Zeydiyye mezhebi, Yemen'deki çatışmaların ve Husilerin ilerleyişinin ardından bir kez daha gündeme geldi.
Mezhebin ortaya çıkışına ve inanç esaslarına dair detaylar, dinler ve mezhepler tarihçisi Muhammed bin Abdilkerim bin Ahmed eş Şehristani'nin (1086-1153) Milel ve Nihal adlı eserinde detaylı bir şekilde inceleniyor.
Eserin Şia ve Zeydiyye ile ilgili kısımları Mepa News okurları için derlendi.
Şia
Şia, Hazret-i Ali tarafını hususî bir şekilde tutan topluluktur. Bu topluluğa göre Allah Resûlü'nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra açık (celi) veya gizli (hafî) nas ve vasiyet ile onun imam olması gereklidir. İnançlarına göre imamet onun ve neslinin dışına çıkmaz. İmametin Ehl-i Beyt'ten çıkması, ya başka bir şahsın zulmü veya imâm konumunda olan Ehl-i Beyt mensubunun takiyye gereğince mecburen imamlığı bırakması sonucu olabilir. İmamet konusunda şöyle demişlerdir: İmamet, avamın seçimi ve atamasıyla belirlenecek türden sosyal maslahata dayalı bir husus değil, aksine dinin temel esaslarından biridir. Peygamberlerin de İmameti ihmal ve göz ardı ederek imam seçimini halka havale etmeleri caiz değildir.
Şia'nın ortak görüşü, imâmın nas ve tayin ile belirlenmesi ve peygamberler gibi imamların da büyük, küçük her tür günahtan korunmuş (masum) olmalarının vücûbiyeti yönündedir. Takiyye hali dışında amel ve itikad bakımından tevellî ve teberrînin gerekli olduğu görüşündedirler.
Zeydiyye'den bir topluluk bu görüşe itiraz etmiştir. İmamın konumu hakkında Şîa fırkaları arasında birçok görüş ayrılığı yaşanmış ve her farklı görüş ayrı bir fırka olarak ortaya çıkmıştır.
Şîa'nın beş ana kolu mevcuttur: Keysâniyye, Zeydiyye, İmâmiyye, Aşırılar (Gulât) ve İsmâiliyye. Usûl bakımından bu fırkaların bir kısmı Mu'tezile'ye, bir kısmı Ehl-i Sünnet'e, bir kısmı da Müşebbihe'ye yakındır.
Zeydiyye
Zeyd b. Ali b. -Hüseyn b. Ali b. Ebî Tâlib'in (radıyallahü anh) taraftarlarından oluşan bir fırkadır. Bunlara göre imamet Fâtıma'nın (radıyallahü anh) çocuklarıyla sınırlı olup başkaları buna ehil değildir. Şu var ki, imamet için huruç eden cesur, cömert ve ilim sahibi her Fatımî'ye itaatin farz olduğunu, onun imam olabileceğini söylerken, Hasan'ın (radıyallahü anh) çocukları ile Hüseyin'in (radıyallahü anh) çocukları arasında ayrım yapmamışlardır. Zeydiyye'den bir topluluk, Abdullah b. Hasan b. Hasan'ın el-Mansûr döneminde ayaklanan ve şehit edilen iki oğlu Muhammed ve İbrahim'in imametlerini caiz görmüştür. Zeydiyye, saydığı özellikleri taşıyan iki imamın aynı anda farklı iki bölgede hüküm sahibi olmalarını da caiz görmüştür. Bu durumda her ikisi de itaati farz olan imam hükmündedir.
Zeyd (radıyallahü anh), bu görüşü benimsedikten sonra kendisine gerekli olan ilimlerle donanmak için usûl ve furu ilimlerinin tahsiline girişti. Usûl konusunda Mu'tezile'nin kurucusu ve başı olan Vâsıl b. Atâ'dan ders aldı. Halbuki Vâsıl, Zeyd'in dedesi İmam Ali'nin (radıyallahü anh) Cemel ve Şam ehliyle yaptığı savaşlarda doğru tarafta olduğu konusunda kesin inanca sahip olmadığına inanıyordu. O ve savaştığı topluluklardan biri, hangisi olduğu kesin olmamak üzere hatalı idi. Zeyd Vâsıl'dan Mu'tezile'nin esaslarım aldı; Zeyd'e (radıyallahü anh) uyarak taraftarları da Mutezilî oldular. Ona göre efdal (en faziletli) olanın bulunması durumunda da mefdûlun (daha az faziletli) imameti caiz olurdu. İmam Ali (radıyallahü anh) sahabenin efdali iken hilâfetin Ebu Bekir'e (radıyallahü anh) havale edilmesi avamın gönlünü hoş tutmak ve muhtemel fitne ateşim söndürmek içindi. Peygamberlik döneminde yapılmış savaşlar henüz tazeydi. İmam Ali'nin (radıyallahü anh) müşriklerle yapılan savaşlarda kana bulanan kılıcı henüz kurumamıştı. Müşriklerden bir çoğu intikam arzusuyla yanıp tutuşuyordu. O dönemde kalpler tamamen ona meyyal, boyunlar ona eğik değildi. Böyle bir durumda müslümanların maslahatı, yumuşaklık, ağırbaşlılık, yaşça olgunluk ve Rasûlüllah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) yakınlık bakımından önde olan birinin imam seçilmesiydi. Nitekim Ebu Bekir (radıyallahü anh) Ömer'i (radıyallahü anh) vasiyet etmek istediği zaman, birçok sahabî "Katı ve haşin birini başımıza geçirdin." diye serzenişte bulunmuşlardı. Dinî meseleler-deki katılığı ve mizacındaki sertlikten dolayı Ömer'i (radıyallahü anh) emîr olarak görmek istemiyorlardı. Ancak Ebu Bekir (radıyallahü anh) "Rabbim sorduğunda şöyle diyeceğim: Onların başına kendileri içîn en hayırlı olanı geçirdim" diyerek onları teskin etmiştir. İşte bu gibi durumlarda daha üstünü varken, fazilet bakımından altta olan birinin imam tayin edilmesi caizdir. Hükümlerine uyulur, emirlerine itaat edilir.
