Suriye lideri Ahmed Şara'nın hassas denge politikası

Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, bir yandan uluslararası meşruiyet arayışını sürdürürken diğer yandan ülke içindeki güvenlik, ekonomi ve siyasi dönüşüm süreçlerini yönetmeye çalışıyor.

Lina Khatib | The National | Tercüme: Mepa News

Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara'nın yurt dışı ziyaretleri, Esed sonrası Suriye'nin en görünür özelliklerinden biri haline geldi. Destekçilerine göre bu ziyaretler, Suriye'nin uluslararası yalnızlıktan çıkışını simgeliyor. Eleştirenler ise bunun, ülkenin yeniden inşasının zorlu sürecinden ziyade uluslararası diplomasi sahnesinde daha rahat hareket eden bir cumhurbaşkanı görüntüsü verdiğini savunuyor.

İç politik açıdan bakıldığında asıl soru, Şara'nın uluslararası diplomatik faaliyetlerinin Suriyelilerin görebileceği ve güven duyabileceği somut bir iç politika stratejisine dönüşüp dönüşmediğidir. Dış politika açısından ise Suriye, hızla değişen jeopolitik dengeler içinde hassas bir denge siyaseti yürütmek zorunda.

Bununla birlikte son haftalarda Şara'nın ülke içinde de sahadan uzak kaldığını söylemek doğru olmaz.

Mayıs ayının sonlarında Fırat Nehri'nin taşması sonucu meydana gelen sel felaketinin ardından, hükümetinin kısa süre önce yeniden merkezi otorite altına aldığı Deyrizor'u birçok bakanıyla birlikte ziyaret ederek hasarı yerinde inceledi ve insani ihtiyaçlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Aynı ayın başında ise ağabeyi Mahir Şara'yı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinden aldı. Bu karar, Esed döneminden miras kalan nepotizm algısını ortadan kaldırmaya yönelik önemli bir adım olarak yorumlandı.

Bu hamlelerin amacı, ortaya çıkan yeni devlet yapısının halka hesap vereceği yönünde Suriyelilere güven vermekti.

Ancak Suriye'nin iç meseleleri, dış çevresinden bağımsız düşünülemez.

Bu yönüyle Suriye, Lübnan'a benziyor. Her iki ülkede de iç toparlanma yalnızca yerel uzlaşılarla değil; bölgesel güç dengeleri, yaptırımlar, yabancı yatırımlar, sınır güvenliği ve komşu ülkelerin politikaları tarafından da şekillendiriliyor.

Hiçbir Suriyeli lider, yalnızca iç politik kararlarla Halep'i yeniden ayağa kaldıramaz, kuzeydoğuyu istikrara kavuşturamaz, azınlıklara güven veremez, silahlı grupları entegre edemez, sınırları güvence altına alamaz, yabancı yatırım çekemez ve temel kamu hizmetlerini yeniden işler hale getiremez.

Ülkenin yeniden inşa maliyeti devasa boyutlarda. Devlet kurumları büyük ölçüde zayıflamış durumda ve ülkenin egemenliği halen dış aktörlerin etkisi altında bulunuyor.

Bu nedenle Şara'nın yürüttüğü diplomasi, iç önceliklerden bir sapma değil; tam tersine bu hedeflere ulaşabilmek için ihtiyaç duyduğu araçlardan biri niteliğinde.

Bunun en açık örneği, Suriye'yi çevreleyen hukuki ve mali düzenlemeler.

ABD, Suriye'ye yönelik yaptırımların önemli bölümünü kaldırmış olsa da ülke hâlâ terörle mücadele kapsamındaki yaptırım listeleri ve uluslararası finans sistemindeki uyum riskleri nedeniyle bankalar, yatırımcılar ve yardım kuruluşları açısından yüksek riskli görülüyor.

Suriye'nin ABD tarafından "Teröre Destek Veren Devlet" olarak sınıflandırılması; kredi imkanlarını, yatırımları, ihracat denetimlerini ve uluslararası şirketlerin ülkeye giriş isteğini doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle Şara'nın Washington ve Batılı başkentlerle yürüttüğü temaslar zorunlu nitelik taşıyor. Çünkü Suriye ekonomisinin toparlanması, ancak bu engellerin kaldırılmasıyla mümkün olabilir.

Benzer durum Körfez sermayesi açısından da geçerli.

Son dönemde Suriye'de İş Konseyleri Yüksek Konseyi'nin kurulması gibi dikkat çekici ekonomik girişimler yaşandı.

Şara'nın da vurguladığı gibi Suriye'nin yeniden inşası yalnızca uluslararası yardımlarla gerçekleştirilemez. Yeniden inşa süreci, yardım dosyası değil, yatırım fırsatı olarak görülmelidir.

Körfez sermayesi; havaalanları, enerji altyapısı, telekomünikasyon sistemleri, konut projeleri ve ulaşım altyapısının yeniden inşasında kritik rol oynayabilir.

