Geçen hafta Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, yönetiminin hayatta kalma mücadelesinden ülkenin iç yapısını yeniden şekillendirebilecek bir konuma geçişi simgeleyen son derece önemli bir siyasi zafer elde etti.
Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Abdi, Kürt askeri yapılanmasının feshedileceğini açıkladı ve güçlerin Suriye ordusuna entegre edilmesini kabul etti. Böylece Şara'nın Suriye'yi kendi liderliği altında birleştirme yolundaki en çetrefilli engellerden biri ortadan kaldırılmış oldu.
Abdi ile Şara arasında varılan anlaşma çerçevesinde bazı Kürt savaşçılar ülkenin Savunma Bakanlığının sorumluluğu altına alınacak ve ayrı, bütüncül birlikler halinde değil, bireysel olarak orduya entegre edilecek.
Diğer birlikler ise Kürt kadın savaşçılar ve polis güçleriyle birlikte İçişleri Bakanlığı'nın sorumluluğu altına alınacak. Bu savaşçıların tanklar, zırhlı personel taşıyıcılar, toplar, havanlar ve şahsi silahlar da dahil olmak üzere silahları da Suriye ordusuna devredilecek.
Bu, yalnızca komutanların değiştirilmesini ve askeri kontrolün devredilmesini içeren teknik bir adım değil. Kürtlerin kontrolünde bulunan Kürt bölgeleri, sivil kurumlar, petrol sahaları ve sınır kapılarının büyük bölümü halihazırda Suriye hükümetine bağlı bakanlıklara devredilmiş durumda ve devletin kalanların kontrolünü de devralması bekleniyor. Bunun karşılığında Kürtçe resmî dil olarak tanınacak ve Kürtçe eğitim verilmesine izin verilecek.
Kürtlerin yeni yılı Nevruz ulusal bayram olarak tanınacak. Esed döneminde vatandaşlıkları ellerinden alınan binlerce Kürt de gerekli inceleme ve güvenlik soruşturmalarının ardından yeniden vatandaşlık kazanabilecek.
Kürt güçlerinin lideri Abdi şimdiden üniformasını takım elbise ve kravatla değiştirdi ve Devlet Başkanı Şara'nın danışmanı olarak atandı. Yardımcısı Sipan Hamo ise Kürt işlerinden sorumlu savunma bakan yardımcılığına getirildi. Diğer Kürt komutanların da üst düzey görevlere getirilmesi ve mali imkanlardan yararlanması bekleniyor.
Bununla birlikte süreç tam anlamıyla başarılı ilan edilmeden önce aşılması gereken birkaç engel daha bulunuyor ve bunlar uzun ve zahmetli müzakereler gerektirecek.
Yaklaşık 12 bin Kürt savaşçı Suriye ordusuna katılmaya hazır olduklarını bildirdi ve bazıları ilk seçme ve kayıt sürecinden şimdiden geçti. Ancak bu savaşçılar silahlı Kürt güçlerinin yalnızca üçte birini oluşturuyor. Bunlardan kaçının silahlarını bırakmaya hazır olacağı, kaçının ise bağımsız milis güçleri kurmaya karar vererek hükümet güçleriyle çatışmaya gireceği henüz bilinmiyor.
Üstelik orduya katılmış olanlar dahi ordudaki komuta zincirinin nasıl işleyeceğini, kültürel farklılıkların, kişisel rekabetlerin ve farklı kesimler arasındaki gerilimlerin nasıl yönetileceğini, Kürt askerlerin nerelerde konuşlandırılacağını, nasıl bir askeri eğitim alacaklarını veya kimlerin devlet düşmanı olarak tanımlanacağını ve dolayısıyla kendilerinden kimlere karşı savaşmalarının bekleneceğini henüz bilmiyor.
Bu Kürt savaşçıların Türkiye'yi düşman olarak gördüklerini, hala da böyle değerlendirdiklerini ve Türk güçlerine karşı savaştıklarını hatırlamakta fayda var. Kendilerine ABD ve İsrail'i Kürtlerin dostu ve destekçisi olarak görmeleri öğretildi. Şimdi ise Türk eğitmenlerden savaş eğitimi almaları ve İsrail'le savaşma niyeti bulunmasa dahi İsrail'i hasım bir devlet olarak gören siyasi bir yaklaşımı benimsemeleri bekleniyor.
Sivil alanda da önlerindeki yol engebeli. Suriye'de yaklaşık iki ila iki buçuk milyon Kürt yaşıyor, bu da nüfusun yaklaşık yüzde 10'una karşılık geliyor. Kürtler, Suriye'nin en büyük etnik azınlık grubunu oluşturuyor ve iç savaşın başlangıcından bu yana kendi bölgelerinde kurmayı başardıkları özerk statüden vazgeçmek zorunda kalacaklar. Gelirlerinin önemli bir bölümünü sağlayan petrol sahaları ve sınır kapılarının kontrolünü devrettikten sonra devlet bütçesinden ne kadar pay alacakları veya ekonomik refahlarını güvence altına almak üzere özel imkanlardan yararlanıp yararlanmayacakları ise belirsiz.
Türkiye'nin ele geçirdiği bölgelerde evlerini terk etmek zorunda kalan ve mülklerinden mahrum kalan Kürtlerin geri dönüşü de dahil olmak üzere bu pratik meselelerin ötesinde, söz konusu bölgelerin kontrolünün Suriye yönetimine devredilmesi, sınırlarını en küçük Kürt çocuğunun bile bildiği, daha geniş ve tahayyül edilen bir Kürt devleti içinde özerk bir Kürt bölgesi kurma hayalinin de sona ermesi anlamına gelecek.
