"Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan çıkarın": Usame bin Ladin'in ABD'ye karşı "cihat ilanı" 30'uncu yılında

Usame bin Ladin, 23 Ağustos 1996 tarihinde ABD'ye karşı, "Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan Çıkarın" başlığıyla da bilinen savaş ilanını yayınladı.

Usame bin Ladin'in 23 Ağustos 1996 tarihinde yayımladığı ve "Biladu'l Haremeyn'i İşgal Eden Amerikalılara Karşı Cihad İlanı" başlığını taşıyan metnin üzerinden 30 yıl geçti.

Açıklamada, 1990'lı yıllarda Körfez Savaşı sırasında Suudi Arabistan yönetiminin izniyle Arap Yarımadası'na konuşlanan Amerikan birliklerini kastederek "Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan Çıkarın" alt başlığını taşıyordu.

Metnin giriş bölümünde Filistin, Irak, Lübnan, Çeçenistan, Bosna Hersek ve farklı bölgelerde yaşanan çatışmalara değinilirken, ABD ile müttefiklerinin Müslümanlara karşı yürütülen politikaların başlıca sorumluları arasında yer aldığı vurgulanıyordu.

Metnin önemli bir bölümü Suudi Arabistan yönetimine yönelik eleştirilere ayrılıyordu.

Filistin ve Irak da açıklamanın ABD karşıtı söyleminin önemli unsurları arasında yer aldı. Bin Ladin Washington yönetimini İsrail'e verdiği siyasi ve askeri destek nedeniyle Filistinlilerin yaşadıklarından sorumlu tutarken, Irak'a uygulanan yaptırımların yol açtı sivil kayıpların da altını çizdi.

Açıklamanın ardından, El Kaide ve beraberindeki çeşitli cihat yanlısı yapılar ile ABD arasındaki fiili savaş süreci başladı. Kenya ve Tanzanya'daki elçilik saldırıları, USS Cole bombalaması, 11 Eylül saldırıları gibi büyük olayların yaşandığı süreç, 2001 yılındaki Afganistan ve 2003 yılındaki Irak işgalleriyle sıcak bir çatışmaya dönüştü.

ABD Irak ve Afganistan savaşlarında bir netice elde edemedi ve çekilmek zorunda kaldı. 2021 yılında ABD öncülüğündeki NATO ittifakı Afganistan'da mağlup olarak geri çekildi. Ancak ABD halen Körfez bölgesinde varlığını sürdürüyor. Bu süreç El Kaide de ABD'ye karşı savaş sürecinde büyük darbeler aldı. 2011 yılında Usame bin Ladin ABD saldırısında yaşamını yitirdi, 2022 yılında ise bir sonraki lider Eymen ez Zevahiri'nin ABD tarafından düzenlenen bir saldırıda hayatını kaybettiği bildirildi. Grubun lider kadroları Afganistan, Yemen, Irak, Suriye gibi farklı coğrafyalarda ABD tarafından yoğun bir şekilde hedef alındı.

23 Ağustos 1996 tarihinde yayınlanan açıklamanın tam metni şu şekilde:

Biladu'l Haremeyn'i İşgal Eden Amerikalılara Karşı Cihat İlanı

"Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan Çıkarın"

Usame bin Muhammed bin Ladin'den, genel olarak dünyanın her yerindeki Müslüman kardeşlerine ve hususen Arap Yarımadası'ndakilere bir mesaj

Hamd Allah'adır. O'na hamd eder, O'ndan yardım ve bağışlanma dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve amellerimizin kötülüğünden Allah'a sığınırız. Allah kime hidayet ederse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa ona hidayet edecek yoktur. Allah'tan başka ilah olmadığına, O'nun bir ve ortaksız olduğuna şehadet ederim, Muhammed'in de O'nun kulu ve resulü olduğuna şehadet ederim.

Ey iman edenler! Allah'tan, O'na karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öyle sakının ve ancak Müslümanlar olarak can verin. (Al-i İmran, 102)

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah'a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir. (Nisa, 1).

Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve doğru söz söyleyin. O da işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Resulüne itaat ederse gerçekten büyük bir başarıya ulaşmıştır. (Ahzab, 70-71).

Şöyle buyuran Allah'a hamd olsun:

Ben yalnızca gücüm yettiğince ıslah etmek istiyorum. Başarım ancak Allah iledir. O'na tevekkül ettim ve O'na yöneliyorum. (Hud, 88).

Ve şöyle buyuran Allah'a hamd olsun:

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah'a iman edersiniz. (Al-i İmran, 110)

Allah'ın salat ve selamı, şu sözü söyleyen kulu ve Resulü'nün üzerine olsun:

İnsanlar zalimi görüp de onu engellemezlerse Allah'ın onları umumi bir azapla kuşatması yakındır. (Ebu Davud, Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir.)

İslam ehlinin Yahudiler, Hristiyanlar ve onların yardımcılarının ittifakı tarafından maruz bırakıldığı zulüm, taşkınlık ve saldırı gizli değildir. Öyle ki Müslümanların kanı en ucuz kan, malları ve servetleri de düşmanların elinde ganimet haline gelmiştir. Müslümanların kanları Filistin ve Irak'ta dökülmüştür. Lübnan'daki Kana katliamının korkunç görüntüleri hala zihinlerimizdedir. Tacikistan, Burma, Keşmir, Assam, Filipinler, Patani, Ogadin, Somali, Eritre, Çeçenistan ve Bosna Hersek'te Müslümanlara karşı bedenleri ürperten, dehşeti karşısında vicdanları sarsan katliamlar yaşanmıştır. Bütün bunlar dünyanın gözü ve kulağı önünde olmuş, Amerika ve müttefiklerinin açık komplosuyla, zalim Birleşmiş Milletler'in örtüsü altında, oradaki mazlumların kendilerini savunmak için silah edinmeleri dahi engellenmiştir.

İslam ehli bunun üzerine uyanmış ve Yahudi-Haçlı ittifakının saldırısının başlıca hedefinin kendileri olduğunu anlamıştır. "İnsan hakları" hakkındaki bütün sahte iddia ve propagandalar, dünyanın her yerinde Müslümanlara karşı gerçekleştirilen saldırı ve katliamlar altında çökmüş ve ortadan kalkmıştır.

Bu saldırıların en sonuncusu, Müslümanların, Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in vefatından bu yana uğradıkları en büyük musibetlerden biri olan Biladu'l Haremeyn'in işgalidir: İslam yurdunun kalbi, vahyin indiği yer, risaletin kaynağı ve bütün Müslümanların kıblesi Kabe-i Muazzama'nın bulunduğu bu topraklar, Amerikalı Hristiyanların ve müttefiklerinin orduları tarafından işgal edilmiştir. La havle ve la kuvvete illa billah!

Yaşamakta olduğumuz bu şartlar altında ve bütün dünyayı, özellikle de İslam alemini kaplayan mübarek uyanışın gölgesinde bugün size uzun bir aradan sonra hitap ediyorum. Bu uzun ayrılığı, Amerika'nın öncülük ettiği zalim Haçlı seferinin İslam alimlerine ve davetçilerine uyguladığı baskı dayatmıştır. Çünkü bu davetçilerin, selef alimlerinden İbn Teymiyye ve İzz bin Abdüsselam'ın -Allah onlara rahmet etsin- yaptığı gibi, İslam ümmetini düşmanlarına karşı harekete geçirmesinden korkmaktadırlar.

Böylece Haçlı-Yahudi ittifakı, doğru sözlü alimlerin ve faal davetçilerin -kimseyi Allah karşısında temize çıkarmıyoruz- önde gelenlerini öldürmeye ve tutuklamaya yöneldi. Mücahid Şeyh Abdullah Azzam'ı öldürdüler, Mücahid Şeyh Ahmed Yasin'i Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in İsra mahallinde, Mücahid Şeyh Ömer Abdurrahman'ı ise Amerika'da tutukladılar.

Amerika'nın yönlendirmesiyle Biladu'l Haremeyn'de çok sayıda alim, davetçi ve genç de tutuklandı, bunlar arasında önde gelen Şeyh Selman el-Avde, Şeyh Sefer el-Havali ve kardeşleri de vardı. La havle ve la kuvvete illa billah! Biz de bu zulmün bir kısmına maruz kaldık: Müslümanlarla konuşmamız engellendi, Pakistan, Sudan ve Afganistan'da takip edildik. Uzun süre ortada olmayışımın sebebi budur. Fakat Allah'ın lütfuyla Horasan'da, Hindukuş'un doruklarında güvenli bir üs kurmak mümkün oldu. Allah'ın lütfuyla yeryüzündeki en büyük mülhid askeri güç bu doruklarda ezildi, süper güç efsanesi mücahidlerin "Allahu ekber" nidaları karşısında dağılıp gitti. Bugün Afganistan'daki aynı doruklardan, Yahudi-Haçlı ittifakının ümmete yüklediği zulmü kaldırmak için çalışıyoruz, özellikle de Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in İsra mahallini işgal etmesi ve Biladu'l Haremeyn'in mukaddesatını çiğnemesinden sonra. Allah'tan bize zafer ihsan etmesini diliyoruz. O bizim mevlamızdır ve buna kadirdir.

İşte bugün buradan konuşmaya, çalışmaya ve genel olarak İslam aleminde, hususen ise Biladu'l Haremeyn'de meydana gelenleri düzeltmenin yollarını birlikte değerlendirmeye başlıyoruz. İşleri yeniden doğru mecrasına, hakları sahiplerine döndürebilecek yolları araştırmak istiyoruz, zira insanların din ve dünya işlerine büyük musibetler ve ağır zararlar gelmiştir. Bu durum bütün kesimleri etkilemiştir: Sivilleri, askerleri ve güvenlik mensuplarını, memurları ve tüccarları, küçükleri ve büyükleri, okul ve üniversite öğrencilerini, sayıları yüz binleri bulan işsiz üniversite mezunlarını. Bunlar artık toplumun geniş bir kesimini oluşturmaktadır.

