Türkiye ile Amerika Birleşik Devletlerinin ilişkileri II. Dünya Savaşı'nın bitimiyle başlamıştır. Bu ilişkiler çerçevesinde 1947 yılında Truman Doktrini ile askerî yardım1, 1948 yılında ise Marshall Planı adı altında ekonomik yardım2 yapılmaya başlanmıştır. Sovyetler Birliğinin o dönemde gerek Boğazları ortak kontrol etme gerekse toprak talebi karşısında Türkiye, Amerika'ya ve Sağ Blok'a yanaşmak suretiyle Sovyet tehdidine karşı ayakta kalmaya çalışmıştır.
Batı ve doğu olarak ikiye bölünen dünyada, Batı Blokunun liderliğini ABD, Doğu Blokunun liderliğini ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) üstlenmiştir. SSCB’nin emperyal yayılmacılığına karşı Avrupa'nın güvenliğini sağlamak amacıyla ilk olarak beş ülke3 bir araya gelerek 17 Mart 1948’de Brüksel Antlaşması'nı imzalamıştır. Ancak bu ülkelerin, kendi imkânlarıyla Sovyetler Birliğine karşı, güvenliklerini sağlayabilmeleri mümkün olmadığı için ABD’ye ihtiyaç duymaktaydılar. Çünkü ABD dönemin, SSCB’ye karşı durabilecek tek ülkesi idi. Bu nedenle bu beş ülke, aralarına ABD ile birlikte yedi ülke4 daha katarak 4 Nisan 1949 yılında NATO’yu (Kuzey Atlantik sözleşmesini) kurmuşlardır5. Bu kuruluşun lider ülkesi; ekonomisiyle, askeri gücüyle ve siyasi yönüyle ABD idi.
NATO askerî pakt olarak kurulsa da aynı zamanda siyasi ve ekonomik yönü olan bir pakttı. Kuruluşundan beri de ABD’nin tetikçi gücü olarak görev yapmaktadır. İşte Türkiye, Kemalist yönetimin Batılılaşma hedefi doğrultusunda böyle bir pakta girmek için çeşitli girişimlerde bulunmuştu. Ancak müspet bir sonuç alamamıştı. Dönemin iktidar partisi CHP, bu pakta girme ısrarından vazgeçmemiş ve en son resmî müracaatını 11 Mayıs 1950'de yapmış ancak bu müracaatı da reddedilmiştir. Bu müracaattan üç gün sonra, yani 14 Mayıs'ta yapılan seçimlerde Demokrat Parti (DP) tek başına hükümeti kurabilecek oy çokluğunu almıştır. Böylece Cumhuriyet Halk Partisi 1923’lerden beri kan ve gözyaşı üzerine devam ettirdiği iktidarını kaybetmiştir. Aslında yeni hükümeti kuracak olan DP de CHP’nin içinden çıkmış ve Kemalist politikaları devam ettirmede CHP’den geri kalmayan bir parti idi. Yeni dönemde cumhurbaşkanı olacak Celal Bayar, “Mustafa Kemal’i sevmek, ibadettir.” sözüyle bilinen, İslam’a ve Müslümanlara hiç iyi bakmayan biriydi.
Demokrat Parti, iktidar olduktan sonra özellikle dış ilişkileri ve Kore savaşına6 katılmayı NATO'ya girmek için bir fırsat olarak değerlendirmiştir. Bu doğrultuda, başlangıçta 4.500 asker göndermek suretiyle Kore savaşına katılmıştır. Bu hamle, Türkiye'nin NATO üyeliği sürecini kolaylaştırmıştır.7
18 Şubat 1952’de NATO'ya girişle birlikte Türkiye, aslında bütünüyle Amerika'nın nüfuz alanına girmiştir. NATO üyesi ülkelerde, dolayısıyla Türkiye'de önce Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonra Özel Harp Dairesi adı altında kontrgerilla örgütü teşkilatlandırılmış; bu yapı Türkiye'nin hem iç hem de dış politikasında belirleyici bir rol oynamaya başlamıştır. Amerika, Türkiye'nin hem ordusunu hem de istihbarat örgütünü yeniden düzenlemiş, dolayısıyla Türkiye, bu vesayetin gölgesinde varlığını devam ettirmeye çalışmıştır. Çizgi dışına çıkıldığı andan itibaren ise müdahaleler; darbeler, toplumsal kargaşalar ve siyasi suikastlar birbirini takip etmiştir.
