı, yoksa İkinci Büro muydu?

İkinci Kısım deniyordu çünkü Genelkurmayda dört kısım vardı: Birinci, İkinci, Üçüncü ve Dördüncü. Her birinin kendi sorumlulukları vardı. İkinci Kısım istihbarattan sorumluydu, Birinci Kısım personel, tayinler ve ilgili işlerle, Üçüncü Kısım eğitim ve harekatla, Dördüncü Kısım ise ikmalle ilgileniyordu.

Bir sonuç alamadım. Sonra, 1955'te Adnan el-Malki suikasta uğradı ve Albay Said el-Akil görevi devraldı. Muhabere sınıfında görev yapmıştı ve benim eğitmenimdi. Beni eğittiğinde teğmendi ama daha sonra terfi ederek Üçüncü Kısım'da ordu harekatının başına geçti.

- Ne oldu?

Onu sordum, hasta olduğu ve evinde bulunduğu söylendi. Ev adresini istedim, Şam'ın Meydan semtinde oturduğunu söylediler. Bir buket çiçek alıp ziyaretine gittim. Beni tanıdığı için kabul etti. "Nasılsın Said? Okuldaki İbranice dersleri nasıl gidiyor?" diye sordu. "Komutanım, bir projem var" dedim.

Ne olduğunu sordu. Bir kayıt cihazı ve başka bir cihaz istediğimi, Golan'a gidip süre sınırı olmayan bir görevle orada kalarak İsrail ordusunun bütün haberleşmesini hem banda kaydetmek hem de yazıya geçirmek istediğimi söyledim. Ardından, bir kursla personel yetiştirip onları dinleme noktalarına yerleştirmek istediğimi anlattım. Fikri çok beğendi. "Bunu yapabilir misin?" diye sordu. Yapabileceğimi ama ilk adımın atılması gerektiğini söyledim. "Peki. İki gün sonra işe döneceğim ve seni çağıracağım" dedi.

Bir hafta sonra, 30 Eylül 1957 tarihli bir telgraf geldi. Önemli gördüğüm için tarihi hatırlıyorum. Ordu Harekat Şubesine gittim. Muhabere Komutanlığına, istediğim teçhizatı sağlamalarını talep eden bir yazı hazırladım. Teçhizatı aldım ve o zamanlar bize ait, yani Suriye toprağı olan Golan'da bir yer aramaya gittik. Oradaki komutanlık Kuneytra'daydı, bu yüzden en yakın yeri seçtim.

- Teçhizatı nereye götürdünüz?

Cüleybine adlı başka bir köyün yakınındaki Na'ran köyüne götürdüm. Evin sahibi, Şevket Bey adında bir Çerkes'ti. Kendisiyle irtibata geçtik, görevimizin ne olduğunu sordu. Ona, bölgedeki haberleşme kesilirse, İsrailliler bölgeyi havadan bombalayıp telefon hatlarını devre dışı bırakırsa haberleşmeyi sağlayabileceğimi söyledim.

Orada bulunmak için kullandığım paravan buydu, asıl görevim değildi. Bir paravana ihtiyacım vardı çünkü İsrail istihbaratı çobanları parayla kendi tarafına çekiyordu. Bir yerde telsiz cihazı olduğunu öğrenirlerse bunun hakkında bilgi edinmeye çalışırlardı. Paravan olarak bu bilgiyi dışarı sızdırdım ve orada tam bir yıl kaldım.

- 1958'e kadar mı?

O zamana kadar Suriye-Mısır birliği kurulmuştu ve bütün haberleşmeyi hem banda kaydetmiş hem de yazıya geçirmiştim. Eğitim Müdürlüğü aday gösterilmesini istedi ve 44 muvazzaf olmayan astsubay önerildi. Onlara İsrail'in telsiz haberleşme usullerini, İsraillilerin nasıl haberleştiğini öğrettim ve kapsamlı bilgi verdim. Kurs altı ay sürdü.

Kurs bitince Golan'da yerler seçtik: Güneyde Sukufiye, orta kesimde Na'ran, kuzeyde Zaura. Son yeri, oğlu orduda binbaşı olan köy muhtarı Vecih Bedr'den kiraladık. Şam'da, Genelkurmay ile Askeri Tiyatro arasında da bir nokta kurduk. 134. Muhabere Bölüğü adlı bir birliktik. İstihbaratla kesinlikle hiçbir ilgimiz yoktu.

- Kime bağlıydı?

Muhabere Komutanlığına. Çalışmamız orada başladı. İsrail ordusunu dinliyorduk. Bir kısım radyo yayınlarını, bir başka kısım da çalışmayı tamamlamak için haber ajanslarını takip ediyordu. Mors koduyla gönderilen şifreli mesajlar da dikkatimizi çekti.

- Bu ne zamandı?

1958'de. Morsla haberleşenler genellikle mesajlarına "VVV" ile başlıyorlardı, sanki "Deneme, deneme, deneme" der gibi. Ardından "N-O-NOW" gönderiyor ve mesaja başlıyorlardı. Gönderen kişi ne adını veriyor ne de kiminle irtibata geçtiğini belirtiyordu. Mesaj, beşli harf veya rakam gruplarından oluşuyordu ve neredeyse bir sayfanın tamamını doldurabiliyordu. Bir noktayla bitiyor, ardından yayın sona eriyordu.

Karşı taraf alındı teyidi vermiyordu. Gönderenin de alıcının da adı belirtilmiyordu. Mesaj, modüle edilmiş Morsla gönderiliyordu. Mors iki şekilde gönderilir: Modüle edilmiş Mors (MCW, sıradan bir radyoda ıslık sesi gibi duyulur) ve daha çok üfleme sesine benzeyen CW. CW'nin menzili daha uzundur ve casuslar tarafından kullanılır, MCW'nin ise yayın gücü daha yüksektir.

Bir casusun teçhizatı düşük güçlüdür, böylece sinyali çok uzağa gitmez ve yayının dinlemeye takılması zorlaşır. Bu haberleşmeyi dinlemeye ve şifresini çözmeye böyle başladık ama başaramadık. O zamanlar bilgisayarımız yoktu, bu yüzden elle çözmeye çalışıyorduk. Suudi ve Irak şifreleri de dahil olmak üzere Arap şifrelerini kırmayı başardık. Onları çözmek kolaydı ama İsrail şifresini kıramadık.

Birlik döneminde sizin açınızdan bir şey değişti mi?