Sanayi erbabı da tarım erbabı da bundan etkilendi, şehirlerde ve yerleşik bölgelerde yaşayanlar da, çöllerde ve çadırlarda yaşayanlar da. Neredeyse herkes hemen her şeyden şikayet eder oldu. Biladu'l Haremeyn'deki durum, kaynağı ne olursa olsun küfür ve fesadı ortadan kaldırmak üzere patlamanın eşiğine gelmiş dev bir yanardağı andırmaktadır. Riyad ve Huber'deki patlamalar ise acı çekişten, ağır baskıdan, ezilmeden, büyük zulümden, aşağılayıcı taşkınlıktan ve yoksulluktan doğan bu coşkun selin habercilerinden başka bir şey değildir.

İnsanlar geçim meseleleriyle fazlasıyla meşgul edilmiştir. Ekonomik gerileme, fiyatların yükselmesi, borçların çoğalması ve cezaevlerinin dolup taşması herkesin dilindedir. Sınırlı gelirli memurlar on binlerce, hatta yüz binlerce riyale varan borçlarından söz etmekte, riyalin alım gücünün başlıca para birimleri karşısında çok büyük ve sürekli bir düşüş göstermesinden yakınmaktadırlar. Büyük tüccar ve müteahhitler ise devletten yüz milyonlarca ve milyarlarca riyal alacakları bulunduğunu söylemektedir. Devletin vatandaşlara olan iç borcu üç yüz kırk milyar riyali aşmıştır ve faiz sebebiyle her gün artmaktadır, dış borç ise bundan hariçtir. İnsanlar, "Gerçekten dünyanın en büyük petrol ihracatçısı biz miyiz?" diye sormaktadır. Hatta bu durumu, yönetimin zalim ve gayrimeşru uygulamaları karşısında sustukları için Allah'ın kendilerine verdiği bir azap olarak görmektedir. Bunların başında Allah'ın şeriatına göre hükmetmemek, kulların meşru haklarını gasp etmek, Biladu'l Haremeyn'i Amerikalı işgalcilere açmak ve peygamberlerin varisleri olan doğru sözlü alimleri haksızlık ve saldırıyla zindanlara atmak gelmektedir. Bu büyük musibet, din işlerinde uzman alim ve davetçileri olduğu kadar dünya işlerinde uzman tüccar, iktisatçı ve ileri gelenleri de harekete geçirmiştir.

Bunun üzerine her kesim, durumu hızla düzeltmek için elinden geleni yapmıştır. Herkes ülkenin, derinliğini yalnız Allah'ın bildiği korkunç bir uçuruma ve büyük bir felakete doğru gittiği konusunda birleşmiştir. Büyük tüccarlardan birinin ifadesiyle, "Kral ülkeyi büyük belalara götürüyor." La havle ve la kuvvete illa billah! Birçok prens de halkın kaygılarını paylaşmaktaydı, özel meclislerinde ülkede yaşanan terör, baskı ve fesada itirazlarını dile getirmekteydi. Ne var ki nüfuzlu prenslerin şahsi menfaatler uğruna rekabeti ülkeyi harap etmiştir. Rejim, kendi eliyle meşruiyetini birçok uygulamayla parçalamıştır. Bunların en önemlileri şunlardır:

1. İslam şeriatının hükümlerini askıya almak ve bunların yerine beşeri kanunları geçirmek, doğru sözlü alimlerle ve salih gençlerle -kimseyi Allah'a karşı temize çıkarmıyoruz- kanlı bir çatışmaya girmek.

2. Ülkeyi korumaktan aciz kalmak ve ümmetin düşmanı olan Amerikan Haçlı güçlerine uzun yıllar boyunca ülkeyi açmak. Bu güçler, özellikle kendileri için gerekçesiz biçimde yapılan büyük harcamalar yüzünden, yaşadığımız felaketin başlıca sebeplerinden biri haline gelmiştir. Ülkeye dayatılan politikalar, özellikle petrol politikası sonucunda, üretilen petrol miktarı ve fiyatı Amerikan ekonomisinin çıkarlarına göre belirlenmekte, ülkenin ekonomik çıkarları ihmal edilmektedir. Ayrıca rejime çok yüksek maliyetli silah anlaşmaları dayatılmıştır. İnsanlar artık, "Öyleyse bu rejimin varlığının ne faydası var?" diye sormaktadır.

Bunun üzerine her kesim, durumu hızla düzeltmek ve tehlikeyi önlemek için çaba gösterdi. Yönetimi gizlice ve açıktan, nesirle ve şiirle, toplu halde ve tek tek uyardılar. Dilekçelerin ardından dilekçeler, muhtıraların ardından muhtıralar gönderdiler. Girmedikleri yol, ıslah hareketlerine katmaya çalışmadıkları etkili kişi bırakmadılar. Yazılarında yumuşaklık ve nezaket yolunu, hikmeti ve güzel öğüdü benimsediler, dinin kesin hükümlerinin ve vatandaşların meşru haklarının dahi çiğnendiği büyük kötülük ve ağır fesattan tövbe edilmesini ve ıslaha gidilmesini istediler.

Fakat büyük bir üzüntüyle söylemek gerekir ki rejimden yalnızca yüz çevirme ve ilgisizlik, hatta alay ve küçümseme gördüler. Mesele onları hafife almakla da kalmadı, önceki ihlallerin üzerine daha büyük ve daha çok kötülük eklendi. Bütün bunlar Biladu'l Haremeyn'de oldu! Artık susmak hoş görülebilir değildi, görmezden gelmek kabul edilebilir değildi.

İhlaller büyük günahların ve helak edici suçların sınırını aşıp İslam'ı bozan apaçık fiillere varınca, sapıklık seslerinin kulaklarını sağır etmesinden, zulüm perdelerinin gözlerini kaplamasından ve fesat kokusunun burunlarını tıkamasından bunalan bir grup alim ve davetçi harekete geçti. İtiraz sesleri yükseldi, ıslah çağrıları durumu düzeltmeye davet etti. Yüzlerce aydın, ileri gelen, tüccar ve eski görevli de onlara katıldı, krala reform talep eden dilekçe ve muhtıralar sundular. Hicri 1411 yılında, Körfez Savaşı sırasında, yaklaşık dört yüz kişinin imzaladığı bir dilekçe krala verilerek ülkenin durumunun düzeltilmesi ve kullar üzerindeki zulmün kaldırılması istendi. Fakat kral nasihati görmezden geldi, nasihat edenlerle alay etti ve durum giderek daha da kötüleşti.

Bunun üzerine nasihat edenler yeniden muhtıralar ve dilekçeler sundular. Bunların en önemlilerinden biri, Hicri 1413 Muharrem ayında krala verilen "Nasihat Muhtırası" idi. Muhtıra hastalığı teşhis ediyor ve tedaviyi, güçlü bir şer'i temellendirme ve sağlam bir ilmi sunumla tarif ediyordu. Rejimin anlayışındaki büyük boşlukları ve yönetimin dayanaklarındaki temel kusurları ele alıyordu.

Muhtıra, alimler, davetçiler, aşiret şeyhleri, tüccarlar, ileri gelenler ve üniversite hocaları gibi toplumun önde gelenlerinin ve ıslah çağrısı yapan liderlerinin marjinalleştirilme ve etkisizleştirilmeden takip ve baskıya kadar uzanan uygulamalara maruz kaldığını ortaya koydu.

Ülkedeki düzenleme ve yönetmeliklerin durumunu, bunların içerdiği ihlalleri ve Allah'tan başka bir merci adına helal-haram belirleyerek hüküm koyma girişimlerini açıkladı.

Ülkedeki medyanın durumuna değindi: Medya, şahısları ve kişilikleri kutsallaştırmanın, gerçekleri örtmenin, olayları çarpıtmanın ve hak ehlini karalamanın aracına dönüşmüş, ciddi bir iş yapmaksızın ümmetin meseleleri için ağlıyormuş gibi davranarak halkı yanıltmış, düşmanın insanları bozma ve dinlerinden uzaklaştırma planlarını uygulamış ve iman edenler arasında hayasızlığın yayılmasına hizmet etmişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

İman edenler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenler için dünyada da ahirette de elem verici bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Nur, 19).

Muhtıra, insanların bu ülkede çiğnenen ve gasp edilen meşru haklarını ele aldı.

Muhtıra ayrıca idari durumu, ona hakim olan aczi ve içinde yaygınlaşan fesadı ele aldı.

Devletin mali ve ekonomik durumunu ve faizli borçların devletin belini büktüğü bir ortamda, muhtıra, devleti bekleyen ürkütücü geleceği ortaya koydu. Buna karşılık ümmetin malları bazı kişilerin şahsi arzularını tatmin etmek için savruluyor, ardından halka vergiler, harçlar, gümrük vergileri ve benzeri yükler bindiriliyordu. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, zina edip tövbe eden ve hakkında had cezası uygulanan kadın için, "Öyle bir tövbe etti ki vergi tahsildarı böyle tövbe etse bağışlanırdı" buyurmuştur. (Ahmed rivayet etmiştir.) Bu söz, haksız vergi toplayanın günahının büyüklüğünü göstermektedir. Buna rağmen bazıları, minberlerde faiz gibi büyük bir günahı açıkça işleyen ve onu meşrulaştıran kimse için dua etmeye devam etmektedir, halbuki naslar bunu küfür olarak nitelendirmektedir. La havle ve la kuvvete illa billah!

Muhtıra, ülkedeki sosyal hizmetlerin içler acısı durumunu da ortaya koydu, bu durum muhtıradan sonra daha da ağırlaşmış ve kötüleşmişti. Özellikle hayatın en temel gereklerinden biri olan su hizmetleri bunun başında geliyordu.

Körfez krizinin açığa çıkardığı ordu durumunu, personel sayısının azlığını, hazırlığının zayıflığını ve üzerine akıl almaz meblağlar harcanmasına rağmen başkomutanının aczini ele aldı.