ABD’nin tetikçi gücü olan NATO, illegal faaliyetlerini (darbeler, suikastlar, toplumsal ayaklanmalar, ekonomik ve siyasi müdahaleler) çeşitli ülkelerde resmî ama aslında illegal olan kontrgerilla örgütü Gladyo kanalıyla organize etmekte idi. İşte bu amaçla Türkiye’den de kontrgerilla eğitimi için ABD’ye 16 subay8 gönderilmiştir. Bu subaylar eğitimi tamamlayıp ülkeye döndükten sonra İzmir Menteşe’de Özel Harp Kampı9, Eğirdir Dağ ve Komando Okulu10 ABD’nin desteğiyle açılmıştır. Bu iki yerdeki eğitimler yetersiz kalınca Çankırı Gerilla Okulu açılmış11 ve ABD’de kontrgerilla eğimi gören Alpaslan Türkeş de bu okula ‘gerilla öğretmeni’ olarak tayin edilmiştir.12
NATO’nun tetikçi gücü Gladyo örgütü, üye ülkelerde değişik isimlerle kurulmuştur.13 Bu kurulun kuruluş amacının komünizme karşı mücadele olduğu söylense de süreç içerisinde ülkelerin iç ve dış politikalarını tanzim eder hâle gelmiştir. Nitekim her ülkede, özellikle de Türkiye’de, yönetimlerden ya da muhalif oluşumlardan ABD menfaatlerine aykırı gelişen her faaliyet bu örgüt kanalıyla saf dışı bırakılmış, iktidarlar (Menderes/DP iktidarı 27 Mayıs 1960, Demirel/AP iktidarı hem 12 Mart 1971 hem de 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997 Erbakan/Çiller/Refahyol İktidarı, 1997) darbelerle yönetimden uzaklaştırılmışlardır.
Bu örgütün ilk eylemi, 6-7 Eylül 1955’te Türkiye’deki azınlıklara yönelik olarak gerçekleşmiştir.14 Bu olaydan sonra Türkiye’de gerçekleşen her darbenin15, toplumsal olayların ve siyasi suikastların arkasında yine bu örgüt bulunmaktadır. Nitekim 27 Mayıs darbesinin temel nedenlerden biri, Türkiye'nin o dönemde Sovyetler Birliği ile ilişki kurma arayışı olmuştur. SSCB ile ilişkiye geçmeden önce ABD’ye danışılmasına ve görüşülmesine rağmen, SSCB ile gerçekleştirilmek istenen görüşme 27 Mayıs darbesi ile engellenmiştir. Türkiye'nin Sovyetlerle yakınlaşmasına tahammül edilmemiş, dolayısıyla 27 Mayıs darbesi gerçekleştirilmiştir.