Benim için değişmedi ama sertifikama ve eğitim aldığım eğitmene itiraz ettiler, bu yüzden beni çağırdılar. 1958'de Mısır'a, Harp Okuluna gittim, orada sınava girdim, sertifika aldım ve döndüm. Ama hiçbir şey değişmedi, çalışmamıza devam ettik. Biz teknik personeldik, siyasetle kesinlikle hiçbir ilgimiz yoktu. Çalışmamız yalnızca İsrail'le ilgiliydi ve kimse bizi sorgulamıyordu. Baas Partisi iktidara geldi, biz çalışmaya devam ettik. Bizim için hiçbir şey değişmedi.

- Mesajları dinleyerek alıyordunuz ama şifrelerini çözemiyordunuz öyle mi?

Doğru. Sonra 134. birliğin komutanı değişti. 1958'de Muhammed Ali Elvan adında birini atadılar. Okulda özel kurslarda onu ben eğitmiştim. Bu, birlik dönemindeydi. Ayrılma gerçekleşince Şamlı Binbaşı Muhtar Kilerçi'yi atadılar. Baas darbesinden sonra onu görevden alıp yerine Suriye'nin kıyı bölgesinden Aziz Abdullah Diyub'u getirdiler. Ondan sonra Muhammed Vidad Beşir geldi, onun döneminde bazı işler başardık.

- Bu ne zamandı?

1964'tü.

- Eli Cohen vakası nasıl başladı?

Cohen'inki de dahil olmak üzere birkaç sinyali izledik ve adım adım takip ettik. 1962'de ilk mesajını aldık ama kim olduğunu veya nereden yayın yaptığını bilmiyorduk. Bir sinyal aldığımızda frekansı ve tarihi kaydediyor, gönderene bir numara ya da kod veriyorduk. Kim olduğunu bilmiyorduk ama onun için bir kodumuz vardı. Cohen de bu kişilerden biriydi.

İdlibli Mustafa Vehbi el-Keyyali sinyali aldı. Mustafa mesajları alıyor ve her birini dosyalıyordu. Ne anlama geldiklerini bilmiyorduk. Bir kopya, şifreyi çözemeyen şifre kısmına, bir diğeri de kaynağı belirlemek için yön bulma kısmına gidiyordu. Bu, 1962'nin başından 1965'e kadar sürdü. Sonunda konumu önce Şam'a, ardından Ebu Rummane'nin güneyinde, Ebu Rummane ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı arasındaki üçgen biçimli bir alana kadar daralttık.

Rus yapımı yön bulma cihazı konumu tam olarak belirleyemiyordu. 1-2 kilometrelik bir alanı belirleyebiliyordu ama bir evi veya odayı değil. Bu üçgeni belirledi, biz de meşhur Necme Meydanı'ndan Méridien Oteli yakınlarına kadar o bölgede oturanları araştırmaya başladık. Konumu tek bir binaya kadar daraltıncaya dek devam ettik.

- Nasıl daralttınız? Yön bulma cihazıyla mı?

Evet, arama tek bir binaya odaklanıncaya kadar cihazı kullanmaya devam ettik, sonra binada oturanları araştırdık. Bodrum katında, uluslararası gözlem kuruluşunda görevli yabancı bir subay oturuyordu.

- Bu, İsrail'le ateşkes döneminde miydi?

Doğru. Ateşkes misyonunda görev yapıyordu. Zemin katta, Suriye Hava Yollarında çalışan Yunan kökenli bir pilot oturuyordu. Binadaki daireler küçüktü. Birinci katta Türk Büyükelçiliğinden bir diplomat oturuyordu. Şamlı, yaşlı ve evlenmemiş kadınlar da vardı, terzilik yapıyorlardı, bu yüzden onları eledik.

Hava yolu şirketine gidip pilotun önceki yıla ait uçuş programını aldım. Bunu yayın saatleriyle karşılaştırdık. Pilotun şehir dışında olduğu günlerin çoğunda yayın olmadığını, Şam'da bulunduğu günlerde ise yayın yapıldığını gördük. Bulgularımızı birlik komutanına sunduk. "Vallahi, pilot bu!" dedi.

- Ne oldu?

Pilotun evine girmemiz gerekiyordu. Adli Güvenlik Dairesine gittik ve Adli Güvenlik ile Interpol kimlik kartları aldık. Gerçek görevimizi açığa vurmamak için gerekçemiz uyuşturucu aramak olacaktı. Kararlaştırılan gün gidip kapıyı çaldık. Yaşlı bir adam açtı. Şık giyinmişti ve Yunan'a benziyordu. Pilotun babasıydı, emekli olmadan önce orduda generalmiş. İçeri girdik ve polis olduğumuzu söyledik. Saat sabah 08.00 olduğu için hala yatakta olan pilotu sorduk.

Pilot, "Arapça konuşuyorum, Suriye Hava Yollarında pilotum" dedi. Elimizdeki bilgilerin, kendisine Lübnan'dan esrar getirildiğini ve bunu Avrupa'ya kaçırdığını gösterdiğini söyledik. Suriye'nin bir geçiş ülkesi olduğu düşünüldüğünde makul bir açıklama sunduk. "Uyuşturucuyla hiçbir ilgim yok" dedi. Uyuşturucunun nerede olduğunu söylemesinin cezasını azaltacağını belirttik ve yeniden sorduk. "Kesinlikle yok. Arayın" dedi.

Dairenin her karışını aradık ve herhangi bir haberleşme cihazına dair hiçbir iz bulamadık. Özür dileyip çıktık ama kendisinin, babasının ve eşinin üstünü de aradığımız için öfkeliydi, şikayet edeceğini söyledi. Dışarıda, ne yapacağımızı bilemeden durduk. Sonra, "Buraya kadar gelmişken diğer dairelere de bakalım" dedik.

Yabancı subayın evine indik ve kapıyı çaldık. Polis olduğumuzu söyledik. İçeri girmemize izin vermeyeceğini, kendisiyle irtibattan sorumlu Suriyeli subayla görüşmemiz gerektiğini söyledi. İçeri girip aradık ama bir şey bulamadık. Ardından Türk diplomatın evini aradık, orada da bir şey bulamadık. Büyük bir hayal kırıklığıyla birliğe döndük.

- Tam tarihi hatırlıyor musunuz?

Tarihler kayıtlı ama şu anda tam tarihi hatırlayamıyorum. İki gün sonra ordu Genelkurmayına şikayetler ulaştı. İstihbarat Şubesi Başkanı Ahmed Süveydani, birlik komutanını çağırıp sert biçimde azarladı. "Araç mı istiyorsunuz? Söyleyin. Bir şeye mi ihtiyacınız var? Söyleyin. Ama insanların haklarını ihlal etmeyin" dedi. Bundan sonra birlik komutanı beni çağırdı.