Ancak yatırımcılar, istikrarsız ya da uluslararası açıdan sorunlu görülen bir ülkeye büyük ölçekli sermaye aktarmayacaktır.

Yatırımcılar güvenlik, hukuki güvenceler ve ülkenin yeniden çatışma ortamına sürüklenmeyeceğine dair güvence arıyor.

Dolayısıyla dış yatırım iç istikrara bağlı; iç istikrar ise ekonomik kazanımlar üretebildiği ölçüde sürdürülebilir.

Avrupa ile son dönemde gelişen ilişkiler de aynı dinamiği yansıtıyor.

Avrupa Birliği'nin AB-Suriye İşbirliği Anlaşması'nı yeniden tam olarak yürürlüğe koyma kararı, yıllarca Esed rejimi nedeniyle askıya alınan ticaret mekanizmaları, ekonomik işbirliği ve Suriye'nin uluslararası sisteme yeniden entegrasyonu açısından önemli bir adım oluşturuyor.

Ancak AB de bu süreci kapsayıcı bir siyasi geçiş, insan hakları ve yeniden toparlanma sürecine bağlıyor.

İngiltere örneği de benzer öneme sahip.

Şara'nın Mart 2026'da Londra'da Başbakan Keir Starmer ile yaptığı görüşmede terörle mücadele, göç, sınır güvenliği, insan kaçakçılığı, altyapı yatırımları ve İngiliz şirketlerinin Suriye'deki fırsatları ele alındı.

Bunların tamamı, yalnızca iki ülke arasındaki ilişkileri değil, doğrudan Suriye'nin iç meselelerini ilgilendiriyor.

Bunun yanında İran savaşı ve İsrail meselesi gibi daha geniş bölgesel başlıklar bulunuyor.

Şara'nın Washington'a gerçekleştirmesi beklenen ikinci ziyaret, Suriye'nin ABD'nin bölgesel öncelikleriyle uyumlu bir diplomatik konum oluşturmasının önemini ortaya koyuyor. Bu gerçekleşmeden Suriye'nin geçmişteki uluslararası yalnızlığını tamamen geride bırakması mümkün görünmüyor.

ABD ayrıca Suriye'nin İsrail ile gelecekte kuracağı ilişkinin şekillenmesinde güvenlik garantisi sağlayabilecek tek ülke konumunda.

Ancak Şara burada önemli bir iç siyasi sınamayla karşı karşıya.

Suriye hâlâ merkez ile çevre, Araplar ile Kürtler, Sünni toplum ile azınlıklar, eski rejim bölgeleri ile eski muhalif bölgeler arasında derin kırılmalar taşıyor.

Uluslararası meşruiyet yeni kapılar açabilir ancak içeride toplumsal uzlaşının yerini tutamaz.

Eğer dış diplomasi yerel kapsayıcılıktan koparsa, Şara'nın ülke içindeki zor meseleleri erteleyerek yalnızca dış destek aradığı yönündeki kuşkuları güçlendirebilir.

Bununla birlikte yürütülen diplomasi, görünür bir iç dönüşüm programıyla da bağlantılı durumda.

Körfez yatırımları şeffaf yeniden inşa önceliklerine bağlanıyor.

Avrupa ile ilişkiler yerel yönetimler, kapsayıcılık ve adalet mekanizmaları temelinde ilerliyor.

İngiltere ile göç konusunda yürütülen iş birliği ise yalnızca sınır güvenliğine değil, Suriyelilerin güvenli, gönüllü ve onurlu dönüşlerine dayanıyor.

ABD ile ilişkiler ise doğrudan Suriye'nin yeni bölgesel jeopolitik rolüyle bağlantılı.

Zira Esed rejiminin devrilmesi, İran'ın "Direniş Ekseni" olarak adlandırdığı bölgesel yapının çözülmesindeki en kritik dönüm noktası oldu.

Dolayısıyla Suriye'nin iç güvenliği, İran'ın ülkeyi yeniden istikrarsızlaştırma girişimlerini engelleyebilmesiyle de yakından ilişkili.

Ahmed Şara bugün iki farklı mücadeleyi aynı anda yürütüyor.

Bir yandan yabancı liderleri Suriye'nin gerçekten değiştiğine ikna etmeye çalışıyor. ABD ve Körfez ülkelerinin desteğiyle bu alanda önemli ilerlemeler kaydetti ve bunlar Suriye ekonomisi açısından yeni fırsatlar doğuruyor.

Diğer yandan ise Suriyelileri, yürütülen uluslararası diplomasinin sonunda kendilerine ait bir devletin ortaya çıkacağına inandırmak zorunda.

Suriye'de tıpkı Lübnan'da olduğu gibi, iç siyaset ile dış politika birbirinden ayrı düşünülemez.

Dolayısıyla mesele bu ikisi arasında tercih yapmak değil; diplomasiyi iç toparlanmanın hizmetine sunmak ve onun yerine ikame etmemektir.

Kaynak: Mepa News

Yorum Yap
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Analiz Haberleri