Naslardan maksat; Allah Teâlâ'nın Kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetidir. Sahabe-i kiramın icması ve müçtehid imamların içtihadları da şer'i delillerdendir.
Nasları yorumlarken "Ehl-i Sünnet Kriterleriyle" yorumlamak, yani Allah Teâlâ'nın Kitabını ve Rasulü'nün sünnetini esas almak gerekir. Sahabelerin tümünün adil olduklarına inanılmalıdır.
Burada üç hususu açıklamaya ihtiyaç vardır: Bunlar da naslara bağlılık ne demektir? Naslardan kastedilen nedir ve naslar ne şekilde yorumlanmalıdır?
Naslara bağlılık ifadesinden ne kastedilmektedir?
Bununla Allah Teâlâ'nın Kitabından ve Rasulü'nün sünnetinden ayrılınmaması kastedilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan biri de şudur: Müslümanların inancını İslam dini teşkil etmektedir. İslam dininin ana kaynağı, Allah Teâlâ'nın Kitabı ve Rasulü'nün sünnetidir. Bu itibarla Müslümanların naslara bağlı olmaları kaçınılmaz bir zarurettir. Zaten Müslümanlardan başkaca bir tavır beklemek de yanlış olur.
İşte bu espriyi iyice kavrayamayan bazı zevat, zamanla İslam dışı çareler aramaya, bazan da İslamla İslami olmayan şeyleri birbirine karıştırıp reçete olarak Müslümanlara sunmaya kalkışmaktadırlar. Bunlar bu tavırlarıyla Müslümanları hedeflerine ulaşmaktan alıkoymakta ve neticede hem kendilerine zarar vermekte hem de Müslümanların bir kısım beşerî sistemlerin zulmü altında ezilmelerine sebep olmaktadırlar.
Bu nedenle Müslümanlar kendi öz kaynaklarına bağlı olduklarını temel bir prensip olarak tescil etmek zorunda kalmışlardır. Böylece yabancı mikropların İslamın vücuduna girmesine engel olsunlar. Bu mikropları İlahi dine bulaştırmaya kalkışanlara engel olsunlar, hadlerini bildirsinler ve bu yolla Allah'ın kendilerine yüklediği yeryüzü halifeliği vazifesini yerine getirmeye çalışsınlar.
Naslardan kastedilen nedir?
Müslümanların bağlı olduklarını beyan ettiği naslar, esasen peygamberlerin bildirdiği haberler türüne girmektedir. Bununla birlikte Fıkıh Usulü alimleri İslam şeriatının temel kaynaklarını iki ana kısıma ayırmakta ve bunların her birini de aralarında çeşitli kısımlara bölmektedirler. Bu alimlere göre şer'i deliller "Nakli Deliller" ve "Akli Deliller" olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.
1. Nakli Deliller: Bunlar tamamen nakle dayanırlar ve şu delilleri kapsarlar:
a. Allah Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an-ı Kerim
b. Rasûlullah'ın sünnet-i seniyyesi
c. Sahabe-i Kiramın İcmaı
d. Sahabelerin kendi görüşleri
e. Geçmiş ümmetlere ait olan şeriatlar
f. Dine ters düşmeyen örf
2. Akli Deliller: Bunlar nakilden daha fazla akla dayanan delillerdir ve şu kısımlara ayrılmaktadırlar:
a. Kıyas
b. İstihsan
c. Mesalih-i Mürsele
d. İstishab
e. Sedd-i zerai
Burada şu hususlar üzerinde durulacaktır:
1. Allah Teâlâ'nın Kitabı
2. Rasûlullah'ın sünneti
3. Sahabe-i Kiramın icmaı
1. Allah Teâlâ'nın kitabı
Allah Teâlâ'nın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'in İslam dininin ana kaynağı olduğu bütün Müslümanlar tarafından kabul edilen bir husustur.
Kur'an-ı Kerim Allah Teâlâ'nın Hz. Muhammed 'e Arap diliyle indirdiği, tevatür yoluyla bizlere gelen; namazın sahih olması için mutlaka okunması gereken, okunması da ibadet sayılan, bir kısmının inkarıyla dahi küfre düşülen ilahi bir kitaptır.