Yargı ve mahkemeler düzeyinde de birçok şer'i hükmün askıya alındığını ve yerlerine beşeri kanunların geçirildiğini belirtti.

Dış politika bakımından ise muhtıra, bu politikanın Müslümanların meselelerini nasıl yüzüstü bıraktığını ve görmezden geldiğini göstermekle kalmadı, Müslümanlara karşı düşmanlara nasıl yardım ve destek verildiğini de ortaya koydu. Gazze-Eriha meselesi ile Güney Yemen'deki komünistler bunun yakın örnekleridir, daha birçok örnek vardır.

İlim ehlinin belirttiği üzere, beşeri kanunlarla hükmetmenin ve kafiri Müslümana karşı desteklemenin İslam'ı bozan on husustan olduğu kimse için gizli değildir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir. (Maide, 44).

Yine şöyle buyurmuştur:

Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem kılıp sonra verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar. (Nisa, 65)

Muhtıra bütün bunları yumuşak ifadeler ve nazik işaretlerle, Allah'ı hatırlatan, güzel öğüt veren, ince bir üslup ve samimi bir içerikle sunmuştu. İslam'da nasihatin, özellikle insanların işlerini üstlenenler için taşıdığı öneme, muhtırayı imzalayanların ve ona destek verenlerin sayı ve konumuna rağmen bunların hiçbiri muhtıranın lehine olmadı. İçeriği reddedildi, imzalayanlar ve destekleyenler küçümsendi, cezalandırıldı ve hapsedildi.

Böylece davetçi ve ıslahçıların, ülkenin birliğini korumak ve kulların kanının dökülmesini önlemek amacıyla barışçıl ıslah yollarına ne kadar bağlı kaldıkları açıkça görülmüştür. Öyleyse rejim neden bütün barışçıl ıslah yollarını kapatıyor ve insanları silahlı eyleme doğru itiyor? Oysa onlara zulmü kaldırmak, hakkı ve adaleti tesis etmek için kalan tek kapı budur. Prens Sultan ve Prens Nayif ülkeyi ve halkı, her şeyi yakıp yıkacak bir iç savaşa kimin yararı için sürüklüyor? Neden kendi ülkesinde iç fitneyi ateşleyen, polislerden halkın evlatlarını ıslah hareketini bastırmak için seferber eden ve halkı birbirine kırdıran kişiden yardım ve danışmanlık alıyorlar? Buna karşılık bölgedeki asıl düşman olan Yahudi-Amerikan ittifakı güven içinde bırakılıyor, çünkü ümmetlerine ihanet eden bu gibiler onun, ümmetin beşeri ve mali imkanlarını içeriden tüketme siyasetini uyguluyor.

İçişleri Bakanı Prens Nayif'in danışmanı Zeki Bedr, kendi ülkesindeki halkın bile ağır çirkinliği ve saldırganlığı sebebiyle tahammül edemediği, bu yüzden görevden alınmış eski Mısır İçişleri Bakanıdır. Buna rağmen Prens Nayif onu günah ve saldırıda yardımlaşmak için kollarını açarak karşıladı. Ümmetin en hayırlı evlatlarıyla hapishaneleri haksız yere doldurdu, bunun üzerine, oğulları zulüm ve iftirayla hapsedilen annelerin gözleri yaşardı. Rejim, bazı komşu ülkelerde olduğu gibi sivilleri askerlerle, askerleri de sivillerle birbirine mi düşürmek istiyor? Bunun, bu durumdan ilk faydalanacak İsrail-Amerikan ittifakının siyaseti olduğunda şüphe yoktur.

Fakat Allah'ın lütfuyla halkın büyük çoğunluğu, siviller de askerler de, bu habis planın farkındadır. Birbirlerine karşı kullanılmayı ve ülkemizdeki vekili Suudi rejimi aracılığıyla asıl düşman olan Amerikan-İsrail ittifakının siyasetini uygulayan bir alet haline gelmeyi kendilerine yakıştırmamaktadırlar.

Bu nedenle herkes, "eğri ağacın doğru gölgesi olmaz" düşüncesinde birleşmiştir. Dolayısıyla ümmeti onlarca yıldır girdaplara ve çıkmazlara sürükleyen asıl düşmana yönelmek gerekir. Yahudi-Haçlı ittifakı, İslam ülkelerinde ortaya çıkan her ıslah hareketini kuşatmak ve boğmak için bölgedeki yönetici vekillerini çeşitli yollarla kullanmaktadır. Bazen hareketi, zaman ve mekanı kendisinin belirlediği bir silahlı çatışmaya sürükleyip daha doğarken ortadan kaldırır. Bazen şeriat fakültelerinden mezun olmuş İçişleri Bakanlığı mensuplarını öne çıkararak ıslah mücadelesini karıştırmaya, ümmeti ve halkı ondan uzaklaştırmaya çalışır. Bazen de salih insanları alimlerle ve hareketin önderleriyle tartışmaya sürükler, herkesin enerjisi tali meselelerde tüketilirken asıl mesele olan Allah'ı ibadette birlemek ve O'nun şeriatına göre hükmetmek gerçek hayattan uzak tutulur.

Bu tartışma ve cevapların gölgesinde hak batıla karışır, çoğu zaman şahsi düşmanlıklara dönüşür, insanlar birinin veya diğerinin tarafını tutar ve ümmetin bölünmesi ile zayıflığı daha da artar. İslami çalışmanın öncelikleri kaybolur, büyük küfür ümmet üzerindeki hakimiyetini sürdürür. İçişleri Bakanlığının uyguladığı bu şeytani hilelere ve benzerlerine karşı uyanık olmak gerekir. İçinde bulunduğumuz durumda doğru olan, ilim ehlinin kararlaştırdığı esaslara uymaktır. Şeyhulislam İbn Teymiyye'nin -Allah ona rahmet etsin- anlattığı esaslardan biri de budur.

Bütün İslam ehlinin, İslam dünyasının ülkelerini kontrol eden büyük küfrü def etmek için birleşmesi gerekir. Daha büyük zararı, yani büyük küfrü gidermek uğruna daha küçük zarara katlanması gerekir. Birden fazla vazife bir araya geldiğinde en kuvvetlisi ve en önemlisi öne alınır. İşgalci Amerikan düşmanını def etmenin, imandan sonra en zorunlu vazife olduğunda şüphe yoktur, hiçbir şey bunun önüne geçirilemez. İbn Teymiyye şöyle demiştir:

Savunma savaşı, mukaddesata ve dine saldıran düşmanı def etmenin en güçlü türüdür, icma ile vaciptir. Dini ve dünyayı bozan saldırgan düşmanı def etmekten, imandan sonra daha vacip hiçbir şey yoktur. Bunun için hiçbir şart aranmaz, imkan ölçüsünde def edilir. (el-İhtiyaratü'l-İlmiyye, el-Fetava'l-Kübra eki, 4/608).

Eğer bu saldırgan düşmanı def etmek ancak Müslümanların bütünüyle, iyisi kötüsüyle bir araya gelmesiyle mümkün oluyorsa bu onlar için bir vazifedir. Bu aşamada bazı ihtilaflı meseleleri görmezden gelmenin zararı, büyük küfrün Müslüman topraklarında hakim kalmasının zararından daha küçüktür.

İbn Teymiyye, iki zarardan büyüğünü küçüğüne katlanarak gidermek gerektiğini açıklarken, içlerinde günahkar askerler bulunsa bile bunun Müslümanları ve mücahidleri saldırgan düşmana karşı cihadı terk etmekten muaf tutmayacağını belirtmiştir. Moğolların durumundan ve Allah'ın şeriatını değiştirmelerinden söz ettikten sonra şöyle der:

Allah'ın rızasını kazanmak, kelimesini yüceltmek, dinini hakim kılmak ve Resulü sallallahu aleyhi vesellem'e itaat etmek için onlarla eksiksiz biçimde savaşmak esastır. Savaşanların içinde yönetim arzusu gibi bozuk niyetler taşıyan veya bazı hususlarda haddi aşanlar bulunsa bile, onlarla savaşmayı terk etmenin dine vereceği zarar daha büyükse yine savaşmak gerekir. İki kötülükten büyüğünü küçüğüne katlanarak gidermek, gözetilmesi gereken İslam esaslarındandır. Ehl-i sünnet ve'l Cemaat'in esaslarından biri de salih olan ve olmayan herkesle birlikte savaşa çıkmaktır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in haber verdiği üzere Allah bu dini günahkar bir adamla ve hayırdan payı olmayan topluluklarla da destekleyebilir. Eğer savaş ancak günahkar emirlerle veya içinde çok günahkar bulunan bir orduyla mümkün oluyorsa iki ihtimal vardır: Ya onlarla birlikte savaş terk edilir ve din ile dünya bakımından daha büyük zarar veren diğerleri hakim olur, ya da günahkar emirle birlikte savaşılır, böylece iki kötülükten büyüğü def edilir ve İslam'ın hükümlerinin tamamı olmasa da çoğu yerine getirilir. Bu ve benzeri durumlarda vacip olan ikincisidir. Raşid halifelerden sonraki savaşların birçoğu da bu şekilde gerçekleşmiştir. (Mecmuu'l-Fetava, 28/506).

Büyük fesatların yayıldığını ve ağır kötülüklerin dolup taştığını kör veya sağır biri dahi inkar edemez, iş, Allah'a şirk koşma ve Allah'ın kulları için hüküm koyma hakkına ortak olma biçimindeki büyük zulme kadar varmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Lokman oğluna öğüt verirken ona şöyle demişti: Ey oğlum! Allah'a ortak koşma, çünkü şirk gerçekten büyük bir zulümdür. (Lokman, 13).