Öfkeden yüzü kızarmış olmasına rağmen solgun görünüyordu. Bir casus olduğunu söyledikten sonra kendisini zor durumda bıraktığımı söyledi. Bir casus olduğuna dair kendisine güvence verdim. Konuşmamızı "Çık dışarı" diyerek bitirdi. Öğrencim olmuştu ve bana büyük saygı duyardı, bu çalışmayı ilerleten de bendim. O görüşme beni derinden incitti. Onun açısından mesele kapanmıştı. Oturup düşündüm: Üç yıllık çalışma böylece başarısızlıkla sonuçlanabilir miydi?

- Ne yaptınız?

Evleri aradığımız bölgedeki antenleri incelemek aklıma geldi. Yanıma birkaç adam alıp çatıya çıktık. Dikkatle bakınca diğerlerinden farklı bir anten buldum. İşini bilen biri tarafından düzgün biçimde kurulmuştu, insanların eskiden yaptığı gibi radyo yayınlarını almak için gelişigüzel gerilmiş bir tel değildi. Antenden, binanın en üst katı olan dördüncü kattaki bir daireye koaksiyel kablo iniyordu.

Yanımda Çavuş Fevvaz da dahil olmak üzere birkaç adam vardı. Ondan, siyah kablonun girdiği kapıya gidip üzerindeki adı okumasını istedim. Döndü ve "Kamil Emin Sabit" dedi. İsim bizde şüphe uyandırmadı. Geri döndük, ben de kendi başıma çalışmaya başladım. Birlik komutanı ne yaptığımı bilmiyordu çünkü şube başkanının kendisini azarlamasından sonra meseleyi kapanmış sayıyordu.

Ertesi gün, yayın saati olan sabah 07.00'de geldik. Binaya girdik. Ramazan ayında bir cuma günüydü ve ortalıkta hareket yoktu. Dairesi sağ taraftaydı, doğuya bakıyordu. Kapının birkaç adım uzağında durup yayını bekledik. Başladığında, dairenin dışındaki şalteri kullanarak elektriği üç kez kestim. Kesintiler kayıtta göründü. Artık yayının o daireden geldiğinden emindik.

- Neredeydiniz? Elektrik panosunun yakınında mı?

Aşağıdaydık, etrafta kimse yoktu. Saat 07.45 civarında birliğe döndüm ve daireyi belirlediğimizi söylemek için Binbaşı Vidad Beşir'i aradım. "Meşgulüm. Kendin hallet" dedi. "Komutanım, daireye zorla girmemiz gerekiyor" dedim. Meşgul olduğunu tekrarlayıp kendim halletmemi söyledi.

Zorla girmemiz gerektiğine karar verdim çünkü kaydettiğimiz kesintiler, mesajın alındığı Mossad tarafında da görülebilirdi. Bunları fark edip ona kaçmasını söyleyebilirlerdi. İngiliz ve Amerikan büyükelçilikleri yakındaydı, bunlardan birine girerse elimizden kaçardı. Daha fazla bekleyemezdik. Bildiğimiz tek şey, yayının kaynağı ve kapıdaki isimdi. İçeride kaç kişi olduğunu veya silahlı olup olmadıklarını bilmiyorduk.

- Zorla girdiniz mi?

Yanımda iki adam vardı: Allah rahmet eylesin, Rıfat Urfali ve Mahmud Kabbani. Bir de şu anda adını hatırlayamadığım şoför vardı. Şoföre bina girişinde durmasını, koşan birilerini görürse kimsenin çıkmasına izin vermemesini söyledim. Elimizde yalnızca 9 milimetrelik Browning tabancalar vardı. Yukarı çıktık ve kapıyı çalmadan zorla açmaya karar verdik. Kapıyı kırıp içeri girdik.

Bir oda açıktı ve girişten görülebiliyordu. Adam yatakta uzanıyordu, yanına vardığımızda kalktı. Yerde yuvarlak bir elektrikli ısıtıcı vardı. Kablosunu alıp onu bağladık. Mahmud ve Rıfat onu tutarken ben diğer odalara gittim. Neredeyse boşlardı. Dört oda vardı, üçünde eşya yoktu, sanki orada kimse yaşamıyordu.

Onu bulduğumuz odada bir yatak, masa, sandalyeler, metal bir dolap ve perdeler vardı. Mutfakta bir buzdolabı ve içinde yumurtaların bulunduğu tel bir raf vardı. Banyoda, beyaz gömleği ve çorapları yıkanıp asılmıştı. Gördüklerimi aynen anlatıyorum. Yanına dönüp evraklarını istedim. "Uyuşturucu kaçakçılığı yapıyorsun" dedim. "Hayır" dedi.

- Arapça konuşuyor muydu?

Akıcı biçimde. Genellikle aksanları ayırt edebilirim ama onunki bana hiçbir ipucu vermedi. Yurt dışında yaşayan biri ve iş insanı olduğunu, ülkede projeler kurmak için geldiğini söyledi. Onu yine uyuşturucu kaçakçılığıyla suçladık, o da reddetti. Daireyi aradık ve bir şey bulamadık.

Birden pencerenin üstündeki ahşap korniş kutusu dikkatimi çekti. İçinde siyah bir şey vardı. Altına bir sandalye koyup kapağı açtım. İçeride bir Kodak film kutusu vardı. Açınca küçük bir Mors anahtarı buldum, altında da cihaz vardı. Anahtarı öptüm. O anı hatırladığımda hala mutlu oluyorum.

Yanına dönüp, "Bay Kamil, biz uyuşturucu ekibi değil, karşı istihbaratız" dedim. Mahmud Kabbani ona, "Sağ elinle mi yazarsın, sol elinle mi?" diye sordu. "Sağ elimle" dedi. Cihazı görünce yatağa oturdu, artık ayakta duramıyordu. Çöktü. "Artık ölmüş sayılırsın. Yaşamak istiyor musun?" dedim. "Evet" dedi. "Bizimle dürüstçe iş birliği yaparsan hayatta kalırsın, seni bulduğumuzu öğrenmemeleri şartıyla" dedim.