ABD'ye asla güvenilmez
Türkiye, ABD tarafından 1950’li yıllardan bu yana bir sömürge, bir eyaleti olarak görülmüştür. Türkiye, bu ilişkiler doğrultusunda ikili anlaşmalarla askerî, ekonomik ve istihbari üslerle adeta kuşatılmıştır. Bu durumu, ABD yardımıyla darbe yapan dönemin darbecileri de teyit etmiştir. Nitekim 27 Mayıs’ta da 12 Mart’ta da darbecilerin önde gelenlerinden Cemal Madanoğlu CIA’nın Türkiye’deki etkinliğini şöyle dile getirmiştir: “CIA bize sicil verir hâle gelmişti. Amerikan müşavir heyetleri gelir, hakkımızda rapor tutardı. Sonra bu raporlara göre geri hizmete gidersiniz.”16
Bir başka darbeci Suphi Gürsoytrak da “Ordunun büyük, küçük bütün birimlerine giren Amerika, kuşkusuz istihbarat elemanlarını da yerleştirmişti. Sürekli rapor alıyordu Amerika. Ordu dışındaki devlet kademelerinde de aynı durum olduğuna göre, CIA bir yandan, ABD büyükelçiliği bir yandan, soluk alışımızı bile saptıyorlardı.”17 Çünkü Türkiye’de asıl patron artık ABD idi. Bu durum, üzülerek belirtelim ki bugün de aynı şekilde devam etmektedir. Bu duruma itiraz eden ya da ABD’nin istemediği, örneğin Rusya ile ya da Çin’le ilişki geliştirmeye çalışan iktidarların, yönetimde kalmaları bir şekilde engellenmiştir.18
Bu, ABD’nin çok güçlü oluşundan kaynaklanmıyor. Ülke yöneticilerinin iktidar olma ve iktidarda kalma hırslarının yanında ABD’nin ordu, istihbarat, iktisadi kuruluşlardaki gücünden kaynaklanmaktadır. Oysa her vesileyle Türkiye ile ABD’nin stratejik müttefik olduğu en yetkili ağızlar tarafından gündeme getirilmektedir. Ancak bu durum, ABD menfaatlerinin devamını ülke içinde ya da bulunduğu bölgede engellemediği, zora sokmadığı müddetçe geçerlidir. Aksi hâlde ikili anlaşmalarla belirlenen kurallar ve stratejik müttefiklik sözleri havada kalmaktadır. Dolayısıyla ABD ile ilişkilerin başladığı 1947’lerden itibaren ülkeye yönelik belirlenen politikaların çoğu tek taraflı olarak ABD tarafından belirlenmiştir.
Bu durum sadece 6-7 Eylül 1955 olayları ve darbeler için geçerli değildir. Nitekim Kanlı Noel olayları sırasında 24 Aralık 1963 tarihinde Lefkoşa’da Rum çeteleri tarafından bir banyo küvetinde kadın ve üç erkek çocuk19 katledilmişti. Hem bu katliam olayı hem de Kıbrıs Türklerinin, Enosis (Kıbrıs'ın Yunanistan tarafından ilhakı) adı altında baskıya maruz kalması nedeniyle Türkiye, adaya müdahale etme kararı almıştı. Ancak ABD başkanı Johnson 5 Haziran 1964 tarihinde dönemin başbakanı İnönü’yü20, “ABD tarafından verilen silahların ABD izin vermeden kullanamazsınız aksi halde…” diye başlayan cümlelerle tehdit etmişti. Bu olay, siyasi tarihe Johnson olayı olarak geçmiştir. Ve böylece bağımsız olduğu iddia edilen T.C. hükümeti aldığı müdahale kararını uygulamaktan vazgeçmek zorunda kalmıştır.
Kıbrıs’a çıkartma 1974’te yapıldığı zaman, bu sefer stratejik müttefik ve dost ülke ABD paraları verilmiş silahları bile vermeyerek Türkiye’ye ambargo uygulamıştır.
Ya Trump döneminde olanlar! Muz cumhuriyetine bile yakışmayacak türden olaylardır. Sadece bir iki misal bile bir ülkenin nasıl da emperyal vesayet altında olduğunu açıkça göstermeye yetecek türden olaylardır.
Türkiye mahkemelerince cezası kesinleşen Pastör Andrew Brunson’la ilgili Trump’ın tehditlerini Türkiye’deki iktidar unutmuş olabilir ama halk unutmamıştır. Ne demişti Trump; “Birleşik Devletler, harika bir Hristiyan, aile adamı ve harikulade bir insan olan Pastör Andrew Brunson’ı uzun süredir hapsettikleri için Türkiye’ye geniş çaplı yaptırımlar uygulayacak. Büyük ızdırap çekiyor. Bu masum din adamı derhal serbest bırakılmalı.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan ise Fethullah Gülen’le ilgili olarak “Bir papaz da sizde var. Siz onu bize verin, biz de size onu (Brunson), yapalım yargıda şeyini size verelim.” demişti. Benzeri bir açıklama da Dışişleri Bakanlığından gelmişti: “Kimse Türkiye’ye dayatmada bulunamaz. Hiç kimsenin tehdidine müsamaha edemeyiz.” Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay: “Ucuz tehditlere tahammülümüz yok. ABD Türk yargısının kararına saygı duymak zorunda.” demişti.