Beşeri kanunlar, faiz ve benzeri Allah'ın haram kıldığı şeyleri helal saymaya başlamıştır, üstelik mukaddes beldede, Mescid-i Haram'ın yanı başında. Faiz bankaları Haremeyn'in yanı başına kadar sokulmuş, Allah'ın "Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır" (Bakara, 275) buyruğuna karşı gelerek Allah'a açıkça savaş ilan eder hale gelmiştir. Yüce Allah, kitabında faiz yiyen Müslümana başka hiçbir Müslüman günahkar için bildirmediği bir tehdidi yöneltmiştir:

Ey iman edenler! Allah'tan sakının ve eğer müminseniz faizden kalanı bırakın. Eğer bunu yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından size savaş açıldığını bilin. (Bakara, 278-279).

Günah olduğunu kabul ederek faiz yiyen Müslümanın durumu buysa, kendisini Allah'a denk ve ortak kılıp Allah'ın kulları için Rablerinin haram kıldığını hüküm koyarak helal sayanın durumu ne olacaktır? Bütün bunlara rağmen devletin, bazı salih alim ve davetçilerin ayaklarını kaydırıp onları en büyük kötülüğü ve büyük küfrü reddetme meselesinden uzaklaştırdığını görüyoruz. La havle ve la kuvvete illa billah! Bu durumda herkesin, ülkenin üzerine çöken, dini ve dünyayı bozan saldırgan düşmana ve büyük küfre karşı ümmeti hazırlamak ve harekete geçirmek için bütün gücünü harcaması gerekir. İmandan sonra onu def etmekten daha zorunlu hiçbir şey yoktur. Bu düşman, Biladu'l Haremeyn'i ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in İsra mahallini işgal eden İsrail-Amerikan ittifakıdır. Müslümanlara kendi aralarında bir iç savaşa girmemeleri de hatırlatılmalıdır, çünkü bunun ağır sonuçları vardır. Bunların en önemlileri şunlardır:

1. Kayıp ve ölümlerin büyük kısmı Müslümanlardan olacağından, Müslümanların beşeri imkanlarının tüketilmesi.

2. Mali ve ekonomik imkanların tüketilmesi.

3. Devletin altyapısının tahrip edilmesi.

4. Toplumun parçalanması.

5. Petrol sanayisinin tahrip edilmesi. Amerikan Haçlı askeri güçlerinin Körfez'deki İslam ülkelerinin karasında, havasında ve denizinde bulunması, dünyanın en büyük petrol rezervini tehdit eden en büyük tehlike ve zarardır. Bu varlık ülke halkını tahrik etmekte, dinlerine, duygularına ve izzetlerine saldırmakta ve onları topraklarını işgal eden istilacılara karşı silahlı cihada yöneltmektedir. Savaşın bu bölgelere yayılması, petrolü yanma tehlikesiyle karşı karşıya bırakacak, Körfez devletlerinin ve Biladu'l Haremeyn'in ekonomik çıkarlarına, hatta dünya ekonomisine ağır zarar verecektir. Burada mücahid kardeşlerimiz olan ülke evlatlarına sesleniyor ve bu serveti korumalarını, onu savaşa sokmamalarını istiyoruz. Çünkü bu, büyük bir İslami servet ve Allah'ın izniyle kurulacak İslam devleti için gerekli büyük bir ekonomik güçtür. Saldırgan Amerika Birleşik Devletleri'ni de savaşın sonunda bu İslami serveti yakmaması konusunda şiddetle uyarıyoruz. Böyle bir eylem, servetin meşru sahipleri olan Müslümanların eline geçmesini önlemek ve Avrupa ile Uzak Doğu'daki ekonomik rakiplerine, özellikle bölge petrolünün başlıca tüketicisi Japonya'ya zarar vermek amacı taşıyabilir.

6. Biladu'l Haremeyn'in bölünmesi ve kuzey kısmının İsrail tarafından ele geçirilmesi. Biladu'l Haremeyn'in bölünmesi, Yahudi-Haçlı ittifakının acil taleplerinden biri sayılmaktadır, çünkü bu büyüklükte ve bu imkanlara sahip bir devletin, Allah'ın izniyle kurulacak gerçek bir İslami yönetim altında bulunması, Filistin'deki Yahudi varlığı için ciddi bir tehlike oluşturacaktır. Biladu'l Haremeyn, bütün Müslümanların kıblesi Kabe-i Muazzama'nın burada bulunması sebebiyle İslam aleminin birliğinin sembolüdür. Dünyanın en büyük petrol rezervinin burada bulunması da onu İslam dünyasında önemli bir ekonomik güç haline getirmektedir. Biladu'l Haremeyn'in evlatları, ataları olan sahabelerin -Allah onlardan razı olsun- siretiyle bağ kurmakta, bunu ümmetin ihtişamını yeniden kazanmak ve Allah'ın kelimesini yeniden yüceltmek için örnek saymaktadırlar. Ayrıca Yemen'de stratejik bir derinlik ve Allah yolunda savaşan yoğun bir insan gücü bulunmaktadır. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Aden-Ebyen'den on iki bin kişi çıkacak, Allah'a ve Resulüne yardım edecekler. Benimle onlar arasındaki insanların en hayırlıları onlardır. (Ahmed sahih bir isnatla rivayet etmiştir.)

Bu da bölgedeki Yahudi-Haçlı ittifakının varlığı bakımından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır.

7. Gerekçesi ne olursa olsun, Amerikan işgal güçleri mevcutken yaşanacak her iç savaş büyük bir hatadır, çünkü bu güçler savaşın sonucunu uluslararası küfrün yararına belirlemek için çalışacaktır.

Silahlı kuvvetlerdeki, Milli Muhafızlardaki ve güvenlik teşkilatındaki kardeşlerim, Allah sizi İslam ve Müslümanlar için bir güç olarak korusun:

Ey tevhidin koruyucuları ve akidenin bekçileri! Ey hidayet nurunu taşıyıp bütün dünyaya yayan selefin torunları! Ey Sa'd bin Ebi Vakkas'ın, Müsenna bin Harise eş-Şeybani'nin, Ka'ka bin Amr et-Temimi'nin ve onlarla birlikte cihad eden hayırlı sahabilerin torunları! Siz orduya ve muhafız birliklerine Allah yolunda cihad etmek, "Allah'ın kelimesi en yüce olsun" diye çabalamak, İslam'ın sınırlarını ve Biladu'l Haremeyn'i istilacılara ve işgalcilere karşı savunmak arzusuyla katılmak için yarıştınız. Bu, dinin zirvesidir.

Fakat rejim ölçüleri tersine çevirdi, kavramları altüst etti, ümmeti aşağıladı ve dinin hükmüne karşı geldi. Ümmet, yöneticilerin yaklaşık yarım asır önce geri almayı vadettikleri ilk kıblesini ve Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem İsra mahallini hala geri alamamışken, o nesil gidip yeni bir nesil gelmişken, vaatler değişmişken, Mescid-i Aksa Yahudilere teslim edilmişken ve ümmetin oradaki yaraları kanamaya devam ederken, Suudi rejimi geriye kalan mukaddesat konusunda da ümmeti felakete sürükledi. Mekke-i Mükerreme'yi ve Mescid-i Nebevi'yi savunmak bahanesiyle Hristiyan ordularının kadın askerlerini getirdi, Biladu'l Haremeyn'i Haçlılara açtı. Kralın kendisinin haç takmasından sonra bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Ülkeyi boydan boya onlara açtı, Amerika ve müttefiklerinin askeri üsleriyle doldurdu. Rejim artık onların yardımı olmadan ayakta duramaz hale geldi. Bu askeri varlığın büyüklüğünü, hedeflerini ve tehlikesini siz herkesten iyi biliyorsunuz. Böylece ümmete ihanet etti, kafirleri dost edindi, onları destekledi ve Müslümanlara karşı onlara arka çıktı. Bunun İslam'ı bozan on husustan biri olduğu gizli değildir. Rejim, Arap Yarımadası'nı Haçlılara açarak Allah'ın Resulü sallallahu aleyhi vesellem'in ölüm döşeğinde ümmetine verdiği şu vasiyete de karşı gelmiştir:

Müşrikleri Arap Yarımadası'ndan çıkarın. (Buhari rivayet etmiştir.)

Yine şöyle buyurmuştur:

Eğer yaşarsam, Allah'ın izniyle Yahudileri ve Hristiyanları Arap Yarımadası'ndan çıkaracağım. (Sahih el-Cami es-Sağir).

Haçlı güçlerinin Biladu'l Haremeyn'deki varlığının zorunlu ve geçici bir tedbir olduğu, bu toprakları savunmak için getirildikleri iddiası artık zamanın gerisinde kalmış bir meseledir. Irak'ın askeri ve sivil altyapısını vuran vahşi yıkım, Haçlı-Yahudi nefretinin Müslümanlara ve çocuklarına karşı boyutunu açıkça göstermiştir. Üstelik bu Haçlı güçlerinin ülke evlatlarından ve diğer Müslümanlardan oluşacak İslami güçlerle değiştirilmesi ısrarla reddedilmiştir. Bu iddianın temeli de Amerika'daki küfür önderlerinin ardı ardına gelen açıklamalarıyla yıkılmıştır. Bunların sonuncusu, Huber patlamasından sonra Amerikan Savunma Bakanı William Perry'nin, Biladu'l Haremeyn'deki Amerikan askerlerinin varlığının Amerikan çıkarlarını korumak için olduğunu söylemesidir. Şeyh Sefer el-Havali -Allah kurtuluşunu yakınlaştırsın- yetmiş sayfalık bir kitap yazarak Amerikalıların Arap Yarımadası'ndaki varlığının önceden planlanmış bir askeri işgal olduğuna dair deliller ve kanıtlar sunmuştur. Bu iddia, rejimin Müslümanlara yutturmak istediği bir başka aldatmacadır, tıpkı Filistinli mücahidlere yutturulan ve Mescid-i Aksa'nın kaybına sebep olan ilk aldatmaca gibi.