Delil olması ittifakla kabul edilen Kur'an'ın bazı ayetlerinin manaları açık seçik olduğu halde, diğer bazı ayetlerinin taşımış oldukları manaları anlamak zordur. Bu nedenle İslami mezhebler arasında Kur'an'ı yorumlamada farklılıklar görülmektedir. Bununla beraber Kur'an-ı Kerim'i iyi anlamak için şu noktalara dikkat edilmelidir:
a. Manası kapalı olan ayetleri anlamak için, manası açık olan benzeri ayetlere bakmalıdır.
b. Rasûlullah'ın sünnetine başvurulmalıdır. Zira Kur'an'ı hakkıyla ilk uygulayan Rasûlullah'tır.
c. Ayetlerin sebeb-i nûzülü (iniş sebebleri) incelenmelidir.
d. Kur'an'ın indiği zamandaki Arapların örflerine, adetlerine ve üsluplarına bakılmalıdır. Burada Kur'an-ı Kerim'in hak bir kitap olduğunu isbata girişmeye ihtiyaç yoktur. Zira Kur'an bin dörtyüz seneden beri herkese şu şekilde meydan okumaktadır:
"Kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız onun benzeri bir sûre getirin. Eğer iddianızda samimi iseniz, Allah'dan başka şahidlerinizi de çağırın." (Bakara, 23)
2. Rasûlullah'ın sünneti
Peygamber efendimizin sözlerine, yaptığı işlere ve takrir ettiği olaylara sünnet denir.
Hadis alimleri hadisleri rivayet eden zatların sayıları, güvenilir olma dereceleri, bilgileri ve ezberleme güçleri gibi özelliklerini göz önünde bulundurarak hadis-i şerifleri çeşitli kısımlarda tasnif etmişlerdir.
Bunları şu üç kısımda mütalaa etmek mümkündür:
a. Sahih ve kuvvetli olan hadisler
b. Zayıf hadisler
c. Uydurma olan ve hadis gibi gösterilen sözler
Şüphesiz ki, dinimiz İslam'ın ikinci kaynağı hadis-i şeriflerdir. Çok aşırı gruplar dışında, bütün Müslümanlar, hadislerin ikinci kaynak olduklarını kabul etmektedirler. Ancak hadisleri rivayet eden ravilere güven derecesi ve manası kapalı hadisleri yorumlama usulü mezhepler arasında farklı olduğu için, hadislerin kabulünde mezhebler arasında farklılıklar vardır.
Hadisleri tamamen reddeden Müslüman(!) çevrelere şunları hatırlatmak yerinde olacaktır:
a. Kur'an-ı Kerim'in çeşitli yerlerinde Rasûlullah'a uyulması, itaat edilmesi ve ona karşı gelinmemesi emredilmektedir:
"Kim peygambere itaat ederse şüphesiz Allah'a itaat etmiş olur." (Nisa, 80)
"Peygamber, size ne verdiyse onu alın. Size neyi de yasakladıysa ondan kaçının." (Haşr, 7)
"Rabbine yemin olsun ki aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip, sonra da verdiğin hükme, içlerinde bir sıkıntı duymadan boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa, 65)
Rasûlullah'ın sözlerini kabullenmeyenler ve yaptığı amellere uymayanlar ona itaat ettiklerini nasıl söyleyebilirler?
Kur'an-ı Kerim, bir kısım genel hükümler ve mücmel farzlar zikretmektedir. Rasûlullah'ın sünneti alınmadan bunların nasıl yapılacağını bilmek imkan dışıdır. Mesela ayet-i kerimede "namazı kılın, zekat verin..." (Bakara, 43) "Ey iman edenler oruç size farz kılındı..." (Bakara, 184) buyurulmaktadır.
Rasûlullah'ın sünneti reddedilirse namazın nasıl kılınacağını, orucun nasıl tutulacağını ve zekatın ne şekilde verileceğini nereden anlayabilirsiniz?
c. Kur'an, Rasûlullah'ın vahiyden başka bir şey söylemediğini beyan buyurmaktadır. O halde hadisler de vahiydir. Bunları bir kalemde inkar etmek cinnettir.