Suriye'de Kürt özerkliği yalnızca Kürtlerin hayali değil. İsrail, Suriye'deki Kürt bölgelerini ülkedeki gelişmeler üzerindeki nüfuzunu sağlamlaştırabileceği potansiyel ileri karakollar ve muhtemelen İran ile Hizbullah'ın Suriye'deki faaliyetleri hakkında istihbarat toplanabilecek bir üs olarak görüyordu. Aynı zamanda bu bölgeleri Türkiye'nin nüfuzunun önünde bir engel olarak değerlendiriyordu. İsrail'in zihninde hala Irak'taki Kürt bölgesiyle geçmişte kurduğu ve bugün de sürdürdüğü ilişkilerin yanı sıra, İran rejimini devirmeye yönelik gerçekleşmesi son derece güç plana dahil edilmesi öngörülen İranlı Kürt gruplarla ilişkilerinin oluşturduğu model bulunuyor.
Esed rejiminin devrilmesinin ardından İsrail, Kürtleri ve Dürzileri, Türkiye'nin siyasi ve askeri himayesi altındaki "cihatçı" bir rejimin bütünüyle kontrol ettiği birleşik bir Suriye fikrini sabote edebilecek stratejik unsurlar olarak gördü. Suriye Kürtlerinin ve Suriye'nin güneyindeki Süveyda bölgesinde bulunan bazı Dürzi milislerin iş birliği ile bu iki topluluğun yeni Suriye yönetiminin ilk dönemlerinde ona karşı birlikte yürüttükleri mücadele, İsrail'in bu düşüncesini daha da güçlendirdi.
Geçen temmuz ayında çoğu Dürzi 1700 kişinin katledilmesi ve daha önce gerçekleşen Alevi katliamı, İsrail'in öne sürdüğü düşünceye hizmet eden mezhepsel korkular yarattı. Bu görüşe göre Suriye yönetimi, ülkenin tamamını yönetme kabiliyetini sınırlayacak mezhepsel duvarlarla çevrelenecek ve bu durum İsrail'i Suriye'nin siyasi alanında vazgeçilmez bir aktör haline getirecekti. Gideon Saar'ın dışişleri bakanı olarak yaptığı bir konuşmada Kürtleri "doğal müttefiklerimiz" şeklinde tanımladığını ve "Her zaman azınlık olacağımız bir bölgede doğal ittifaklarımız diğer azınlıklarla olacaktır" dediğini de hatırlatmakta fayda var. Ancak İsrail bu yaklaşımına ortak bulamadı. Söz konusu anlayış hem Türkiye'nin hem de ABD'nin politikalarıyla doğrudan çelişiyordu.
Trump'ın Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da Şara'yı kabul ettiği andan itibaren Kürt azınlığın kaderinin belli olduğu açıktı. Trump'ın özel temsilcisi Tom Barrack, Şara ile Kürtler arasında bir anlaşmaya varılması için gece gündüz çalıştı, yoğun baskı uyguladı ve hatta Kürtleri yardımsız ve finansmansız bir şekilde yalnız kalacakları konusunda tehdit etti. Barrack, kendi değerlendirmesine göre ülkenin tamamını kontrol eden güçlü bir yönetim yerine bölünmüş bir Suriye'yi tercih eden İsrail'in tutumuna ilişkin görüşünü de gizlemedi.
Beklendiği üzere, Kürt güçlerinin feshedileceğinin açıklanması, bu anlaşmanın mimarı olan Barrack tarafından ülkenin birleşmesinin tamamlanması yolunda "tarihi bir adım" olarak nitelendirildi. Kürtler, ilk kez olmadığı üzere, ellerinde hiçbir pazarlık kozu kalmadan, büyük baskılar ile Türkiye ve Suriye'den gelen askeri tehditle karşı karşıya bırakıldı ve hakları konusunda müzakere etmekten başka seçenekleri kalmadı.
Kürtlerin devreden çıkmasıyla İsrail'in stratejisi Süveyda vilayetindeki Dürzilere bel bağlamak zorunda kalıyor. Dürzilerin önde gelen ruhani lideri Hikmet el Hicri, bölgedeki Dürzilerin kendilerini İsrail'in bir parçası olarak gördüklerini, hatta "aynı inancı paylaştıklarını" açıkladı. Ancak o da ABD'nin İsrail'e politikasını değiştirmesini ve Suriye'nin bütünleşmesini engellemeyi bırakmasını söylemeyeceğinden emin olamaz. Zira bu süreç Trump'ın talimatıyla Barrack tarafından yürütülüyor ve Türkiye, Suudi Arabistan ile Katar'ın da etkisi altında bulunuyor.
Kürt gücünün feshedilmesi yalnızca Suriye'nin kendi içindeki bir hesabın kapatılması değil, aynı zamanda İsrail açısından da bir uyarı işareti. Azınlıklara bel bağlayan, Şam'ın önünü kesmeye ve bölünmüş bir Suriye umuduna dayanan bir politika, hem bölgesel gerçeklikle hem de Amerikan politikalarıyla çatışna rotasında ilerliyor. İsrail bir miktar hareket alanını korumak ve oyunun dışında kalmamak istiyorsa bölünme yanılsamasından vazgeçmek ve Suriye yönetimini yalnızca bir düşman olarak değil, aynı zamanda uzlaşılara varabileceği potansiyel bir ortak olarak görmeye başlamak zorunda.
Haaretz'de yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.