Komşular kapıyı zorla açtığımızı fark etmesin diye yeniden kapattık. Bulduğumuz cihazın yedek olduğunu, asıl vericinin masanın üzerinde bulunduğunu söyledi. Masada, yeşil deri kaplı bir evrak çantası vardı. Bir köşesindeki noktaya bastı, çanta açıldı ve içindeki verici göründü. Frekans kristalleri de vardı. Bunlardan biri, günlük yayın saati dışında herhangi bir zamanda kullanabileceği acil durum frekansı içindi. Ayrıca, her gün için ayrı bir şifrenin bulunduğu, şifre harflerini içeren bir defter vardı.

Şunu söylemeyi unuttum: Daireyi kiralarken ev sahibinden, mazot kokusunun kendisini hasta ettiğini söyleyerek banyodaki ısıtıcıyı odunla çalışacak şekilde değiştirmesini istemiş. Onlar da ısıtıcıyı değiştirmişler. Bunu kağıtları yakmak için kullanmak istediğini düşünüyordum. Ayrıca, içinde Yardley'nin renkli kalıp sabunlarına benzeyen altı parça bulunan bir kutu bulduk. Bir bıçak alıp bunları kesti, içlerinde patlayıcı fünyeleri bulduk.

- Yani sizinle iş birliği yaptı mı?

Yaptı. Şifrelemeyi sorduk. Bizim için en önemli şey buydu çünkü içeriğini bilmediğimiz binlerce mesaj vardı. İlk yıl, mesajlarını Üç Silahşörler adlı Fransızca bir kitabı kullanarak şifrelediğini söyledi. Biz de kitabı aramaya başladık.

- Daha sonra Cohen'i cezaevine mi götürdünüz? Ne oldu?

Hayır, dairede kaldı. Ondan bu bilgileri aldıktan sonra muhabere subayı Muhammed Vidad Beşir'i aradım.

- Onu nasıl aradınız?

Dairedeki sabit telefondan. Adamın evinde olduğumuzu ve her şeyi bulduğumuzu söyledim. "Tamam" dedi. Bir saat içinde, İstihbarat Şubesi Başkanı Albay Ahmed Süveydani (daha sonra Suriye Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanı oldu), Vidad Beşir ve daha sonra Tümgeneral Ebu Vail olarak tanınan Üsteğmen Muhammed Nasif (elektronik harp alanında uzmanlaşmış, daha sonra Suriye'de cumhurbaşkanı yardımcısının yardımcısı olarak görev yapan Suriyeli istihbarat subayı) geldi.

Ahmed Süveydani içeri girip "Nerede?" diye sordu. "Adam bu" dedik. Sonra bana, "Adnan biliyor mu?" diye sordu. Adnan Tayyara, İsrail Şubesinin başkanıydı (daha sonra general oldu ve 1970'lerde Cenevre'de İsrail'le yapılan görüşmelerde Suriye heyetine başkanlık etti).

Dediğim gibi, biz bir muhabere birliğiydik, teknik bir birliktik. O zamana kadar istihbaratla hiçbir koordinasyonumuz olmamıştı. Bu yüzden bir süre önce, hiçbir istihbarat servisinin, ister Mısır, ister Çin, ister Suriye olsun, onun ortaya çıkarılmasında herhangi bir rolü bulunmadığını yazdım. Cohen'i 134. Muhabere Bölüğü ortaya çıkardı ve yakaladı.

- Onun ortaya çıkarılmasına yardım ettiği söylenen Sovyet yapımı yön bulma cihazıyla ilgili olarak, sinyalin Hindistan Büyükelçiliğinden geldiği iddiaları var.

Bunların hiçbiri doğru değil.

- Peki. Onlar geldikten sonra ne oldu?

Albay Süveydani'ye Cohen'le bir anlaşmaya vardığımı söyledim. "Madem anlaşmaya vardın, onunla kal. Gelen bütün mesajlar şubeye götürülecek" dedi. Ardından Adnan'ın bilip bilmediğini sordu. Bilmediğini, kurmaylık kursunda olduğunu ve orada bulunmadığını söyledim. Onu getirmemi istedi. Kurmay Okuluna gidip Adnan Tayyara'yı yanımda getirdim. Bir casus yakaladığımızı söyledim ve olanları anlattım. İstihbarat ancak o zaman devreye girdi. Bu arada, Adnan Tayyara mükemmel bir subaydı.

- Adnan Tayyara daha sonra komiteye mi başkanlık etti?

Doğru. Bürosu Ebu Rummane'deydi.

- Sonra ne oldu? Soruşturmayı onlar mı devraldı?

Hayır, dairede kaldık. Şifreyi çözmek istiyorduk ve bunun için Üç Silahşörler'e ihtiyacımız vardı. Cohen, ertesi yıl, yani 1964'te aylık El-Muhtar dergisinin bir sayısını kullandığını söyledi. Beyrut'a gittim, o sayıyı satın aldım ve Üç Silahşörler'in bir nüshasını buldum.

- Bu, daireden ayrıldıktan sonra mıydı?

Hayır, hala oradaydık.

- Cohen hala dairedeyken Beyrut'a mı gittiniz?

Gidip hemen döndüm. Adamlarımızdan bazıları dairede onunla kaldı.

- Orada ne kadar tutuldu?

Altı gün. Dairede yaşanan önemli bir olayı anlatacağım. Ramazan ayındaydık.

- Elleri bağlı mıydı?

Hayır, onunla gayet normal bir şekilde oturuyorduk. Gençtim ve onu etkisiz hale getirecek kadar güçlüydüm, bu yüzden ondan korkmuyorduk. Yanımda yalnızca Rıfat ve Mahmud bulunuyordu. İftardan yaklaşık bir saat önce, oruçlarını açmak için eve gidip sonra dönmek istediler. Şoför aşağıda, girişteydi. Ben oruç tutmuyordum, onlar da gittiler, Cohen'le baş başa kaldık. Yaklaşık 15 dakika sonra kapı zili çaldı.

Cohen'e kapıda kimin olduğunu sordum. Teğmen Halil Zahreddin (amcası Suriye ordusunun başı ve eski savunma bakanıydı) ile Corc Seyf adında, şapkalı, iri yapılı bir adam (daha sonra enformasyon bakanı olan bir gazeteci) olduğunu söyledi. Ona kapıyı açmamasını söyledim.

- Bunu Cohen'e mi söylediniz? Aranızda dostluk mu oluşmuştu?