"O kendi arzu ve hevasından konuşmaz. Onun konuştuğu, ancak kendisine vahyedilen bir vahiydir." (Necm, 4)
d. Peygamber efendimiz, hadislerle Kur'an'ı birbirine karıştırmayan bazı sahabelerine hadislerini yazma izni vermiştir. Şayet hadisler delil olmasaydı onların yazılmasının bir anlamı olur muydu?
Abdullah bin Amr diyor ki:
"Rasûlullah, parmağıyla mübarek ağzına işaret ederek buyurdu ki: Yaz, nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki; buradan hakdan başka bir şey çıkmaz." (Ebu Davud, İlim, Bab,3, hn, 3646; Dârimi, Mukaddime, Bab, 43; Müsned, c.2 hn, 162,192.)
e. Peygamber efendimiz bir hadisi şerifinde "Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe elbette sapmayacaksınız. Bu iki şey Allah'ın kitabı ve Peygamberinin sünnetidir." (İmam Malik, Muvatta, Kader, b.2) buyurmuştur.
f. Hadislerden uzak kalan mezhepler, zamanla dini inançlarını yozlaştırmışlar, Kur'an-ı Kerim'i heva ve heveslerine göre yorumlamışlardır. Neticede ise, İslam'ın özünden uzaklaşıp kabuklarla meşgul olmuşlar veya tamamen İslam'ın çerçevesinden çıkmışlardır. Hatta Allah'ın kendilerine hulul ettiğini iddia edenler dahi olmuştur. Çünkü bunlar, düşüncelerini sapmadan alıkoyacak ve kendilerine yön verecek hadis-i şerifleri reddetmişler ve genel anlamlı ayetleri çeşitli yönlere çekip sapıklığa düşmüşlerdir.
Gününüzde kendilerini Müslüman sayan fakat aslında Müslümanlıkla alakaları olmayan Kadıyanilik, Bahailik, Dürzilik ve Rafizilik ilk çıkışlarında hadislere itiraz ederek ortaya çıkmışlar daha sonra ise Kur'an'ı da bırakarak sapıklığa düşmüşlerdir.
İşte bunların akibetine düşmemek için sahih hadislere sımsıkı sarılmak gerekmektedir. Diğer yandan sahabelerin bazılarına çok kutsal sıfatlar atfederek sadece onların rivayet ettiği hadisleri kabul eden, sahabelerin çoğunluğuna kendilerine güvenilmeyen kişiler gözü ile bakan ve böylece sadece Ehl-i beytten rivayet ettikleri hadislere güvenen hatta on iki imamdan her birinin sözünü Peygamberden nakledilen bir hadis sayan şia mezhebinin hadis kabul anlayışı pek farklıdır. Bu itibarla çeşitli konularda Ehl-i Sünnet'le ihtilafa düşmektedir. Vakıa Ehl-i Sünnet bütün sahabeleri adil kabul etmede mutedil davranmaya çalışmışlar, Şiiler de Ehl-i Beyt'i peygamber gibi masum görmekte pek aşırı gitmişlerdir.
Ehl-i Sünnet'i böyle bir kanaate sevkeden sebeblerden biri, sahabeleri öven çokça hadislerin bulunması ve bu zatların İslam'ı korumak ve hakim kılmak için canla başla uğraş vermeleridir. Bunlardan her birinin hayatı büyük gayret ve mücadelelerle dolu olduğundan, bunların aralarındaki ihtilafları Allah'a havale etmişler, bunlara dil uzatmaktan kaçınmışlardır. Bunların tümünü adil kabul etmişler ve onların Rasûlullah'dan rivayet etmiş oldukları hadisleri de kabullenmişlerdir. Sahabelerin, Rasûlullah'tan hadis rivayet ederken yalan söyleyeceklerine hiç ihtimal vermemişlerdir. Zira en çok hadis rivayet eden Ebu Hureyre radiyallahu anh başta olmak üzere birçok sahabe, Rasûlullah'a karşı yalan uydurmanın cezasının cehennem olacağını, Rasûlullah'ın bizzat kendisinden rivayet etmişlerdir.