Peki, sonuç ne olmuştu?
İzmir’de 35 yıl hapis istemiyle tutuklu yargılanan ABD’li Pastör Andrew Brunson, adli kontrol kararıyla ev hapsine alınmıştı. İngiliz Financial Times (FT) gazetesi, Türkiye’de tutuklu bulunan Pastör Andrew Brunson’un ev hapsine alınmasına ilişkin, “Mahkemenin kararı avukatlarını dahi şaşırttı.” diye yazmıştı. Bağımsız olduğu söylenen Türkiye yargısı tarafından 35 yıl cezayla yargılanan Papaz Brunson, tehditler karşısında önce ev hapsine alınmış, bu da yeterli görülmeyince serbest bırakılmak zorunda kalınmıştır. Erdoğan’ın al papazı, ver papazı sözü de kimse bize emir veremez, yargımız bağımsızdır sözleri de Trump tehditleri karşısında anlamsız hâle gelmiştir. Türkiye yetkilileri bu tehditleri unutmuş olabilir hatta unutturmaya çalışabilir ama halk unutmuş değildir. Trump’tan benzeri tehditler ABD İstanbul Başkonsolosluğunda çalışan Metin Topuz ile ilgili olarak da gelmişti.
ABD haydutça, Türkiye’nin parasını ödediği ve mülkiyetine geçen 8 adet F-35A savaş uçağına el koyarak 21 Temmuz 2020’de, Amerikan Hava Kuvvetlerine devretmiştir. Böylece Türkiye, 1.25 milyar dolar ödediği F-35 programından da uzaklaştırılmıştır. Bütün bu olup bitenler ABD’nin stratejik müttefiklikle asla bağdaşmayan ve Türkiye ile ilgili kararları tek başına alarak dayatan emperyal bir ülke olduğunu göstermektedir.
Her defasında Türkiye’de dış politika ile ilgili kararların, ülkenin menfaatlerine göre bağımsız olarak alındığı söylenegelmiştir. Gerçekten öyle midir? Öyle olmadığı, Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi21 alınmaya çalışıldığı dönemde açıkça görülmüştür. Washington, S-400’lerin NATO sistemiyle uyumsuz olduğunu ve F-35 savaş uçaklarının hassas teknolojileri açısından risk oluşturduğunu savunmuştur. Türkiye anlaşmayı yapınca ABD de 2019’da Türkiye’yi F-35 programından çıkarmıştır. Aralık 2020’de ise CAATSA kapsamında beş maddelik bir yaptırım paketi kararı almıştır. CAATSA yaptırımları Nisan 2021'de devreye girmiştir.
Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası olarak (CAATSA) yaptırımlar; NATO üyesi, üstelik stratejik müttefik olan Türkiye’ye uygulanmıştır. Yani Türkiye, ‘hasım ülke’ konumda görülmüştür. Bu çerçevede bazı bakanlara (Abdülhamit Gül ve Süleyman Soylu) ve bürokratlara (dönemin Savunma Sanayi Başkanı İsmail Demir) yönelik de yaptırım kararları alınmış ve uygulanmaya başlanmıştır.
NATO zirvesi ve Trump
NATO’nun son zirvesinde Trump lütufta bulunmuş ve CAATSA yaptırımlarını kaldıracağını söylemiş, karşılığında da S-400 hava savunma sisteminin bir başka ülkeye satılması gündeme getirilmiştir. Oysa Ankara, bugüne kadar S-400’leri egemenlik ve savunma ihtiyacı kapsamında değerlendirmiş ve asla vazgeçmeyeceğini defalarca en üst seviyede gündeme getirmiştir. Son NATO zirvesinde ise bundan vazgeçtiğini göstermiştir. Aslında bu, aynı zamanda kendi ülkesi ile ilgili kararları yalnız başına al(a)madığını da göstermiş oluyor.