Filistin'deki Müslüman halk Hicri 1354, Miladi 1936 yılında İngiliz işgaline karşı büyük cihad için ayağa kalktığında İngiltere mücahidlerin karşısında duramadı ve cihadlarını durduramadı. Bunun üzerine şeytanları, Filistin'deki silahlı cihadı durdurmanın yolunun Kral Abdülaziz'den geçtiğini düşündü. Kral Abdülaziz mücahidleri aldatma görevini üstlendi, iki oğlunu Filistin'deki mücahid önderlerle görüşmeye gönderdi. Oğulları, mücahidler cihadı durdurursa İngiliz hükümetinin çekileceği ve taleplerine cevap vereceği yönündeki vaatlerine Kral Abdülaziz'in kefil olduğunu bildirdiler. Böylece Kral Abdülaziz Müslümanların ilk kıblesinin kaybedilmesine sebep oldu, Hristiyanları Müslümanlara karşı destekledi ve Mescid-i Aksa meselesini sahiplenip Allah yolunda onu kurtarmak için savaşan mücahidlere yardım etmek yerine onları yüzüstü bıraktı.

Bugün de oğlu Kral Fehd, geriye kalan mukaddesatımızın kaybedilmesine yol açacak ikinci aldatmacayı Müslümanlara kabul ettirmeye çalışmaktadır. İslam alemi Haçlı güçlerinin Biladu'l Haremeyn'e, sözde bu toprakları savunmak üzere girmesine tepki gösterdiğinde, Amerikalıların girişine fetva veren alimlere ve Mekke-i Mükerreme'deki Rabıta konferansında toplanan İslam dünyasının alim ve liderlerinden oluşan büyük topluluğa yalan söyledi. Onlara işin basit olduğunu, Amerikan kuvvetleriyle koalisyon güçlerinin birkaç ay sonra çıkacağını söyledi. Bugün onların gelişinin ardından yedinci yıla giriyoruz, rejim onları çıkaramıyor ve halkına aczini itiraf etmek istemiyor. İnsanlara yalan söylemeye ve Amerikalıların çıkacağını iddia etmeye devam ediyor. Heyhat, heyhat! Mümin aynı delikten iki kez sokulmaz, başkasından ibret alan ne mutludur.

Rejim, orduyu, muhafızları ve güvenlik mensuplarını işgalcilerle yüzleşmeye sevk etmek yerine onları işgalcilerin koruyucuları haline getirdi, zilleti, aşağılanmayı ve ihaneti daha da artırdı. La havle ve la kuvvete illa billah! Rejimin ayaklarını kaydırdığı, baskı yaparak Müslümanların haklarına ve kanlarına saldırmaya zorladığı ordu, polis, muhafız ve güvenlik mensupları arasındaki küçük gruba şu kutsi hadisi hatırlatıyoruz:

Kim benim bir velime düşmanlık ederse ona savaş ilan ederim. (Buhari).

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle de buyurmuştur:

Bir adam başka bir adamın elinden tutmuş halde getirilir ve, 'Rabbim, bu beni öldürdü' der. Allah ona, 'Onu niçin öldürdün?' diye sorar. O da, 'İzzet senin olsun diye öldürdüm' der. Allah, 'İzzet benimdir' buyurur. Başka bir adam da bir adamın elinden tutmuş halde gelir ve, 'Rabbim, bu beni öldürdü' der. Allah, 'Onu niçin öldürdün?' diye sorar. O da, 'İzzet falanın olsun diye' der. Allah, 'İzzet falanın değildir' buyurur, böylece günahını yüklenir. (Nesai bunu sahih bir isnatla rivayet etmiştir.)

Nesai'deki başka bir lafızda ise, öldürülen kişi kıyamet günü katiline yapışmış halde gelir, Allah, "Bunu niçin öldürdün?" diye sorunca katil, "Falanın hükümranlığı uğruna" der.

Bugün kardeşleriniz ve oğullarınız olan Biladu'l Haremeyn'in evlatları, işgalci düşmanı bu topraklardan çıkarmak için Allah yolunda cihada başlamışlardır. Ümmete yeniden izzet kazandırmak ve işgal edilmiş mukaddesatını kurtarmak için sizin de bu görevi yerine getirmek isteyeceğinizden şüphe yoktur. Bununla birlikte, düzenli silahlı kuvvetlerimizle düşman güçleri arasındaki dengesizlik sebebiyle bu aşamanın uygun savaş yöntemlerini gerektirdiği açıktır. Bunun yolu, tam bir gizlilik içinde çalışan hafif ve hızlı hareket eden güçlerdir, başka bir ifadeyle, düzenli silahlı kuvvetlerin dışında halkın evlatlarının katıldığı bir gerilla savaşıdır. Bu aşamada, belirgin ve büyük bir yarar olmadıkça düzenli ordu güçlerini Haçlı düşman kuvvetleriyle konvansiyonel savaşa sokmamak daha hikmetlidir. Bunun istisnası, silahlı kuvvetler mensuplarının, düzenli birlikleri geleneksel teşkilatlarıyla harekete geçirmeden bireysel olarak gerçekleştirdiği güçlü ve cesur operasyonlardır, böylece karşılık ordunun tamamına ağır biçimde yönelmez. Ancak düşmana büyük ve ağır bir darbe vurmak, dayanaklarını kırmak, yapısını sarsmak ve onu yenilmiş, kovulmuş ve kahredilmiş halde çıkarmaya yardım etmek gibi daha üstün bir maslahat varsa durum farklıdır. Bütün bunlarda Müslüman kanının dökülmemesine büyük dikkat gösterilmelidir.

Bu aşamada mücahid kardeşlerinizin ve oğullarınızın sizden beklediği, çalışmalarına gerekli bilgi, malzeme ve silah dahil olmak üzere mümkün olan her türlü yardımı sağlamanızdır. Özellikle güvenlik mensuplarından onları gizleyip korumalarını, düşmanın onlara karşı işini zorlaştırmalarını, düşman saflarında korku ve tedirginlik yaymalarını ve işgalci düşmana karşı mücahidlere yardım edecek her şeyi yapmalarını beklemektedirler.

Sizi ayrıca şu konuda uyarıyoruz: Rejim, silahlı kuvvetler, muhafızlar veya güvenlik mensuplarına karşı birtakım eylemleri kendisi düzenleyip bunları mücahidlere yüklemeye, böylece sizinle onların arasını bozmaya çalışabilir. Rejime bu fırsat verilmemelidir.

Ülkenin başına gelenlerden ve halkın çektiği sıkıntılardan rejimin bütünüyle sorumlu olduğunu bilmekle birlikte, hastalığın temeli ve belanın başı işgalci Amerikalı düşmandır. Bu nedenle bütün çabalar onu öldürmeye, onunla savaşmaya, onu tahrip edip kovmaya, pusu kurup gözetlemeye ve Allah'ın izniyle yenilgiye uğrayıncaya kadar üzerine gitmeye yoğunlaştırılmalıdır. Allah'ın izniyle, Allah'ın kelimesinin en yüce, kafirlerin sözünün en aşağı olması için sizin de meseleleri kesin biçimde sonuçlandıracağınız, saldırganlara demir yumrukla vuracağınız, işleri yeniden doğru mecrasına, hakları sahiplerine döndüreceğiniz ve gerçek İslami vazifenizi yerine getireceğiniz aşama gelecektir. Allah'ın izniyle bu meseleler hakkında ayrıca konuşacağız.

Her yerdeki Müslüman kardeşim, özellikle Arap Yarımadası'ndaki kardeşlerim:

Amerikan mallarına ödediğiniz paralar, Filistin'deki kardeşlerimizin sinelerine sıkılan mermilere dönüşmektedir, yarın da Biladu'l Haremeyn'in evlatlarının sinelerine sıkılacaktır. Onların mallarını satın alarak ekonomilerini güçlendiriyoruz, buna karşılık biz daha fazla yoksulluk ve sıkıntıya düşüyoruz.

Biladu'l Haremeyn'deki Müslüman kardeşlerim:

Ülkemizin dünyada Amerika'dan en fazla silah satın alan ülke ve bölgede Amerikalıların en büyük ticaret ortağı olması akıl alır mı? Biladu'l Haremeyn'i işgal eden bu Amerikalılar, Filistin'i işgal eden, oradaki Müslümanları öldüren ve yerlerinden süren Yahudi kardeşlerini para, silah ve insan gücüyle desteklemektedir.

Bu işgalcileri ülkemizle yaptıkları ticaretten elde ettikleri büyük gelirlerden mahrum bırakmak, onlara karşı cihada çok önemli bir destektir. Bu aynı zamanda onlara duyduğumuz öfke ve nefreti göstermenin önemli manevi bir ifadesidir. Böylece mukaddesatımızı Yahudilerden ve Hristiyanlardan temizlemeye katkıda bulunmuş ve Allah'ın izniyle onları topraklarımızdan yenilmiş, kovulmuş, kahredilmiş ve yüzüstü bırakılmış halde ayrılmaya zorlamış oluruz.

Biladu'l Haremeyn'deki ve başka yerlerdeki kadınlardan da Amerikan mallarını boykot etme konusunda üzerlerine düşen rolü yerine getirmelerini bekliyoruz.

Ekonomik boykot mücahidlerin askeri darbeleriyle birleşirse, Allah'ın izniyle düşmanın yenilgisi yakın olur. Bunun diğer türlüsü de geçerlidir: Müslümanlar mücahid kardeşleriyle iş birliği yapmaz, düşman Amerikalılarla ekonomik ilişkileri keserek onları desteklemezlerse, düşmana savaşın dayanağı ve orduların hayat kaynağı olan parayı vermiş olurlar, böylece savaş uzar ve Müslümanların üzerindeki baskı ağırlaşır.

Dünyadaki bütün güvenlik ve istihbarat teşkilatları birleşse bir vatandaşı düşmanının malını satın almaya zorlayamaz. Amerikan düşmanının mallarına yönelik ekonomik boykot, düşmanı zayıflatmak ve ona zarar vermek için son derece etkili bir silahtır, üstelik baskı aygıtlarının yetki alanına girmeyen bir silahtır.