Evet, konuşuyor ve birbirimize bir şeyler anlatıyorduk. Kapıyı çalmaya devam ettiler, sonra itmeye başladılar. Daha önce kapıyı zorla açmıştık, bu yüzden şimdi kolayca içeri girebilirlerdi. Cohen'e, "Kapıyı aç. Başının ağrıdığını ve uyuduğunu söyle, ardından onları kabul edemediğin için özür dile" dedim. İsimlerini artık bildiğime göre daha sonra çağırabileceğimizi düşündüm. Mutfağa gittim, Cohen'i dışarı çıkmaması konusunda uyardım ve çıkmaya kalkışırsa onu vurma emri olduğunu söyledim. Anladığını söyledi.

Kapının açıldığını duydum, ardından biri ona, "Nerelerdesin be adam?" diye sordu. Başının ağrıdığını ve uyuduğunu söyledi. Sonra bir tabancanın kurulma sesini duydum ve Teğmen Halil'in mutfakta bana doğru koştuğunu gördüm. Üzerimde sıradan bir gömlek ve pantolon vardı. Gömleğimin önünden tutup "Sen kimsin?" dedi.

Şaşırdım ve birkaç saniye konuşmadan öylece durdum, tam olarak ne kadar sürdüğünü söyleyemem. Sonra kendimi toparlayıp "Silahını indir" dedim. Kim olduğumu sordu. Masa ve telefon bulunan bir salona geçip oturduk. Ona, "Ben Musli ailesindenim. Üniversitede okuyan bir kız kardeşim var ve bu da Bay Kamil" dedim.

- Ona bunu mu söylediniz? Musli ailesinden olduğunuzu mu?

Evet. O anda uydurdum. Kamil'in kız kardeşimle evleneceğine söz verdiğini, sonra fikrini değiştirdiğini, babamın yaşlı olduğunu ve üzüntüden ölebileceğini söyledim. Ne yapacağımı bilmediğimi anlattım. "Merak etme. Basit bir mesele" dedi. "Madem buradasınız, babamı arayıp gelmesini isteyeyim. Söyleyeceğiniz birkaç söz onu sakinleştirebilir" dedim. Kabul etti.

Vidad Beşir'i (muhabere subayını) arayıp "Alo baba, ben Said" dedim. Başta anlamadı, ne olduğunu sordu. Ahizeyi elimden geldiğince kapatıp "Kız kardeşim Leyla'yla ilgili" dedim. O zaman anladı. Burada bize yardım edebilecek bir polis memuru olduğunu söyledim ve gelmesini, yanında "Adnan amca"yı da getirmesini istedim, kastettiğim Adnan Tayyara'ydı. Telefonu kapattıktan sonra giriş kapısı açıldı ve Corc Seyf'i, şık giyimli, kravatlı iki adamla gördüm. Beni gösterip "İşte o" dedi. Oturuyordum, Teğmen Halil de karşımdaydı.

- Cohen neredeydi?

Corc Seyf'le pencerenin yanında ayakta duruyordu. Kaçmak için birçok fırsatı olduğunu görüyordum ama bunları kullanmadı. Adamlardan biri ayağa kalkmamı söyledi. Kim olduğunu sordum. Kimlik kartını gösterip Siyasi Güvenlik'ten Üsteğmen Akl Garban olduğunu söyledi. Diğer adam da kendisini, yine Siyasi Güvenlik'ten Yüzbaşı Salih Sağbini olarak tanıttı.

Bay Kamil'le aramızda bir aile meselesi olduğunu söyledim. Ardından Akl Garban'ı bir kenara çekip Leyla hikayesini anlattım. Adnan Tayyara ve Vidad Beşir'in gelmesini beklerken onu konuşmayla oyalıyordum. Halil Zahreddin yerinde kaldı. İkisi geldi ve kapı açık olduğu için doğrudan içeri girdiler. Hemen Adnan Tayyara'yı gösterip "Babamın Leyla hakkında konuştuğunu söylediğim subay bu" dedim.

Ziyaretçilere anlattığım hikayeyi onlara da tekrarladım. Cohen'in casusluk nedeniyle tutuklandığını açığa vurmamak konusunda anlaşmıştık. İstihbarat subayları daha sonra ziyaretçileri götürdü, Cohen'le beni geride bıraktılar. Adnan'a, "Ne yapmalıyım?" diye sordum. Onların önünde, "Bu, seninle onun arasında bir aile meselesi. Bizimle ilgisi yok" dedi. Kısa süre sonra Rıfat ve Mahmud iftardan döndü.

- Bunun hangi gün olduğunu hatırlıyor musunuz?

İlk gün, onu yakaladığımız gün. Ertesi gün, tutuklu olduğunu kimse anlamasın diye onu dışarı çıkardım. Adamlarımız önümüzde ve arkamızda mesafelerini korurken sokaklarda yürüdük. El-Kemal restoranında öğle yemeği yedik.

- Kiminle gittiniz?

Cohen'le. O ve ben, Şam'ın merkezindeki El-Kemal restoranına iki kez gittik. Normal bir şekilde yürüyüp konuşuyorduk ama adamlarımız bizi uzaktan izliyordu. Altıncı gün, Ahmed Süveydani daireye geldi. Onu görünce şaşırdım. Grevler olmuştu ve protestocular Şam'daki Emevi Camisi'ne girmişti. Yönetim, durumu yatıştırmak için İsrail'le ilgili bir açıklama yapmak istiyordu.

Ahmed Süveydani bana, "Bu mesajı hemen Mossad'a gönder" dedi. Arapça metnini hala hatırlıyorum: "Eşkol'a ve istihbarat başkanına: Kamil Emin Sabit ve beraberindekiler elimizdedir. Emirleri bekliyoruz. Suriye İstihbaratı." Levi Eşkol o dönemde İsrail başbakanıydı.

- Mesajı bizzat siz mi gönderdiniz?

Evet, bizzat ben gönderdim.

- Nasıl?

Elbette Mors koduyla.

- Cohen o sırada neredeydi?

Bizimleydi. Yanımda iki adamım vardı.

- Hala dairede miydiniz?

Evet. Altıncı gündü. Ertesi gün, "Korgeneral"in onu görmek istediğini söylediler.

- Hangi korgeneral?

Başkomutan ve devlet başkanı Emin el-Hafız. Onu nereye götürmem gerektiğini sordum, Ebu Rummane'deki İsrail Şubesi karargahına getirmemi söylediler. Oraya götürdüm. Emin el-Hafız odanın baş tarafında, Adnan Tayyara da yanında oturuyordu. Cubata ez-Zeyt'ten (Golan Tepeleri'nde bir köy) Melhem Kasım adlı bir astsubay da oradaydı. Cohen'i kapının yanında ayakta durdurdular.