Trump, Beyaz Saray'da gazetecilerin "Türkiye'ye büyük bir hediye paketiyle mi gidiyorsunuz?" sorusuna "Sanırım öyle. O bir NATO üyesi. Bazı insanlar onu öyle görmüyor ama aslında öyle. NATO'nun güçlü bir üyesi. Evet, muhtemelen onu çok mutlu edecek bir şey yapacağım." cevabını vermiştir. Sanki Türkiye, Trump tarafından yaptırım kararı alırken NATO üyesi değildi! Diplomatik kurallarla -aslında insani hiçbir kuralla- ilgisi olmayan Trump’ın bir çocuğa seslenircesine “Evet, muhtemelen onu çok mutlu edecek bir şey yapacağım.” demesi, düşündürücüdür. Küçük düşürücü bu konuşma Türkiye’de, iktidar yanlısı bazı kalemşorları sevince boğmuştur. Nitekim Abdülkadir Selvi, 08.07.2026 tarihli köşe yazısına, “Trump, bize hep bu tür hediyelerle gel.” başlığını koymuştur.
NATO, komünizmden sonra İslam’ı tehdit olarak belirlemiştir
NATO, komünizme karşı kurulmuş, üye devletleri de bu amaçla bu güvenlik şemsiyesi altına almıştı. Ancak 1990 yılı itibariyle SSCB’nin ve askerî örgütü Varşova Paktı’nın22 dağılmasıyla komünizm tehdidi ortadan kalkmıştır. Komünizm tehdidi ortadan kalktığına göre NATO’nun da varoluş gerekçesi kalkmış olur, bu durumda NATO’nun lağvedilmesi gerekmez miydi? Ama NATO, lağvedilmemiştir çünkü emperyal Batılı ülkelerin özellikle de ABD’nin, bu örgüte emperyal amaçlarını geliştirmek ve kalıcılaştırmak için ihtiyacı vardı. Bu örgüt olmadan ABD’nin emperyal amaçlarını gerçekleştirmesi ve yeni sömürge alanlarını oluşturması mümkün değildi. Bu nedenle 1990’lı yılların başından itibaren tehdit olmaktan çıkan ‘kızıl tehlike’nin yerine, tehlike-tehdit konseptine İslam yerleştirilmiştir. Nitekim İngiltere başbakanı Thatcher’ın, 1991 yılında gittiği Moskova’da; “Artık Doğu-Batı zıtlaşması kesin olarak son bulmuştur. Yeni kutuplaşma Batı ile Akdeniz ve Orta Doğu havzasındaki ‘fundamentalist İslamcı’ cereyanlar arasında oluşacaktır.” demesi de bunu göstermektedir.
1994 tarihinde NATO savunma bakanları toplantısında Fransız bakan Leotard da “NATO”nun kendini İslamcı fundamentalizmden gelen tehdidi caydırmaya göre yönlendirmesi gerektiğini” dile getirmiştir.
1995 yılında dönemin NATO genel sekreteri Willy Claes23 ise NATO’nun yeni misyonunu şu sözleriyle netleştirmiştir: “Köktendincilik komünizmden daha tehlikeli, lütfen bu tehlikeyi küçümsemeyin. Bundan sonra NATO’nun misyonu İslam fundamentalizmiyle mücadele olacaktır.”