Bir sahabenin cehennemle cezalandırılacağını bilerek, kendisine bir menfaat sağlamayan bir hadisi uydurup Rasûlullah'a isnad etmesi beklenilmemektedir. Zira Rasûlullah'a yalan uyduran bir kişinin cezalandırılacağını belirten hadis-i şerif otuza yakın sahabiden rivayet edilmiştir.
Hz. Ali, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu söylemiştir:
"Bana yalan isnad etmeyin. Kim bana karşı yalan uydurursa, o kimse cehennem ateşine girsin." (Buhari, İlim, bab 38; Tirmizi, İlim, bab 8, hn. 2660, 3715)
Abdullah b. Amr da Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet eder:
"Kim kasıtlı olarak bana karşı yalan uyduracak olursa, cehennem ateşinde yerini hazırlasın." (Buhari, Enbiya, bab 50; Tirmizi İlim, bab 13 hn. 2669; Müsned 2/159,171,202,214)
Abdullah b. Abbas ise Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Benden, bildiğiniz dışında hadis nakletmekten kaçının. Kim kasıtlı olarak yalan uydurur da bana isnad edecek olursa, cehennem ateşinde yerini hazırlasın." (Tirmizi, Tefsirul Kur’an, hn. 2951; Darimi, Mukaddime, b.25)
Bu hadis-i şerif, Cabir b. Abdullah, Enes b. Malik, Ebu Said el-Hudri, Abdullah b. Mesud, Ebu Hureyre, Mürre, Keys b. Sad b. Ubade, Seleme b. el-Ekva, Ukbe b. Amr, Zeyd b. Erkam, Halid b. Arfada, Muaviye b. Ebu Süfyan'dan rivayet edilmiştir.
Tirmizi Bu hadisin Ebu Bekir, Ömer, Osman, Said b. Zeyd, Amr b. Abese, Büreyde, Ebu Musa el-Gafiki, Ebu Umame, Abdullah b. Amr el Mukanna ve Evs es-Sakafi tarafından da rivayet edildiğini zikretmiştir.
Evet, bu kadar sahabi tarafından rivayet edilen bu hadis karşısında hadis uydurmanın büyük bir cinayet olduğu açıktır. Sahabelerden bunu yapmaları beklenilmemektedir. Diğer yandan sahabelerden her birinin ayrı ayrı meziyetini beyan eden hadisler yanında onların genelini öven hadisler de mevcuttur. Bu itibarla onlara güvenilmelidir.
Ebu Said el-Hudri, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:
"Sahabelerime sövmeyin. Eğer sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın infak etseniz onlardan birinin infak ettiği ne bir avuç dolusuna erişir, ne de onun yarısına." (Buhari, Fedailu’s-Sahabe, bab 5; Müslim, Fedailu’s-Sahabe, bab 221 hn. 2540; Ebu Davud, hn. 4658.)
Ebu Musa el-Eş'arî diyor ki:
"Rasûlullah başını göğe doğru kaldırdı. O çokça başını göğe doğru kaldırırdı. Sonra şöyle buyurdu: 'Yıldızlar göğün güvencesidir. Yıldızlar gidince, göğün başına vaad edilenler gelecektir. Ben de sahabelerim için bir güvenceyim. Ben gidince de sahabelerimin başına vaad edilenler gelecektir. Sahabelerim de ümmetim için bir güvencedir. Onlar gidince ümmetimin başına vaad edilenler gelecektir.'" (Müslim, Fedailu’s-Sahabe, bab 207, hn.2531)
Başka bir hadis-i şerifinde "En hayırlınız, benim asrımda olanlardır. Sonra onlardan sonra gelenler, sonra da daha sonra gelenlerdir." (Buhari, Şehadet bab 9; Tirmizi, bab 45, hn. 2221) buyurmuştur.
Diğer yandan Ehl-i Beyt'in faziletini anlatan ayetler mevcut olduğu gibi, diğer sahabelerin faziletlerini anlatan naslar da mevcuttur. Sadece Ehl-i Beyt'e ait olanları alıp diğerlerini reddetmek itidali kaybetmek olur ve kişiyi taassuba sevk eder. Bu itibarla sahabeleri adil saymak isabetlidir. Ancak bütün sahabilerin aynı derecede olmadıkları, dört halife gibi bazılarının daha üstün oldukları muhakkaktır. Fakat bu hal diğerlerinin rivayet ettikleri hadisleri kabul etmemeyi gerektirmez.