Emin el-Hafız, Halep aksanıyla "Adın ne?" diye sordu. "Kamil Emin Sabit. Suriyeli bir Arap'ım, ticaret yapıyorum ve Müslümanım" diye cevap verdi. El-Hafız, ondan Fatiha'yı okumasını istedi ama hata yaptı. "Senin yaşında olup Fatiha'yı okumayı bilmeyen bir Müslüman olur mu?" dedi. Ardından Adnan Tayyara'ya dönüp "Adnan, bu adam Yahudi" dedi. Cohen'i odanın daha iç tarafına getirmelerini söyledi.

Filistin Şubesi'nden bir subay oradaydı: İdlib'deki Han Şeyhun'dan Abdülkadir Abdülcelil. El-Hafız ona, "Al götür, sorgula ve kim olduğunu öğren" dedi. Abdülkadir, Adnan Tayyara'ya ona tokat atıp atamayacağını sordu. Tayyara, "Kendi takdirini kullan" diye cevap verdi. İlk tokattan sonra Cohen, adının Moşe Mizrahi olduğunu ve Yahudi olduğunu söyledi. Sorgulama devam ederken gerçek adının Eli Ben Şaul Cohen olduğunu, Nadya'yla evli olduğunu ve Bat Yam'da yaşadığını söyledi.

Filistin Şubesi daha sonra onu gözaltına aldı ve onunla doğrudan ilişkimiz sona erdi. Ama bir de saat meselesi vardı. Üzerindeki her şeyi aldık ama ne zaman yayın yapacağını bilmesi gerektiği için kol saatini onda bıraktım. Dikkatle inceledim, söktüm ve kontrol ettim. O saatin bir hikayesi var, daha sonra anlatacağım.

- Daha sonra sorgulanıp idam mı edildi?

Onu sorguladılar ve yargılamayı bütün dünyaya yayınlamak istediler. Sorgulamayı Salah ed-Dalli yürüttü. İtiraz ettim ama rütbem, söylediklerime pek kulak verilmesi için fazla düşüktü. İsrail'in onu görüp söylediklerini duymasından fayda sağlayacağını, yargılamanın kamuya açık yapılmaması gerektiğini savundum ama yine de yaptılar.

Yargılamayı takip ettiniz mi?

Mesajların şifresini çözdüğümüz için mahkemeye gittim. Bana belirli mesajları soruyorlardı, ben de bazen bazı noktaları açıklamak için kalıyordum.

Sonra idam edildi mi?

Ölüm cezasına çarptırıldı. Cezanın infaz edilmesine de itiraz ettim. Bu itirazları dile getirirken söylediklerim nedeniyle hapse atıldım. Cezanın verilmesinde bir sorun olmadığını ama hayattayken ondan yararlanmaya devam edebilmemiz için infazın ertelenebileceğini söyledim. Bir gün takas yapılırsa yaşayan bir adam, naaşından daha değerli olurdu.

İtirazlarınızı kime ilettiniz?

Binbaşı Adnan Tayyara'ya ilettim. Bir defasında Albay Ahmed Süveydani de oradaydı.

Ne söylediniz de hapse atıldınız?

Cohen'in hayatta kalmamasında çıkarı olan birinin bulunduğunu söyledim. Ne demek istediğimi sordular. Elimizde olduğunu ve istediğimiz zaman idam edebileceğimizi söyledim. Bu sadece benim sezgimdi. Hapiste 89 gün geçirdim.

Belirli birini mi kastediyordunuz?

Hayır. Sezgim, birinin bir şeyden korktuğu ve bu yüzden Cohen'in hayatta kalmasını istemediği yönündeydi.

Onun idamından sonra mı hapse atıldınız?

Evet.

İdamına tanık oldunuz mu?

Hayır, idamında bulunmadım ama o gece Şam'ın Kabun semti yakınlarında, Askeri Polis karargahındaki cezaevinde onun yanındaydım. Ağladı ve "Beni kandırdılar" dedi. "Seni kim kandırdı?" diye sordum. "Çalıştığım servis. Bana, 'Şam'ı bombalamamız gerekse bile sana bir şey olmasına izin vermeyeceğiz' dediler. Şimdi işte buradayım" dedi. Daha sonra idam edildi.

O son görüşmede onunla ne kadar kaldınız?

Yaklaşık iki saat. Ona acıdım. Aldığımız bilgilerden Shai adında bir oğlu olduğunu biliyorduk.

Bu bilgiyi nasıl edindiniz?

Tutuklandığını Mossad'a bildiren mesajı göndermeden önce, elimizde olduğunu bilmediklerini varsayarak onlarla mesajlaşmaya devam ettik. Bana oğlundan söz etti ve "Bu çocuk yetim büyüyecek" dedi.

Oğlu tutuklanmasından sonra mı doğmuştu?

Evet. Cohen her yıl seyahat ederdi. Bütün zamanını Suriye'de geçirmiyordu.

Cohen idam edildikten sonra nereye gömüldü?

Adnan Tayyara'nın bürosunda oturuyorduk. Adnan (İsrail Şubesinin başkanı), Abdülkadir Abdülcelil (Cohen'i sorgulayan kişi), birkaç subay daha ve ben oradaydık. Defin ekibine eşlik eden Astsubay Melhem Kasım, ya da Kasım Melhem de oradaydı. Altı kişiydik. İsraillilerin meselenin peşini bırakmayacağını ve Cohen'in naaşını geri almaya çalışacağını söyledik, ardından her birimiz nereye gömülmesi gerektiğine dair önerilerde bulunmaya başladık.

Bu, idamından sonra mıydı?

Hayır. Cezanın infaz edilmesinden önceki geceydi. İdamdan sonra ne yapılacağını konuşuyorduk.

Ne kararlaştırıldı?

Adnan Tayyara, sürekli nöbetçilerin bulunduğu bir kışlanın girişine gömülmesini önerdi. Böylece mezarın ayrıca korunmasına gerek kalmayacaktı. Herkes bunun iyi bir fikir olduğunu düşündü ve ertesi gün gömüldü. Birkaç kışla vardı. Hangisinin seçildiğini bilmiyorum. Defin sırasında orada bulunan Melhem Kasım bilir.

Sizce cesedi şimdi nerede?

Kışlalardan birinin dışında gömülü.

Şifresini çözdüğünüz mesajlara ne oldu?

Buraya gelip hepsini aldılar.

Kim?

Mossad. Aracılar vardı ve Şam'la bir anlaşmaya vardılar. Mossad gelip bütün mesajları aldı.