İşte 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da toplanan NATO’nun tek düşmanı var, o da İslam’dır. NATO’nun düşman konsepti de göstermektedir ki NATO bir Haçlı ittifakıdır ve amacı, İslam’ın hiçbir ülkede egemen olmamasını sağlamaktır. Türkiye’de yapılan bu zirvenin ve alınan kararların bu durum göz önünde tutularak değerlendirilmesi gerekmektedir. Halkı Müslüman olan bir ülkenin, İslam düşmanı olan bir örgüte ev sahipliği yapması uygun mudur? Üstelik benzeri, hiçbir NATO üyesi ülkede görülmeyen tarzda şaşalı bir şekilde gerçekleştirilmesi; Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de, Libya’da, Kosova’da ve benzeri coğrafyalarda, bu örgüt desteğiyle katledilen on binlerce masum insanın kemiklerini sızlatmamış mıdır? NATO’nun 1990’lardan itibaren düşman konsepti anlayışı değişmediğine göre, halkı Müslüman bir ülkeye bu yapılanlar yakışmış mıdır? Milliyetçi, muhafazakâr ve de demokrat olan iktidarın halkın inancını, örf ve geleneklerini dikkate alması gerekmez miydi?
Gazze’de, Batı Şeria’da, Lübnan’da, İran’da, Sudan’da ve Somali’de bu tetikçi örgüte üye devletlerin katlettiği masumların henüz kanı kurumamışken hatta hâlâ katliamlara, soykırıma devam edilirken bu örgütü bu kadar sahiplenilmenin başka bir anlamı olsa gerek. Bu ise çok zaman geçmeden Türkiye’ye, bölgede ve Afrika’da mevcut milliyetçi, muhafazakâr ve demokrat iktidar kanalıyla biçilen rol ortaya çıkacaktır. Ama bu rolün, sadece Müslüman halkların değil, bütün mazlum halkaların aleyhine olacağı kesindir. Çünkü ABD’nin başını çektiği bu örgüt; sadece emperyal ülkelerin, emperyal amaçlarını gerçekleştirmek için varlığını ve kendisine biçilen yeni görevini yerine getirecektir. NATO’nun bu yeni organizasyonunda gerçekleştireceği katliam ve işgallerden Türkiye’nin muhafazakâr, demokrat AKP yönetiminin de sorumlu olacağı unutulmamalıdır.
Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesinde Trump’a olağanüstü denebilecek tarzda karşılama töreni yapılması, Batı karşısındaki kompleksin ulaştığı aşamayı göstermiştir. Her şeyden önce Trump, eli kanlı bir katildir. Aynı zamanda bir zanidir; Epstein dolayısıyla kendi ülkesinde bile çokça eleştirilen biri iken Türkiye’de, üstelik muhafazakar bir iktidar tarafından el üstünde hatta baş üstünde tutulmasını, ‘dostum’ türü övgüler düzülmesini anlamak mümkün değildir. Trump’ı bu şekilde karşılamak, aynı zamanda Epstein zanisini ve bebek katilini övmek, işlediği cürümleri aklamak anlamına gelmektedir.
Acaba Erdoğan, Epstein zanisi Trump’la alışık olunmayan bir tarzda gülüşmelerle kol kola yürürken Gazze’de on binlerce masum insanın katledilmesinin tek sorumlusu ve İran’da, 28 Şubat günü Minap’ta 170 civarında masum kız çocuğunun katili olduğunu düşünmemiş midir yoksa umursamamış mıdır? Böyle biriyle yürümek, aynı zamanda kendisini de bu eli kanlı katilin işlediklerine ortak yapmış olmaz mı? Böyle bir kişi, Rabbimizin, “Zulmedenlere eğilim göstermeyin yoksa size ateş dokunur.” (11/113) ayetine muhatap olmaz mı? Rabbimiz; müşriklerin necis olduğunu (9/28), onlara asla güvenilmeyeceğini fırsatını buldukları an ne yakınlık ne de antlaşmalarına uyarlar (9/8) ikazları, müşriklerle olan tavrı belirlemesi gerekmiyor mu?
Gazze’deki katliamların birinci dereceden sorumlusu ve katili Trump iken, (Netanyahu ve çetesi tetikçidir) Erdoğan’ın Gazze konusunda en üst perdeden konuşmasının bir anlamı var mıdır? Zaten konuşmanın dışında ciddi hiçbir adım atmadığı gibi, ciddi bir tavır da takınmamıştır. Türkiye, garantör ülke olmasına ve eli kanlı katil Netanyahu ile birlikte barış kurulunda yer almasına rağmen sözde ateşkesin ilanından bu yana binlerce masum Gazzeli katledilmesine rağmen hiçbir şey yapmamıştır.