Günümüzde önemli bir konu olması hasebiyle gerek Ehl-i Beyt, gerekse diğer sahabeler hakkında varid olan bir kısım nasların zikredilmesi uygun görülmektedir.
Ehl-i Beyt hakkında bir ayeti kerimede şöyle buyurulmaktadır:
"...Ey peygamber ailesi! Şüphesiz ki, Allah sizlerden murdarlığı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister." (Ahzab, 33)
Diğer bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
"...Ey Muhammed! De ki: Ben, sizden buna karşılık yakınlara sevgiden başka bir şey istemiyorum..." (Şura, 23)
Sahabelerin geneli hakkında da şöyle buyurulmaktadır:
"İlk iman eden muhacirlerden, ensardan ve iyilik yaparak onlara uyanlardan Allah razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. Allah onlar için altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur." (Tevbe, 100)
Başka bir ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Muhammed Allah'ın peygamberidir. Onunla beraber olanlar ise, kafirlere karşı çok sert, kendi aralarında pek merhametlidirler. Onların rüku ve secde ettiklerini görürsün. Onlar Allah'ın lütuf ve rızasını dilerler. Onların yüzlerinde secde izleri vardır. İşte bu onların Tevrat'ta anlatılan vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkmış, derken kuvvetlenmiş, kalınlaşmış, sapı üzerine dimdik dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu çiftçilerin hoşuna gider. İşte Allah kafirleri öfkelendirmek için, müminleri böyle çoğaltıp geliştirir..." (Fetih, 29)
Bütün bunlardan sonra bize düşen "Allah sahabelerden razı olsun. Günah işleyenlerin günahlarını bağışlasın" demektir. Onların Rasûlullah'tan rivayet ettikleri hadis-i şeriflere güvenmektir.
3. Sahabe-i Kiram'ın icmaı ve sözleri
İcma, Peygamber Efendimizin vefatından sonraki asırlardan herhangi birinde, bütün Müslüman müçtehidlerin dini bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.
Tariften de anlaşıldığı gibi icmaın gerçekleşebilmesi için peygamberden sonraki dönemlerde yapılması, bütün mevcut olan müçtehidlerin katılması ve hep birlikte ittifak etmeleri gerekir.
Görüldüğü gibi, çoğunluğun ittifakı, sadece Medine müçtehidlerinin ittifakı, Hülefa-i Raşidin'in ittifakı, Mekke ve Medine'de yaşayan sahabelerin ittifakı, Ehli Beytin ittifakı ve "sukutî icma" cumhuru ulemaya göre icma sayılmazlar.
Zira bu sayılanlar, icma değil, çoğunluğun veya belli kişilerin ittifakıdır. İttifakla icma farklı şeylerdir.
İcma'ın delil oluşu, bütün İslam mezheplerince ittifak edilen bir konu değildir. Mesela Şiiler, Haricilerin bir kısmı, Mütezile mezhebinden Nazzam icma'ın delil olmayacağını iddia etmişlerdir.
Cumhur ulema ise, icma'ın kendisiyle amel edilmesi gerektiğini ve icma'ın delil olduğunu beyan etmişler ve buna delil olarak da şu ayeti ve benzerlerini zikretmişlerdir:
"Kendisine doğru yol açıklandıktan sonra, kim Peygamberle ayrılığa düşer ve müminlerin yolunun dışında bir yol takip ederse, onu gittiği yerde bırakırız ve cehenneme koyarız!" (Nisa, 115)
Ayette müminlerin yolundan ayrılanın cehenneme sokulacağı zikredilmektedir. Bu da müminlerin rehberleri olan müçtehidlerin üzerinde ittifak ettikleri yoldan yürümeyi gerekli kılar.