Sözümü bitirmeden önce, Muhammed sallallahu aleyhi vesellem ümmetinin parlak geleceğinin adamları olan İslam gençlerine çok önemli bir hitabım var. Konumuz, ümmet tarihinin bu zor döneminde gençlerin vazifesidir. Bu dönem, her yöndeki vazifeleri yerine getirmek için gençlerden başka kimsenin öne çıkmadığı bir dönemdir. Bazı tanınmış kişiler İslam'ı savunma, kendilerini ve mallarını devletin uyguladığı zulüm, saldırı, baskı ve terörden kurtarma vazifesini yerine getirmekte tereddüt ederken, devlet medyayı kullanarak ümmetin bilincini örterken, gençler -Allah onları korusun- İslam'ın mukaddesatını işgal eden Amerikan-Yahudi ittifakına karşı cihad sancağını yükseklerde dalgalandırmak için öne çıktı. Buna karşılık devletin terörü sebebiyle geri duran veya fani dünya arzusu yüzünden ayakları kayan başkaları, büyük ihanete ve büyük musibete, yani Biladu'l Haremeyn'in işgaline meşruiyet kazandırmak için öne çıktılar. La havle ve la kuvvete illa billah! Bu cesaret bizi şaşırtmıyor. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in ashabı da gençlerden oluşmuyor muydu? Bu ümmetin firavunu Ebu Cehil'i gençlerden başkası mı öldürdü? Bu gençler, hayırlı selefin hayırlı halefleridir.

Abdurrahman bin Avf -Allah ondan razı olsun- şöyle anlatır:

Bedir günü saftaydım. Bir baktım, sağımda ve solumda yaşları küçük iki genç vardı. Yanlarında bulunmak bana pek güven vermemişti. İçlerinden biri, arkadaşından gizlice bana, 'Amca, bana Ebu Cehil'i göster' dedi. 'Onu ne yapacaksın?' diye sordum. 'Onun Allah'ın Resulüne -sallallahu aleyhi vesellem- sövdüğünü duydum. Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki onu görürsem, ikimizden hangimizin eceli önce gelirse gelene kadar benim gölgem onun gölgesinden ayrılmayacak' dedi. Buna şaşırdım. Sonra öteki de beni dürtüp aynı şeyi söyledi. Çok geçmeden Ebu Cehil'i insanların arasında dolaşırken gördüm ve, 'Görüyor musunuz? Bana sorduğunuz adam işte bu' dedim. İkisi de kılıçlarıyla ona atıldı, vurup öldürdüler.

Allahu ekber! İşte gençlerin azmi böyleydi, babalarımızın azmi de böyleydi. Yaşları küçük olan bu iki gencin himmeti, cesareti, aklı ve Allah'ın dini için duyduğu gayret büyüktü. Her biri düşmana indirilecek en önemli darbeyi, Bedir'de müşriklerin lideri ve bu ümmetin firavunu olan Ebu Cehil'i soruyordu. Abdurrahman bin Avf'ın -Allah ondan razı olsun- rolü onlara Ebu Cehil'i göstermekti. Düşmanın hassas noktaları hakkında bilgi ve tecrübe sahibi olanlardan bugün beklenen rol de budur: Oğullarına ve kardeşlerine bunları göstermeleri. Bundan sonra gençler, seleflerinin söylediği gibi, "Canım elinde olan Allah'a yemin ederim ki onu görürsem, ikimizden hangimizin eceli önce gelirse gelene kadar benim gölgem onun gölgesinden ayrılmayacak" diyeceklerdir.

Abdurrahman bin Avf'ın Ümeyye bin Halef hakkındaki hadisinde de Bilal'in -Allah ondan razı olsun- küfrün başını öldürmekteki ısrarı görülür. Bilal şöyle demiştir:

Küfrün başı Ümeyye bin Halef'tir. O kurtulursa ben kurtulmayayım.

Birkaç gün önce haber ajansları, işgalci Haçlı Amerikan Savunma Bakanının bir açıklamasını aktardı. Riyad ve Huber patlamalarından tek bir ders çıkardığını, bunun da "korkak teröristlerin saldırısı karşısında geri çekilmemek" olduğunu söyledi.

Savunma Bakanına diyoruz ki: Bu sözler, tek oğlunu kaybetmiş yaslı bir anneyi bile güldürür, aynı zamanda içinizi kaplayan korkunun boyutunu da açıkça gösterir. 1983'te Beyrut'taki patlama olduğunda bu sahte cesaretiniz neredeydi? O patlama sizi paramparça etmiş ve çoğu deniz piyadesi olmak üzere 241 askerinizi öldürmüştü. Aden'deki iki patlama sizi yirmi dört saatten kısa sürede arkanıza bakmadan bölgeden çıkardığında bu sahte cesaretiniz neredeydi?

Fakat en büyük rezaletiniz Somali'deydi. Soğuk Savaş sonrasında Amerika'nın gücü ve yeni dünya düzeninin liderliği hakkında aylarca süren yoğun bir propaganda yaptıktan sonra, içinde 28 bin Amerikan askerinin de bulunduğu on binlerce kişilik uluslararası kuvveti Somali'ye gönderdiniz. Fakat küçük çatışmalarda birkaç düzine askeriniz öldürülüp bir Amerikan pilotu Mogadişu sokaklarından birinde sürüklendiğinde, ölülerinizi taşıyarak yenilmiş ve kovulmuş halde çıktınız, hayal kırıklığının, kaybın ve aşağılanmayla kuyruğunuzu sürüklediniz. Clinton bütün dünyanın karşısına çıkıp tehditler savurdu ve intikam sözü verdi, fakat bu tehdit yalnızca geri çekilmenin hazırlığıydı. Allah sizi rezil etti ve çekildiniz, acziniz ve zayıflığınız açıkça ortaya çıktı. Beyrut, Aden ve Mogadişu, bu üç İslam şehrinde yenildiğinizi görmek her Müslümanın kalbine sevinç verdi, mümin toplulukların gönüllerine şifa oldu.

Şunu söylüyorum: Biladu'l Haremeyn'in evlatları Afganistan'da Ruslarla, Bosna Hersek'te Sırplarla savaşmak üzere çıktılar. Bugün Çeçenistan'da cihad ediyorlar, Allah onlara fetih ve zafer verdi ve sizinle ittifak halindeki Ruslara karşı onları muzaffer kıldı. Allah'ın lütfuyla Tacikistan'da da savaşıyorlar.

Biladu'l Haremeyn'in evlatları dünyanın her yerinde küfre karşı cihadın zorunlu olduğuna inanıyorsa, doğdukları kendi topraklarında, mukaddesatlarının en büyüğü olan ve bütün Müslümanların kıblesi bulunan Kabe-i Muazzama'yı savunmak için daha kalabalık, daha güçlü ve daha coşkulu olacaklardır. Dünyanın her yerindeki Müslümanların, bütün Müslümanların meselesi olan bu büyük davada kendilerine yardım ve destek vereceğini bilirler: Mukaddesatın kurtarılması. Bu, dünyadaki her Müslümanın vazifesidir.

Sana da şunu söylüyorum ey William: Bu gençler ölümü, sizin hayatı sevdiğiniz gibi severler. İzzeti, boyun eğmemeyi, cesareti, cömertliği, doğruluğu, atılganlığı ve fedakarlığı kuşaktan kuşağa miras almışlardır. Savaşta sabırlı, karşılaşma anında sözlerinin eri olurlar. Bu nitelikleri cahiliye dönemindeki atalarından miras aldılar, İslam geldi, bu güzel ahlakı onayladı ve tamamladı. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Ben ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim. (Sahih el-Cami es-Sağir).

Cahiliye döneminde Kral Amr bin Hind, şair Amr bin Külsüm'ü aşağılamak istediğinde, Amr bin Külsüm zilleti, aşağılanmayı ve haksızlığı reddederek kılıcını aldı ve kralın başını kesti. Şöyle diyordu:

Bir hükümdar insanlara zillet dayatırsa
Zilletin aramızda yerleşmesine razı olmayız.
Ey Amr bin Hind! Hangi iradeyle bizim
En aşağıdakiler olmamızı istiyorsun?
Ey Amr bin Hind! Hangi iradeyle hakkımızdaki
Gammazların sözünü dinleyip bizi hor görüyorsun?
Ey Amr! Bizim mızrağımız senden önceki düşmanları,
Onu eğmeye çalışırken aciz bırakmıştır.

Bu gençler ölümden sonra cennete iman ederler. Savaşa atılmalarının ecellerini öne almayacağına, geri durmalarının da ecellerini ertelemeyeceğine iman ederler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Allah'ın izni olmadıkça hiçbir nefis ölmez, ölüm belirlenmiş bir vakte bağlanmıştır. (Al-i İmran, 145).

Allah'ın Rasulü sallallahu aleyhi vesellem'in şu sözüne de iman ederler:

'Ey çocuk! Sana birkaç kelime öğreteceğim. Sen Allah'ı (dinini) koru ki, Allah da seni korusun. Sen Allah'ı (dinini) koru ki Allah'ı yanında bulursun. İstediğin zaman Allah'tan iste, yardım dilediğin zaman Allah'tan yardım dile. Bil ki, bütün insanlar eğer sana bir şeyle fayda vermek üzere toplansa, sana ancak Allah'ın senin lehine yazdığı şey ile fayda verebilirler ve eğer sana bir şey ile zarar vermek üzere toplansa ancak Allah'ın senin aleyhine yazdığı şeyle sana zarar verebilirler. Kalemler kaldırıldı ve sayfalar kurudu.' (Sahih el-Cami es-Sağir)

Şairin şu sözü de dillerindedir:

Ölümden kaçış yoksa, korkakça ölmek acizliktir.

Bir başka şair de şöyle demiştir:

Kılıçla ölmeyen başka bir şeyle ölür!
Sebepler çoktur, ölüm ise birdir.