Gazzeli masum halkın canhıraş çığlıklarına rağmen 10 Ekim 2025 tarihi itibariyle yürürlüğe giren ve Türkiye adına Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın'ın imzasını taşıyan sözde ateşkesin hiçbir maddesi uygulanmamıştır; Refah Sınır Kapısı açılmamış, günlük 600 yardım tırının girmesine izin verilmemiş, ateşkese uyulup uyulmadığını kontrol için görev gücü oluşturulmamış, 72 saat içerisinde İsrail, bazı bölgelerden çekilmesi gerekirken çekilmemiş ve Siyonist İsrail saldırılarına devam etmiştir. Siyonist İsrail ateşkesi ihlal ederek işlediği bunca katliama rağmen garantör ülkeler (Türkiye, ABD, Mısır ve Katar) üzerine düşeni yapmamıştır. Ancak konuşmuşlardır.
Garantör ülkelerin, sorumluluklarını yerine getirecek güçleri yoksa garantörlükten çekilmeleri gerekmez mi? Öyle anlaşılıyor ki garantör ülkelerin, dolayısıyla Türkiye’nin garantörlükten de barış kurulundan da çekilmeye gücü ve cesareti yoktur. Ama NATO zirvesinde ülkenin imkânlarını seferber ederek katiller güruhunu memnun etmek kolaydır. Bilinmelidir ki NATO zirvesi asla unutulmayacaktır. Mazlum ve masum halklar kan ağlarken, Gazze’de insanlık öldürülürken kol kola yürümeler ve gülüşmeler, asla unutulmayacaktır. Bölgenin masum ve mazlum halkları da hem bu katiller sürüsünü hem de onları el üstünde tutanları asla unutmayacaktır.
Tarih, bunu yazacak ve gelecek nesiller, bu yapılanları asla hayırla yad etmeyeceklerdir.
Dipnotlar
[1] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1914-1980) c. I, T. İş Bank. Yayınları, 1991, 7. Bsk. Ankara, s. 442
[2] Olaylarla Türk Dış Politikası, AÜ SBF Yayınları c. I, 1914-1973, 5. bsk. 1982, Mehmet Gönlübol, A. Haluk Ulman, A. Zait Bilge, Duygu Sezer, s. 230
[3] İmzacı beş ülke; İngiltere, Fransa, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg’dan oluşmaktadır.
[4] Bu ülkeler: ABD, Kanada, İtalya, Danimarka, Norveç, Portekiz ve İzlanda’dan oluşmaktaydı.
[5] Olaylarla Türk Dış Politikası, s. 232 Ed. Baskın Oran, Türk Dış Politikası, c. I, 1919-1980, İletişim yayınları, 2. bsk. 2001, İstanbul, s. 543
[6] Kore Savaşı, Kuzey Kore ile Güney Kore arasında 25 Haziran 1950 - 27 Temmuz 1953 yılları arasında gerçekleşmiştir. Türkiye, halkı ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayan ve sadece ABD menfaatlerini korumak için bu savaşa katılmış ve 900’den fazla askerin ölmesine, 2147 askerin de yaralanmasına sebep olmuştur. Said Nursi de "ehl-i kitap ile kitapsızların mücadelesi" veya "inkâr-ı ulûhiyet ile (Allah'ı inkar edenlerle) savaşı" olarak değerlendirmiştir. (https://sorularlarisale.com/bediuzzaman-said-nursi-kore-harbini-neden-desteklemis-olabilir-onlarla-alakamiz-yokken-turk-askeri-gondermek-dogru-mu)
[7] Baskın Oran, age. s. 545; Olaylarla Türk Dış Politikası, s. 237
[8] ABD’ye kontrgerilla eğitimi için gönderilen subaylarına arasında Alparslan Türkeş, Turgut Sunalp, Daniş Karabelen, Ahmet Yıldız, Mucip Ataklı, Suphi Karaman, Fikret Ateşdağlı, Refik Tulga gibi isimler bulunmaktaydı. Bu subaylar, Türkiye’de gerçekleşen darbelerde etkin rol oynayan subaylardı.