Ayrıca Rasûlullah'dan nakledilen ve birbirlerini destekleyen şu hadis-i şeriflerin de icma'ın delil olduğunu gösterdiklerini söylemişlerdir:
"Ümmetim sapıklıkta birleşmez..." (İbni Mace, fiten, bab. 8, hn. 3950; Tirmizi, Fiten, bab 7 hn.2167)
"Şüphesiz ki Allah, ümmetimi ancak hidayette birleştirir." (Müsned, 5/145)
"Allah'ın desteği birlik içinde olanlaradır. Birlikten ayrılanlar ise, cehennem ateşine ayrılmış olur." (Tirmizi, Fiten, bab 7, hn.2167; Nesai, Tahrim, bab 6)
"...Sakın cemaattan ayrılmayın. Bölünmekten kaçının. Zira şeytan, tek başına kalanla beraber, iki kişiden ise pek uzaktır. Kim cennetin tam ortasını isterse, cemaatten ayrılmasın..." (Tirmizi, Fiten, bab 7, hn.2165; Müsned, 1/18,26)
"Kim cemaatten bir karış uzaklaşacak olursa, İslam halkasını boynundan çıkarmış olur." (Ebu Davud, Sünnet, bab 27, hn.4758; Tirmizi, Emsal, bab 3, hn.2863)
"Ey Ebu Derda! Cemaatten ayrılma. Zira sürüden ayrılan koyunu kurt yer." (Ebu Davud, Salat, bab 47 hn.547; Nesai, İmamet, bab 48, hn.848)
Cumhur ulema, icma'ın kesin bir delil olması için mütevatir bir yolla nakledilmesini şart koşmuşlardır. Haber-i ahad yoluyla nakledilen icma'lar kesinlik ifade etmediklerinden dolayı kesin delil kabul edilemezler.
Bizlere tevatür yoluyla nakledilen icma, sahabe döneminde yapılan icma'lardır. Tabiin ve onlardan sonra gelen müçtehidlerin icma'ı ise, mütevatir bir yolla tesbit edilememiştir. İşte bu nedenledir ki sadece sahabelerin icma'ı kesin delil olarak kabul edilmiştir. Onlardan sonraki icma'lar ise ihtilaf konusudur.
Cumhur ulema icma'ın İslam tarihinde gerçekleştiğini, buna dair misaller bulunduğunu ve her zaman mümkün olabileceğini kabullenmektedirler. Gerçekleştiğine misal olarak da şunları zikretmektedirler:
a. Ninenin mirasta payının altıda bir olduğuna dair icma' etmişlerdir.
b. Ölenin, kızından olan oğlu sağ kalan bir kızıyla birlikte mirasçı olursa oğulun miras payının altıda bir olacağı hakkında icma' edilmiştir.
c. Domuz yağının haram olduğu hakkında icma' edilmiştir.
d. Bir kadınla öz halasının veya teyzesinin bir nikah altında birleştirilip birlikte evlenilemeyecekleri hususunda icma' edilmiştir.
Sahabi görüşü
Sahabe, Peygamber efendimizi gören, ona iman eden, onunla arkadaş olabilecek kadar bir süre beraber kalan ve İslam üzere ölen kişilere denir.
Peygamber efendimiz ahirete intikal edince ortaya çıkan bazı meseleler hakkında, Sahabe-i Kiram'dan ilmiyle ve anlayışlı olma kabiliyetiyle meşhur olanlar bu gibi meseleler hakkında fetva vermişler ve bu fetvalar bizlere kadar aktarılmış bulunmaktadır.
Bir kısım âlimler, sahabelerin bu gibi fetvalarını delil kabul etmişler, diğerleri ise delil saymamışlardır. Şöyle ki:
a. Bir kısım alimler, kitap ve sünnetten net bir delil veya işarete dayanmasa dahi sahabe sözünün bağlayıcı bir delil olduğunu kabullenmişler ve görüşlerine delil olarak da şunları zikretmişlerdir:
"İlk iman eden muhacirlerle ensardan ve iyilik yaparak onlara uyanlardan Allah razı oldu, onlar da Allah'dan razı oldular..." (Tevbe, 100)
Allah Teâlâ bu ayette sahabelerden ve iyilikle onlara uyanlardan razı olduğunu beyan etmektedir. Elbetteki sahabelere uymak onların fetvalarını kabullenmeyi gerektirir.