Bu gençler, Allah'ın ve Resulü sallallahu aleyhi vesellem'in mücahidin ve şehidin büyük mükafatı hakkında bildirdiklerine iman ederler. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Allah, kendi yolunda öldürülenlerin amellerini asla boşa çıkarmayacaktır. Onları doğru yola iletecek, hallerini düzeltecek ve kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır. (Muhammed, 4-6).

Ve şöyle buyurmuştur:

Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Hayır, onlar diridir, fakat siz farkında değilsiniz. (Bakara, 154).

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:

Cennette Allah'ın kendi yolunda cihad edenler için hazırladığı yüz derece vardır, iki derece arasındaki mesafe gökle yer arası kadardır. (Sahih el-Cami es-Sağir).

Ve şöyle buyurmuştur:

Şehitlerin en faziletlileri, safta karşılaştıklarında yüzlerini çevirmeden öldürülünceye kadar savaşanlardır. Onlar cennetin yüksek odalarında rahatça dolaşırlar, Rabbin onlara güler. Rabbin dünyada bir kuluna gülerse onun hesabı olmaz. (Ahmed sahih bir isnatla rivayet etmiştir.)

Ve şöyle buyurmuştur:

Şehit, öldürülmenin acısını ancak sizden birinin çimdiklenirken duyduğu kadar hisseder. (Sahih el-Cami es-Sagir).

Ve şöyle buyurmuştur:

Şehidin Allah katında birtakım özellikleri vardır: Kanının ilk akmasıyla bağışlanır, cennetteki yeri kendisine gösterilir, iman ziynetiyle süslenir, hurilerle evlendirilir, kabir azabından korunur, büyük korkudan emin kılınır, başına vakar tacı konur, onun bir yakutu dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Yetmiş iki huriyle evlendirilir ve akrabalarından yetmiş kişi için şefaati kabul edilir. (Ahmed ve Tirmizi sahih bir isnatla rivayet etmiştir.)

Bu gençler, sizinle savaşmalarının mükafatının Ehl-i Kitap'tan olmayan başkalarıyla savaşmalarının mükafatından daha fazla olduğunu bilirler. Sizi öldürerek cennete girmekten başka kaygıları yoktur, zira kafir ile onu öldüren aynı ateşte bir araya gelmez.

Yüce Allah'ın şu sözünü tekrarlayıp tilavet ederler:

Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin ve mümin topluluğun gönüllerine şifa versin. (Tevbe, 14).

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem Bedir'de Müslümanları teşvik ederken söylediği şu sözü söylemiştir:

Muhammed'in canı elinde olan Allah'a yemin ederim ki bugün onlarla sabrederek, sevabını Allah'tan umarak, ileri atılıp geri dönmeden savaşırken öldürülen hiçbir kimse yoktur ki Allah onu cennete koymasın.

Ardından onlara, "Genişliği gökler ve yer kadar olan cennet için ayağa kalkın" buyurmuştur.

Yine Yüce Allah'ın şu sözünü tilavet ederler:

İnkar edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun. (Muhammed, 4).

Bu gençler sizinle konuşmayı ve size sitem etmeyi sevmezler. Her birinin dili size şöyle der:

Benimle sizin aranızda sitem yok, yalnızca böğürlere mızrak saplamak ve boyunları vurmak var.

Size, ataları Emirü'l Müminin Harun er Reşid'in, sizin atanız Nikiforos Müslümanları mektubunda tehdit ettiğinde verdiği cevabı da söylerler. Harun er Reşid ona şu mektubu yazmıştır:

Emirü'l-Müminin Harun er Reşid'den Rumların köpeği Nikiforos'a: Cevap duyacağın değil, göreceğin şeydir.

Ardından İslam orduları Nikiforos'un üzerine yürümüş ve Allah onu ağır bir yenilgiye uğratmıştır.

Korkak olduğunu söylediğiniz bu gençler size, "Bize boş kapların şakırtısıyla gözdağı verilmez, mızrak sallayarak tehdit edilmez, cevap duyacağınız değil, göreceğiniz şeydir" diyorlar. Sizinle savaşmak ve sizi öldürmek için, Evs ve Hazrec'in müşriklerle savaşta yarıştığı gibi birbirleriyle yarışıyorlar. İçlerinden biri şöyle demiştir:

Huber'i patlattığımız gün Haçlı ordusu savrulan toz oldu.
Tehlikeden korkmayan yiğit İslam gençlerinin eliyle.
Ona, 'zalimler seni öldürecek" denirse,
'Öldürülmem benim için zaferdir' der.
Ben krala ihanet etmedim, kıblemize ihanet eden odur.
Bu mukaddes beldeyi insanların en necislerine açan da odur.
Yüce Allah'a yemin ettim: Küfre sapanlarla savaşacağım.

On yıldır Afganistan'da silahlarını omuzlarında taşıdılar. Damarlarında kan ak"tığı, gözleri kırptığı sürece, Allah'ın izniyle siz yenilmiş, başarısız ve kovulmuş halde çıkıncaya kadar silahlarını size karşı taşımaya devam edeceklerine Allah'a söz verdiler. Halleri şöyle der:

Yarın bileceksin ey William,
Sizin nasıl bir yiğitle karşılaşacağınızı.
Savaşın en kızgın yerine gülümseyerek dalan,
Mızrağının ucu kana boyanmış halde geri dönen bir yiğitle.
Allah gözümden uzak etmesin o yiğitleri:
Konakladıklarında insan, atlarına bindiklerinde canavar gibidirler.
Orman aslanlarıdırlar, fakat dişleri yalnızca mızrak uçları ve Hint kılıçlarıdır.
Atlar şahidimdir, onları dizginlerim,
Mızrak darbeleri ateş kıvılcımları gibi alevlenir.
Atların kovalandığı gün yükselen toz da bana şahittir,
Mızrak darbeleri, vuruşlar, kalemler ve kitaplar da.

Sahabenin torunlarını korkak diye tahkir etmeniz ve Biladu'l Haremeyn'den çıkmayacağınızı söyleyerek onlara meydan okumanız, bir dengesizlik ve delilik gösterisidir, bunun ilacı İslam gençlerinin elindedir. Şair şöyle der:

Canımı ve sahip olduğum her şeyi,
Haklarındaki zannımı boşa çıkarmayan süvarilere feda ettim.
Şiddetli savaşın değirmeni dönse de,
Ölümlerden usanmayan süvariler.
Savaş kızıştığında aldırmazlar,
Çılgınlığı çılgınlıkla tedavi ederler.

Topraklarımızda silah taşıdığınız sürece sizi korkutmamız şer'an vacip, aklen gerekli bir iştir. Bu, bütün insanların, hatta bütün canlıların örfünde meşru bir haktır. Sizinle bizim durumumuz, bir adamın evine giren ve adamın öldürdüğü yılanın durumuna benzer. Asıl korkak, kendi toprağında silahlarınızla dolaşmanıza izin veren, size güven ve huzur sağlayandır.

Bu gençler sizin askerlerinizden farklıdır. Sizin probleminiz askerlerinizi savaşa atılmaya ikna etmektir, bizim problemimiz ise gençlerimizi operasyon ve savaşta sıralarını beklemeye ikna etmektir. Allah bu gençlerden razı olsun, onlar övgü ve takdire layıktır.

Devletin önde gelen insanları saptırdığı ve onları, ne Allah'ın kitabında ne de sünnette dayanağı bulunan, Mescid-i Aksa'yı Yahudilere teslim etmeye ve Biladu'l Haremeyn'i Hristiyan ordularına açmaya cevaz veren fetvalar çıkarmaya sürüklediği bir zamanda, bu gençler dini savunmak için dimdik ayağa kalktılar. Nasların boynunu büküp anlamlarını zorlamak bu gerçeği değiştirmez. Oturanları yeren ve mücahidleri öven şairin şu sözlerini hak ediyorlar:

Beni kınayan ve hidayet yolundan sapan herkesi reddettim.
Ateş ilerlerken kulüplerinde oturup tartışanları da.
Şaşkınlık içinde kayboldukları halde,
Vehimle hedefe vardıklarını sananları da.
Zorlukların ne olduğunu sormadan yürüyüp gidenleri ise yücelttim.
Yolun sertliğine rağmen hedeflerinden dönmeyenleri.
Kanları, şaşkınlığın karanlığında yol gösteren meşale olanları.
Kudüs'ün yarası hala bağrımda işliyor.
Onun musibetinin ateşi içimde yanıyor.
Devletler ihanet ettiğinde bile
Ben Allah'la yaptığım ahde ihanet etmedim.

Ataları Asım bin Sabit -Allah ondan razı olsun-, kafirler kendisinden görüşme yapmasını ve savaşmamasını istediklerinde şöyle demişti:

Ben güçlü, ok atan biriyken ve yayımda sağlam bir kiriş varken benim ne mazeretim olabilir? Ölüm hak, hayat batıldır, eğer sizinle savaşmazsam anam beni yitirmiş olsun.

Gençler, Yahudi kardeşlerinizin Filistin ve Lübnan'da Müslümanları öldürmesi, sürmesi ve mukaddesatlarını çiğnemesinden sizi sorumlu tutmaktadır, çünkü onlara açıkça, gece gündüz para ve silah sağlıyorsunuz. Irak'ta sizin zalim kuşatmanız yüzünden gıda ve ilaç eksikliği sebebiyle 600 binden fazla çocuk ölmüştür, Irak'ın çocukları bizim çocuklarımızdır. Siz, Suudi rejimiyle birlikte bu masumların kanından sorumlusunuz. Bütün bunlar bizimle yaptığınız her türlü ahdi geçersiz kılmıştır.