[9] Ecevit Kılıç, Özel Harp Dairesi, Güncel Yayıncılık, 4. bsk. Ocak 2008, İstanbul, s.50; Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Bay Pipo, Doğan Kitap Yayınları, 2. bsk, Ocak 2000, İstanbul, s. 38
[10] Bay Pipo, age. s. 38
[11] Kılıç, age. s. 51
[12] Bay Pipo, s. 38
[13] Latince “Gladius”(kılıç) kelimesinden türeyen Gladio’nun NATO nezdindeki gizli adı “The Allied Coordination Committee” (İttifak kooordinasyon komitesi) olmakla birlikte, her ülkede değişik isimlerle anılmaktadır. Yunanistan’daki ismi Pelle di Montone (Kırmızı koyun postu), Almanya’daki ismi “Sword”, Avusturya’daki ismi “Schwert”, İtalya’da “Gladio”, Türkiye’de ise 1965 yılına kadar “Seferberlik Tetkik Kurulu”, 1965’den 1990’lı yıllara kadar Özel Harp Dairesi, 1990’lı yıllardan itibaren ise “Özel Kuvvetler Komutanlığı”dır.
[14] Özel Harpçi org. Sabri Yirmibeşoğlu, “6-7 Eylül, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı…” (Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekât “Psikolojik Harekât” Tekin Yayınevi, 1. bsk. 1991, İstanbul, s.104) Daha geniş bilgi için bkz. Ali Kaçar, “Neden Gladyoya/Kontrgerillaya Dokunulamıyor” yazısı bkz. Genç Birikim Dergisi, Mayıs 2008, Sayı 108.
[15] 27 Mayıs Darbesi için bkz; https://www.gencbirikim.net/27-mayis-darbesi-ve-gladyo-arastirmaci-yazar-ali-kacar-2/; ABD ve Türkiye’deki Darbeler için bkz; https://www.gencbirikim.net/abd-ve-turkiyedeki-darbeler/
[16] Cüneyt Arcayürek, Darbeler ve Gizli Servisler, Bilgi Yayınları, 5. bsk. Mayıs 1990, İstanbul, s. 35
[17] Arcayürek, age. s. 53
[18] Yukarıda 15 nolu dipnotta kaynaklara bakılabilir.
[19] Öldürülen kadın Tabip Binbaşı Nihat İlhan'ın eşi Mürüvvet İlhan, öldürülen üç çocuk ise oğulları Murat, Kutsi ve Hakan İlhan'dı.
[20] İnönü’nün Başbakan olduğu koalisyon hükümeti Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Yeni Türkiye Partisi (YTP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve bağımsızlardan oluşmaktaydı.
[21] Türkiye, 2017’de Rusya ile S-400 hava savunma sistemi alımı için anlaşma yaptı. Sistemin ilk parçaları 2019’da Türkiye’ye getirilmişti.
[22] Sovyetler Birliği liderliğinde sekiz Sosyalist ülkenin imzası ile NATO’ya karşı 14 Mayıs 1955’te Varşova’da kurulmuş askeri ve siyasi bir örgüttür. Bu ülkeler, Arnavutluk, Bulgaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Macaristan, Polonya, Romanya ve SSCB'den oluşmaktaydı. Doğu Bloku'nun kolektif savunma teşkilatı olan bu örgüt, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla 1 Temmuz 1991'de resmen lağvedilmiştir
[23] NATO eski Genel Sekreteri Willy Claes'in adı rüşvet iddialarına karışmış ve bu süreç 1995 yılında görevinden istifa etmesine yol açmıştır
Ali Kaçar tarafından kaleme alınan bu değerlendirme Genç Birikim dergisinin 2026 yılı Temmuz ayı sayısında yayınlanmıştır. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.