Bu, son iki yıl içinde mi oldu?

Evet. Güvenilir bulduğum bir kaynak bana böyle söyledi. Mesajların şifresi zaten çözülmüş ve çevirileri yapılmıştı. Bunları gizleme yollarından biri, Arapça veya İbranice yerine Fransızca göndermekti. Şifre kırılınca metnin kendisi Fransızca çıkıyordu. Fransızca bilen bir akrabamdan, Posta Enstitüsü Müdürü Ahmed Şevki er-Raşi'den bunları çevirmesini istedim. Bütün mesajları çevirdi.

En önemlilerinden herhangi birini hatırlıyor musunuz?

Bana göre mesajlar pek değerli değildi. Eliyahu Cohen: Tamamlanmamış Bir Casusluk Projesi adlı bir kitap var. Bugünkü değerlendirmem, Suriye vatandaşlığı ve devlette bir görev istediği yönünde.

Mesajların içeriğinden bir şey hatırlıyor musunuz?

'Falancayı görmeye gittim' veya 'falanca beni görmeye geldi' gibi şeylerdi. Okuduğumuz kadarıyla, özellikle önemli bir bilgi içermiyorlardı.

Rejim değişikliğinden sonra Cohen'in bütün dosyasının İsrail'e teslim edildiğine dair haberler çıktı.

Bana söylenen bu.

Peki ya cesedi?

Hala burada olduğunu düşünüyorum.

Neden?

Bulmuş olsalardı duyurur ve büyük bir olay haline getirirlerdi. Örneğin saati düşünün.

Saatin Mossad'a ulaşmadan önce açık artırmada satıldığına dair haberler vardı.

Esed rejimi yıkılmadan önce İsrail'de, (İsrail Başbakanı) Binyamin Netanyahu ve Mossad başkanının katıldığı bir etkinlik düzenlendi. Saati Suriye istihbaratının içinden geri aldıklarını açıkladılar. Şaşırdım. Askeri İstihbaratın başkan yardımcısı Tümgeneral Hasan Şerif beni aradı, birinin benimle görüşmek istediğini ve beni almak için bir araç gönderileceğini söyledi.

Burada, Suriye'de mi?

Evet. Beni bir yere götürdüler. Orada yaşlı bir adam içeri girip selam verdi ve kendisini Tümgeneral Ali Memluk (Ulusal Güvenlik Bürosunun eski başkanı) olarak tanıttı. Oturduk. Elinde Cohen'in saatinin bir fotoğrafı vardı, tanıyıp tanımadığımı sordu. "Bu, Cohen'in saati" dedim.

İsraillilerin saati aldıklarını söylediğini anlattı. "Doğru, aldılar" dedim. Nereden bildiğimi sordu. Cohen'i yakaladığımızda eşyalarını aldığımızı ama saati bileğinde bıraktığımı anlattım. Filistin Şubesine naklettiklerinde saat hala kolundaydı. Onu sorgulayan subay Abdülkadir Abdülcelil'di.

Ordudan ayrılıp ticarete atıldıktan sonra, üç yıl kaldığım Şarika'da (BAE) bir bürom vardı. Kasiyun Konut Şirketine sattığımız makineleri ithal ediyordum. Bir gün sokakta Abdülkadir Abdülcelil'e rastladım. Yanında Birleşik Arap Emirlikleri'nden bir adam vardı. Selam verdim, orada ne yaptığımı sordu. İşimi anlattım ve büroma davet ettim. Oradaki deniz harp okuluna tayin edildiğini söyledi.

Şarika'da mı?

Evet. Okulun Arap Birliğine bağlı olduğunu ve farklı ülkelerden Araplara eğitim verdiğini söyledi. Kahve içmek için bir kafeye gittik ve bir süre konuştuk. Bana, "Cohen vakasından bir şey elde eden tek kişi benim. Saatini aldım!" dedi. Sonra bileğindeki saati gösterdi.

Aynı saat olduğundan emin misiniz?

Evet. Cohen'i sorgulayıp saati almakla övünüyordu. Ondan sonra nasıl el değiştirdiğini bilmiyorum. Birisi ondan doğrudan veya bir aracı üzerinden satın almış olabilir, belki de ölümünden sonra çocuklarından almıştır.

Bu yalnızca benim değerlendirmem. Ali Memluk'a saat hakkında bildiklerimin bundan ibaret olduğunu söyledim. Sonra istihbarat servisini eleştirdim. Öfkeyle ayağa kalkıp tek kelime etmeden çıktı. Ben de daha sonra ayrıldım.

Söylendiği gibi Cohen'in bütün dosyaları teslim edildi mi?

Duyduğum kadarıyla mesajları aldılar. İnsanların düşündüğü anlamda 'dosyalar' yoktu. Var olan, mesajlardı, zaten ellerinde bulunan metinlerdi.

Sovyet yapımı yön bulma cihazı ve Hindistan Büyükelçiliğiyle ilgili olarak...

O anlatının doğru olduğunu düşünmüyorum. Farklı istasyonların ve büyükelçiliklerin hangi frekansları, hangi saatlerde kullandığını gösteren uluslararası frekans listeleri vardı, bir tür telefon rehberi gibiydi. Bir servis, birini telsizle göndermek istediğinde kullanılmıyor gibi görünen bir frekans arar, onu dinler, ardından önemsiz mesajlar göndererek deneme yapardı.

Benim değerlendirmem, bir frekans seçtikleri ve biz o frekansta sinyal almaya alışıncaya kadar onu kullanmaya devam ettikleri yönünde. Ardından Cohen aynı frekansta yayın yapmaya başladı. Olanları ben böyle anlıyorum.

Yani Rus dinleme aracının bununla hiçbir ilgisi yok muydu? Hindistan Büyükelçiliğinin yayınlarının da mı?

Yürüttüğümüz çalışmadan bildiğim kadarıyla ikisinin de bununla hiçbir ilgisi yoktu.

Onu cezaya çarptıran kişi Salah ed-Dalli miydi?

Onu idam etmeye karar verdiler ve infaz için talimat verdiler. Hüküm de bu süreç içinde verildi. Ebu Muğvar, yani Salah ed-Dalli, birlikte bir kitap yayımlamak için benimle birkaç kez irtibata geçti. Kabul etmedim çünkü onun kitabı belirli bir noktada bitiyor, ondan sonra yargılamalar başlıyordu. İkisini tek ciltte birleştirmeyi haklı gösterecek kadar bağlantı görmedim.