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, Kureyş'in kendi müttefiki Huzaa'ya karşı Beni Bekir'e yardım etmesinden sonra Hudeybiye Antlaşması'nı geçersiz saydı, Kureyş'le savaştı ve Mekke'yi fethetti. Beni Kaynuka ile yapılan antlaşma da, onların Yahudilerinden birinin pazarda bir Müslüman kadına zarar vermesi sebebiyle bozulmuş sayıldı. Öyleyse yüz binlerce Müslümanı öldürmeniz ve mukaddesatlarını çiğnemeniz karşısında durum ne olacaktır? Müslüman ülkelerini işgal eden bu düşman Amerika'nın askerlerinin kanının dokunulmaz olduğunu söyleyenlerin, rejimin kendilerine dayattığı sözleri baskısından korkarak ve canlarını kurtarma arzusu içinde tekrarladıkları açıktır. Arap Yarımadası'ndaki her kabilenin Allah yolunda cihad etmesi ve toprağını bu işgalcilerden temizlemesi vaciptir. Allah bilir ki onların kanı heder, malları ganimettir, kim birini öldürürse onun üzerindeki silah ve eşyası kendisinindir. Yüce Allah, kılıç ayeti diye anılan ayette şöyle buyurmuştur:

Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayın, kuşatın ve her gözetleme yerinde onları bekleyin. (Tevbe, 5).

Gençler, mukaddesatlarının işgaliyle Müslümanların uğradığı bu zilletin cihad ve patlayıcılar dışında bir yolla ortadan kalkmayacağını bilmekte ve şairin şu sözlerini tekrarlamaktadır:

Kurşun yağmuru olmadıkça yıkılamaz zillet duvarları.
Hür kişi kabul etmez hiçbir kafir ve isyankara tabi olmayı.
Kan oluk oluk akmadan silemeyiz alnımızdaki aşağılanmayı.

Afganistan ve Bosna Hersek'te mallarıyla, canlarıyla, dilleriyle ve kalemleriyle cihad eden İslam aleminin gençlerine, savaşın henüz bitmediğini söylüyor ve onlara Ahzab Savaşı'ndan sonra Cebrail ile Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem arasında geçen şu olayı hatırlatıyorum:

Allah'ın Resulü Medine'ye döndüğünde daha silahını yeni bırakmıştı ki Cebrail geldi ve, 'Silahını bıraktın mı? Allah'a yemin ederim ki melekler silahlarını henüz bırakmadılar. Yanındakilerle Beni Kurayza'ya kalk, ben senden önce gidip kalelerini sarsacak ve kalplerine korku salacağım' dedi. Cebrail meleklerden oluşan birliğiyle yürüdü, Allah'ın Resulü de muhacirler ve ensardan oluşan birliğiyle onun ardından yürüdü. (Buhari rivayet etmiştir.)

Bu gençler, öldürülmeyenin de sonunda öleceğini ve bizim için ölümlerin en şereflisinin Allah yolunda öldürülmek olduğunu bilirler. Özellikle Riyad'da Amerikalıları havaya uçuran dört kahramanın öldürülmesinden sonra, ümmetin başını dik tutan ve o cesur operasyonla işgalci Amerikan düşmanı aşağılayan bu gençler, ataları olan büyük sahabi Abdullah bin Revaha'nın -Allah ondan razı olsun- şu sözlerini tekrarlamaktadır:

Ey nefsim! Öldürülmezsen de öleceksin, işte ölümün havuzlarına girdin.
Arzuladığın şey sana verildi, eğer o ikisinin yaptığını yaparsan doğru yolu bulursun.

Cafer -Allah ondan razı olsun- da şöyle demiştir:

Ah cennet ne hoş, yaklaşması ne yakın, içeceği güzel ve serindir.
Rumların azabı yaklaşmıştır, onlarla karşılaşırsam üzerime düşen onlara vurmaktır.

Annelerimiz, kız kardeşlerimiz, kadınlarımız ve kızlarımız da Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'in ardından büyük kadın sahabileri -Allah onlardan razı olsun- kendilerine örnek edinir, Allah'ın dinine yardım uğruna onların cesaret, fedakarlık ve infak dolu siretlerinden ilham alırlar. Hattab'ın kızı Fatıma'nın -Allah ondan razı olsun-, kardeşi Ömer bin Hattab henüz Müslüman olmadan önce onun karşısında hak uğruna gösterdiği cesaret ve sağlamlığı, İslam'a girdiğini öğrenen kardeşine, "Ey Ömer! Ya hak senin dininden başka bir yerdeyse?" diye meydan okuyuşunu hatırlarlar. Hicret günü Ebubekir'in kızı Esma'nın kuşağını ikiye bölüp bir parçasıyla Allah'ın Resulü ile Ebubekir'in Medine yolculuğunda yanlarına aldıkları azık torbasını bağlamasını ve bu yüzden "Zatü'n Nitakayn" diye anılmasını hatırlarlar. Uhud günü Allah'ın Resulünü savunan Nuseybe bint Ka'b'ın, omzundaki derin bir yara dahil on iki yara almasını hatırlarlar. Kadın sahabilerin Allah yolunda sefere çıkan Müslüman ordularını donatmak için ziynetlerini vermelerini ve harcamalarını hatırlarlar. Çağımızdaki kadınlarımız da Allah yolunda infak etmede ve oğullarını, kardeşlerini ve eşlerini Afganistan, Bosna Hersek, Çeçenistan ve başka yerlerde Allah yolunda cihada teşvik etmede büyük bir örnek ortaya koydular. Allah'tan bunları kabul etmesini, onların oğullarına, babalarına, eşlerine ve kardeşlerine ferahlık vermesini, imanlarını artırıp Allah'ın kelimesi en yüce olsun diye fedakarlık ve feda yolunda onları sabit kılmasını diliyoruz.

Kadınlarımız yalnızca Allah yolunda savaşan erkekler için ağıt yakar. Nitekim şöyle denmiştir:

Ormanın aslanından, alevlenen savaşlarda yiğitçe dövüşenden başkası için ağıt yakma.
Bırakın savaşlarda izzetle öleyim, izzetli ölüm benim için yaşamaktan daha hayırlıdır.

Kadınlarımız kardeşlerini Allah yolunda cihada teşvik ederken şairin şu sözlerini söyler:

Mücadeleye girişen biri gibi hazırlan,
Mesele kuru sözden çok daha büyüktür.
Küfrün kurtları üzerimize üşüşmüş,
Kanatlarımızdan yerken bizi bırakacak mısınız?
Dinimin evlatları arasındaki hür kişi nerede,
Hür kadınları silahla savunacak olan?
Zillet içinde yaşamaktansa ölüm daha hayırlıdır,
Bazı utançları hiçbir şey silemez.

Dünyanın her yerindeki Müslüman kardeşlerimiz:

Biladu'l Haremeyn ve Filistin'deki kardeşleriniz sizden yardım istemekte, onların da sizin de düşmanınız olan İsraillilere ve Amerikalılara karşı cihadlarında kendilerine katılmanızı talep etmektedirler. Her biriniz gücü yettiği ölçüde onlara zarar verecek ve İslam'ın mukaddesatından yenilmiş, kovulmuş halde çıkarılmalarını sağlayacak her şeyi yapmalıdır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

Din konusunda sizden yardım isterlerse onlara yardım etmek üzerinize borçtur. (Enfal, 72).

Ey Allah'ın süvarileri, atlarınıza binin! Güç kullanma zamanı bu zamandır, güçlü olun. İslam'ın mukaddesatını kurtarmak için bir araya gelmeniz ve iş birliği yapmanızın, ümmetin kelimesini "la ilahe illallah" kelimesinin sancağı altında birleştirmeye doğru atılmış doğru bir adım olduğunu bilin.

Bulunduğumuz bu yerde ellerimizi dua için kaldırmaktan ve Yüce Mevla'dan bütün bu meselede bize doğruluk ve başarı vermesini istemekten başka yapacağımız bir şey yoktur.

Allah'ım! İslam'ın doğru sözlü alimleri ve ümmetin salih gençleri esir düştüler, onları kurtar. Allah'ım, onları sabit kıl ve ailelerini onların yokluğunda hayırla koru.

Allah'ım! Haç ehli atlısı ve yayasıyla geldi, Biladu'l Haremeyn'in dokunulmazlığını çiğnedi. Yahudiler, Rasulullah'ın İsra mahalli olan Mescid-i Aksa'da fesat çıkarıyorlar. Allah'ım, birliklerini dağıt, topluluklarını parçala ve onları bize teslim et. Allah'ım, ayaklarının altındaki yeri sars. Allah'ım, seni onların karşısına dikiyor ve şerlerinden sana sığınıyoruz. Allah'ım, onlara kara bir gün göster, kudretinin harikalarını üzerlerinde göster. Allah'ım, Kitabı indiren, bulutları yürüten ve hizipleri yenilgiye uğratan sensin, onları da yenilgiye uğrat ve bizi onlara karşı muzaffer kıl. Allah'ım, sen bizim dayanağımız ve yardımcımızsın, senin gücünle hareket eder, senin gücünle saldırır ve senin gücünle savaşırız. Allah bize yeter, O ne güzel vekildir. Allah'ım, bu gençler dinine yardım etmek ve sancağını yükseltmek için bir araya geldiler, onlara katından yardım gönder ve kalplerini sağlamlaştır. Allah'ım, İslam gençlerini sabit kıl ve atışlarını isabetli eyle. Allah'ım, Müslümanların kalplerini birbirine ısındır ve saflarını birleştir. Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kafir topluluğa karşı bize yardım et. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır bir yük yükleme. Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyi bize yükleme, bizi affet, bağışla ve bize merhamet et. Sen bizim Mevlamızsın, kafir topluluğa karşı bize yardım et. Allah'ım! Bu ümmet için öyle doğru bir iş takdir et ki sana itaat edenler onda izzet bulsun, sana isyan edenler zillete düşsün, iyilik emredilsin ve kötülük yasaklansın. Allah'ım! Kulun ve Resulün Muhammed'e, onun ailesine ve ashabına salat eyle ve çokça selam eyle.

Duralarımızın sonu alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdetmektir.

Usame bin Muhammed bin Ladin
9 Rebiulahir 1417 Cuma hicri
23 Ağustos 1996 miladi
Hindukuş Dağları, Horasan, Afganistan

Kaynak: Mepa News

Yorum Yap
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Tarih Haberleri