Peygamber efendimiz, sahabelerin üstünlüğünü beyan eden hadis-i şeriflerinde onlara uyulmasını işaret buyurmuştur.
b. Hanefi. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olan diğer bir kısım alimler ise sahabe sözünün bağlayıcı bir delil olmadığını söylemişlerdir. Bunlar "Sahabelerin hatadan masum olmadıklarını, sahabelerin de kendilerini böyle kabul ettiklerini, birbirlerine hatalı olduklarını söylediklerini, tabiinlerden kendilerine itiraz edenler olduğunu, bazen sahabelerin kendi fetvasından dönüp tabiinin verdiği fetvayı kabullendiklerini, sahabe sözünün bağlayıcılığına delil gösterilen ayetin, sahabenin ictihad etmede önderler olduğunu gösterdiğini, bunların fetvalarının mutlaka kabullenilmesini gerektirmediğini" söylemişlerdir.
(Bu hususta mezhep imamları Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii'den şu görüşler aktarılmıştır:
a. Ebu Hanife "Eğer ortaya çıkan meselenin hükmünü Allah'ın kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetinde bulamazsam sahabe-i kiramın o mesele hakkındaki görüşlerinden dilediğimin sözünü alır, dilediğimin sözünü almam. Fakat hepsinin sözünü bırakıp da başkalarının sözünü almaya girişmem." demiştir.
b. Şafiî, "Sahabelerden herhangi biri bir söz söyler de diğer sahabelerin o söze atıldığı yahut muhalefet ettiği tespit edilmezse ve meselenin hükmü de Allah'ın kitabında ve Resulullah'ın sünnetinde bulunmaz, hakkında da icma yoksa ben o sahabenin sözüne uyarım" demiştir.
c. İmam Malik, "Resulullah ve ondan sonra gelen ulu'l-emir hükümler koymuşlardır. Bu hükümleri kabullenme, Allah'ın kitabını tasdik etmek ve Allah'a tam itaat etmek demektir. Hiçbir kimsenin bu hükümleri değiştirmeye veya bunlara karşı çıkanların görüşlerine itibar etmeye hakkı yoktur" demiştir.)
Nasları Ehl-i Sünnet kriterleriyle yorumlamak
Bu bir mezheb taassubu olmayıp tamamen itidali muhafaza etme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Zira Hariciler, Ehl-i Beyt'i İslam'ın reva gördüğü çerçeveden çıkararak haddi aşmışlar ve aşırı gitmişlerdir. Şiiler ise bu nezih zevatın sözlerini Rasululah'dan gelen hadisler gibi kabul etmişler, diğer sahabelerin çoğunu ise ağır suçlamalarla suçlamışlar ve onlardan gelen hadisleri kabul etmemişlerdir. Böylece birçok hususlarda Rasûlullah'ın pratik hayatından örnek almaktan yoksun kalmışlardır. Ehl-i Sünnet, Ehl-i Beyt'e de sahabelere de saygı gözüyle bakmış, onların her birinin layık oldukları mertebeleri yadetmiş ve Allah'a havale etmiştir. Böylece bütün sahabelerden rivayet edilen sahih hadislerle ayetleri yorumlamışlar ve Rasûlullah'ın pratiğini kendilerine örnek almaya çalışmışlardır.
Bütün bu nedenlerden dolayı naslar Ehl-i Sünnet kriterleriyle yorumlanmaya çalışılmalıdır. Burada muhaliflerin, bu görüşleri mazur görmeleri temenni edilmektedir. Zira onlar da en az bizim kadar belli bir mezhebi taklid etme zorundadırlar. Mezhebler üstü davranmak bin dört yüz seneden beri görülmemiş bir tatlı temennidir. Ancak bunu gerçekleştirememek Müslümanların ittifak edecekleri hususlarda ittifak etmemelerini ve düşmanları bırakıp birbirleriyle uğraşmalarını elbette ki gerektirmez.
Müslümanlara düşen, birleşebilecekleri her şeyde birleşmek ve birleşemeyecekleri her şeyde de birbirlerini mazur görmek ve hoşgörülü olmaktır. Başkaca bir yol yoktur.
Hasan Karakaya tarafından kaleme alınan bu değerlendirme Nebevi Hayat dergisinin 2013 yılı Mart ayı sayısında yayınlanmıştır. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.