Cohen'i konuştuk ama ben başka bir vakayı çok daha ciddi buluyorum. Bana göre Golan cephesindeki telefon haberleşmemiz 1950'lerden beri dinleniyordu. Bazı yöntemleri ancak sonradan keşfettik. Okuduğum mesajlarda Cohen, Golan hakkında önemli bilgiler göndermemişti. Haberleşmenin dinlenmesi bambaşka bir meseleydi.

Bu nasıl başladı?

1950'lerde Golan'daki Banyas yakınlarında ahşap telefon direkleri vardı. Direklerden birinin çatlağında, telefon hattına ve bir vericiye bağlı, gizlenmiş ince bir tel bulundu. Tel, ahşabın rengine yakın bir malzemeyle kaplanmıştı, anten ise bir bazalt kayanın içine gizlenmişti.

Nasıl keşfedildi?

Bunu ben keşfetmedim, o sırada hala Harp Okulundaydım. Daha sonra öğrendiğimize göre sert kış koşulları direğe zarar vermiş ve teli koparmış, böylece yayın kesilmişti. Bir İsrail devriyesi arızayı incelemeye gelmiş ve Suriye devriyeleriyle çatışmıştı. Suriye devriyeleri, İsrail devriyesinin beş mensubunu yakalamıştı. Uri İlan (gözaltındayken yaşamına son vererek İsrail'de kahramanlaşan kişi) da aralarındaydı.

Bundan sonra muhabere devriyeleri, ahşap direklerde gizli tel veya olağandışı bir şey olup olmadığını incelemeye başladı. Daha sonra, ortaya çıkarılması daha uzun süren başka yöntemler kullandılar. 1964'te, Cohen vakasından önce, kıyıdaki Banyas'ta bir tesisi bulunan Irak Petrol Şirketi de dahil olmak üzere yabancı şirketlerin haberleşme sistemlerini kontrol ediyorduk. Vidad Beşir'e (134. Muhabere Bölüğünün komutanı), şirkete tahsis edilen frekansı kullandığından emin olmak için istasyonlarından birini ziyaret etmeyi önerdim.

Önce T4 istasyonuna gittik, ertesi gün de Banyas'a geçtik. Orada bir sinyal gücü ölçerin deri kılıfı dikkatimi çekti. Cihazı sordum ve yanımıza almak için izin istedim. Onu kullanarak telefon direklerinin çevresinden gelen yayınların izini sürebiliyorduk.

Telefon hattının izolatörlerinden birinin içine gizlenmiş bir cihaz gibi görünen bir şey bulduk. İzolatörü taşıyan demir kol anten görevi görüyordu. Cihazın içinde patlayıcı da vardı, bu yüzden açılması tehlikeliydi. Kontrollerimize devam ettik ve cephe kesimleri, cephe komutanlığı ve Genelkurmayın kullandığı haberleşme hatlarına bağlı başka cihazlar da bulduk.

Bu neredeydi?

Golan'a hizmet veren askeri telefon hatlarında.

Haberleşmeyi Banyas'tan mı dinliyorlardı?

Kıyıdaki Banyas'ı değil, Golan'daki Banyas'ı kastediyorum. Oradaki direkler sınıra yakındı. Ölçeri kullanarak, Kefr Harib yakınlarındaki eski bir ahşap direğin üzerinde bulunan da dahil olmak üzere başka cihazlar bulduk. Önemli haberleşmenin uzun yıllar boyunca bu şekilde dinlendiğini değerlendirdik.

Hizbullah'ın çağrı cihazlarının patladığını duyduğunuzda tepkiniz ne oldu?

Cihazların teminiyle ilgili güvenlik risklerine ve teknik risklere daha fazla dikkat edilmesi gerektiğini düşündüm. Telsiz haberleşmelerinin dinlenebileceğini düşündükleri için çağrı cihazlarına yöneldiler. Satın almaktan ben sorumlu olsaydım, cihazları nihayetinde kullanacak kişilerin kimliğini gizlemenin bir yolunu bulurdum. Cihazların içinde ne olduğuna ve nasıl patlatıldıklarına gelince, bunun için teknik bir inceleme gerekir. Benim değerlendirmem, tedarik sürecindeki bir güvenlik açığının yaşananlarda payı olduğu yönünde.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Tekrarlıyorum: Cohen'i, Binbaşı Muhammed Vidad Beşir'in komuta ettiği teknik birlik, 134. Muhabere Bölüğü ortaya çıkardı. Diğer kurumlar ancak biz onu bulduktan sonra devreye girdi. Hindistan Büyükelçiliğiyle ilgili anlatının doğru olduğunu düşünmüyorum.

Bu vaka nedeniyle hapse atılanlarla ilgili de bir şey söylemek istiyorum. Bana göre Cohen'i tanıyanlar arasında onun casus olduğunu bilmeyenler de vardı. Bazıları onu yalnızca yatırım yapmak isteyen zengin bir iş insanı olarak görüyor ve proje teklifleriyle yanına gidiyordu. Macid Şeyh el-Ard (Cohen'in bir daire satın almasına, şirketine ortak olmasına yardım eden ve farkında olmadan Suriye hükümetine sızmasını kolaylaştıran zengin bir Suriyeli iş insanı) da bunlardan biriydi.

Cohen Lübnan üzerinden Suriye'ye girerken Macid, Avrupa'dan arabayla gelmişti. O dönemde Suriyeliler Almanya'da araba satın alıp serbest bölgede satıyorlardı. Cohen'in girişini ayarlayanların, arabayla seyahat eden ve onu Suriye'ye götürebilecek birini aradığını düşünüyorum. Cohen yolculukta Macid'le tanışmıştı, yolcuların sık sık yaptığı gibi konuşmaya başlamışlardı. Cohen, yurt dışında yaşadığını ve Şam'a gitmek istediğini söylemiş, Macid de onu arabasıyla oraya götürmeyi teklif etmişti.

Bu, aleyhine delil olarak mı kullanıldı?

Benim itiraz ettiğim tam da buydu. Cohen, soruşturmacılara Macid'le yolculuk sırasında tanıştığını söyledi. Ama bana göre birisiyle yalnızca yolculukta tanışmak, onun orada gerçekte ne yapmak için bulunduğunu bildiğiniz anlamına gelmez. Macid Şeyh el-Ard'ın (müebbet hapse mahkûm edilmiş, daha sonra Palmira'daki cezaevinde intihar etmişti) haksızlığa uğradığını düşünüyorum. Masum olduğuna inanıyorum.

Kaynak: Mepa News

Yorum Yap
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Röportaj Haberleri