Ian Lustick, "Paradigm Lost: From Two-State Solution to One-State Reality" adlı kitabında Woody Allen'ın Annie Hall filminden bir fıkrayı ödünç alıyor. Bir adam, terapistine kardeşinin kendisini tavuk sandığını anlatıyor. Terapist "Neden tedavi ettirmiyorsun?" diye sorunca adam, "Ettirirdim ama yumurtaya ihtiyacım var" diye yanıtlıyor.
Birkaç yıl önce Lustick'le röportaj yaptığımda, iki devletli çözümün koşulları çoktan ortadan kalkmışken bu çözümden hala kimlerin yumurta topladığını sordum. Şöyle yanıtladı: "Amerikan yönetimleri, Filistin Yönetimi, İsrail hükümeti" ve onun "barış süreci endüstrisi" adını verdiği kesim. Bununla, kariyerleri bir türlü hayata geçmeyen bir çözüm vaadine dayanan uluslararası kurumları, sivil toplum kuruluşlarını ve uzmanları kastediyordu.
Batı Şeria ana akım medyanın haberlerinin merkezine yerleşirken bu fıkra aklımdan çıkmadı. Gazeteciler kameralar önünde yerleşimcilerin saldırısına uğradı. İsrail ordusunun komutanları ve yetkilileri, yerleşimci şiddeti konusunda kamuoyu önünde sorgulandı. Bütün bunlar, artık dekorun bir parçası haline gelecek kadar eski bir alarmın sesi eşliğinde yaşandı: "İki devletli çözüm tehdit altında."
Batı siyasetinin ve medyasının büyük bölümünde, "aşırılıkçı yerleşimcileri" eleştirmek, eleştirinin en ucuz biçimi. İsrail devleti ya da onu ayakta tutan destek hakkında daha zor sorular sormadan yerleşimci şiddetini kınamak, Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich'i mahkum etmek, belki de barış ihtimalini yok ettiği için Binyamin Netanyahu'yu suçlamak mümkün.
Bu tür eleştiri, insanı rahatlatan bir varsayıma alan açıyor: Sorun bu hükümet. Bu hükümeti gönderin, barışa hazır başka bir İsrailli ortak hala ortaya çıkabilir. Peki İsrailliler 27 Ekim'de oy kullanırken, o ortak nerede?
Netanyahu'nun önde gelen alternatifleri, yerleşimcilik ya da Batı Şeria üzerindeki kontrol konusunda temelde farklı düşünmüyor. Sıklıkla İsrail'i Netanyahu çıkmazından çıkarabilecek kişi olarak sunulan eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, kuracağı hiçbir hükümet döneminde Filistin devleti kurulmayacağını taahhüt etti.
Şimdi Yair Lapid'le ortak listesi Yachad'a liderlik eden Naftali Bennett, bir zamanlar yerleşimcilerin çatı örgütü Yesha Konseyi'nin genel müdürlüğünü yaptı. Batı Şeria'nın yüzde 60'ından fazlasını kapsayan C Bölgesi'nin ilhakını da önerdi. Demokratlar'ın lideri ve İsrail ölçütlerine göre bir güvercin olan Yair Golan bile bir Filistin devletinden söz edilmesini yıkıcı olarak nitelendirdi.
1993'te Oslo Anlaşmaları'nın imzalanmasından bu yana yerleşimci nüfusu yaklaşık 250 binden 750 binin üzerine çıktı. Bu artışın büyük bölümü, dünyanın ılımlı olarak gördüğü hükümetler döneminde, bizzat barış süreci sırasında gerçekleşti.
Yerleşim inşaatlarının en yoğun olduğu yıllardan biri, Ehud Barak dönemindeki 2000 yılıydı. 2008'de Ehud Olmert, Annapolis'in ardından Mahmud Abbas'la müzakere ederken İsrail, Batı Şeria'da Ariel Şaron'un görevde olduğu herhangi bir yıldakinden daha fazla yerleşim konutu inşa etmeye başladı. Olmert, o zamandan beri Batılı televizyonlarda ilk kariyerinin sonuçları hakkında uyarılarda bulunarak kendisine ikinci bir kariyer edindi.
Filistinlilerin çoğu o ortağı beklemeyi çoktan bıraktı. Deneyim bize, yerleşimciliğin İsrail sisteminin bir politikası olmadığını öğretti. Yerleşimcilik, sistemin kendisi. Bu, İsrailli siyasetçileri birbirinin aynısı yapmıyor, hepsi Filistinlilere yönelik her şiddet biçimine aynı şekilde yaklaşmıyor. Ancak gerçek anlaşmazlıklar, bu şiddetin nasıl yönetileceği, düzenleneceği ve kurumsallaştırılacağı, siyasi ve diplomatik fatura fazla ağırlaşmadan önce ne kadar şiddet kullanılabileceği üzerine.
Ağustos ayında Konut Bakanlığı, Kudüs'ün doğusunda Batı Şeria'yı ikiye bölecek koridor olan E1'de yaklaşık 1200 konut için ihaleye çıktığında Eisenkot, yalnızca zamanlamaya itiraz etti. İtirazı haritaya değil, yalnızca takvimeydi. Kendisi de Filistin devletini "vahim bir hata" olarak nitelendiriyor.
Yerleşimci şiddeti istisna olarak sunulup Netanyahu ve müttefiklerinin aşırılığına indirgendiğinde, ılımlı olan, yalnızca yönetme ve barış sürecini yeniden başlatma sırasını bekleyen başka bir İsrail imgesini korumak mümkün hale geliyor.
İki devlet vaadi, sahadaki bütün gerçeklere rağmen işte böyle yaşamaya devam ediyor. Siyasi gücü hiçbir zaman uygulanabilirliğine dayanmadı. Her zaman İsrail'e ilişkin belirli bir siyasi fanteziyi ayakta tutma kapasitesinde yattı. Bu fantezi, ittifak kurulacak bir siyasi sistem olarak İsrail'i, o devletin "arızi" aşırılıklarından ayırıyor.
On yıllardır süren "barış sağlama" çabaları ve milyarlarla ifade edilen finansman, bu fanteziyi öylesine kökleştirdi ki bugün onu sorgulamak, İsrail'in ihlallerini sorgulamaktan bile daha zor görünüyor.
Bu fantezi, parçalama yoluyla varlığını sürdürüyor. Gazze'de soykırım, normalde meşru sayılan bir gücün aşırı kullanımı olarak ele alınıyor. Batı Şeria'da şiddet, İsrail'in siyasi düzeninden aşırılıkçı bir sapma, bir seçim sonucunun her an sona erdirebileceği bir durum olarak görülüyor.
İsrail'in içinde ise Filistinli vatandaşlara yönelik ihlaller, yerleşik bir demokrasiye yönelik tehditler olarak sunuluyor. Her biri hakkında Batılı ana akım basını okuyun ya da Avrupalı, hatta Amerikalı yetkilileri dinleyin, üç farklı ülkeyi anlattıklarını düşünebilirsiniz.
Belki de bunlar, Lustick'in fıkrasındaki yeni yumurtalar. Batı, var olmayan bir İsrail'i beklemeyi sürdürdüğü müddetçe gördüklerini kınamaya devam edebilir. İsrailliler 27 Ekim'de oy kullanacak ve bekleyiş, daha önceki her seçimden sonra olduğu gibi yenilenecek. O İsrail'in ortaya çıkması hiçbir zaman asıl mesele olmadı. Batı, hayal ettiği İsrail'i ne kadar uzun süre beklerse zaten burada olan İsrail'le o kadar az yüzleşmek zorunda kalır.
New Arab'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.