Kûfe'deki Şiîler, Zeyd'in (radıyallahü anh) bu İstikametteki sözlerini duyduklarında ve Ebu Bekir (radıyallahü anh) ile Ömer'den (radıyallahü anh) teberrî etmediğini anladıklarında onu reddederek yanından ayrıldılar. İşte bu nedenle de Reddedenler anlamında 'Râfızîler' olarak adlandırıldılar.
Zeyd (radıyallahü anh) ile kardeşi Muhammed el-Bâkır (radıyallahü anh) arasında birçok münazara cereyan etmiştir. Bunların kaynağı, Zeyd'in (radıyallahü anh), Vâsıl b. Atâ'nın öğrencisi olması, dedesi İmam Ali'nin (radıyallahü anh) yaptığı savaşlarda hatalı olabileceğini mümkün görenlerden ders alması, kader meselesinde Ehl-i Beyt'ten farklı bir inanışa sahip olması, bir kimsenin imam olabilmesi için başkaldırmasının şart olduğunu söylemesiydi. Muhammed el-Bâkır (radıyallahü anh) bundan hareketle Zeyd'e (radıyallahü anh) şöyle demişti: "Senin mezhebine göre baban da imam olamaz. Çünkü o da imamete ulaşmak için ayaklanmadı ve bu tür bir girişim-de bulunmadı."
Zeyd (radıyallahü anh), Hişâm b. Abdülmelik tarafından katledilerek asıldı, ardından oğlu Yahya (radıyallahü anh) imam olarak Horasan'a gitti. Birçok kimse ona biat etti. İmam Ca'fer-i Sâdık, onun da aynen babası gibi katledilip asılacağım haber vermişti, tamamen böyle oldu.
Yahya'nın ardından imamet Muhammed ve İbrahim'e tefvîz edildi.
Her ikisi de Medine'de ayaklandılar. İbrahim Basra'ya gitti. Basra halkı ona biat etti. Ama ikisi de katledildi. Câfer-i Sâdık bunlara da başlarına gelecekleri haber vermişti. O, bütün bunların ataları tarafından kendisine bildirildiğini söylemiş, Emevîlerin büyük bir güce ulaşacaklarını, üstlerine dağlar yürüse onları bile ezeceklerini, Ehl-i Beyt'e kin beslediklerini ve Allah mülklerinin dağılmasına izin verinceye kadar Ehl-i Beyt'ten hiç kimsenin onlara başkaldırmasının uygun olmayacağını haber vermişti. Ca'fer (radıyallahü anh) her fırsatta Muhammed b. Ali b. Abdullah b. el-Abbâs'ın çocukları Ebu'l-Abbâs ile Ebu Ca'fer'e işaret ederek şöyle derdi: "Biz, şu ve çocukları bu işe bulaşmaya kadar imamet davasına karışmayız." Kastettiği el-Mansûr idi.
Horasan'da Nasır el-Atrûş adlı bir şahıs çıkıncaya kadar Zeydiyye fırkası toparlanamadı. Hakkında ölüm cezası verilip aranmaya başlayınca Deylem diyarına çekilerek gizlendi. Daha önce Müslümanlığa girmemiş olan bölge halkını İmam Zeyd'in (radıyallahü anh) mezhebine davet etmeye başladı. Bölge halkı onun davetine olumlu karşılık verdiler ve Zeydiyye mezhebi orada gelişip serpildi.
Zeydiyye İmamları birbiri ardınca gelip hükümrân olmuşlar, ancak birtakım usûl konularında amca çocukları (: İmam Mûsâ soyundan gelenlerden) ayrılmışlardır. Zeydiyye'nin çoğunluğu, fazilet bakımından altta olanın imametinin caiz olduğu görüşünden dönmüş olup sahabeyi de İmâmiyye gibi tenkid etmiştir.
Zeydiyye fırkası, kendi içinde üç kola ayrılmıştır:
1-Cârûdiyye
Ebu Cârûd Ziyâd b. Ziyâd adında bir şahsın taraftarlarından oluşmuştur. Rasûlüllah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) İmam Ali'nin (radıyallahü anh) hilâfetini ismen değil vasfen tayin ettiğini söylerler. Onun vefatından sonra yerine geçmesi gereken İmam, Ali (radıyallahü anh) iken insanlar bu vasfı bilemediler ve vasfedileni aramadılar Ebu Bekir'i (radıyallahü anh) kendi tercihleri ile göreve getirdiler, böylece küfre düştüler. Ebu Cârûd, bu iddiasıyla bizzat İmamı Zeyd'e (radıyallahü anh) muhalefet etmiştir. Çünkü o, bu görüşte değildi.
Cârûdiyye mensupları imamete kimin lâyık olduğu konusunda ihtilafa düşmüşlerdir.
Kimilerine göre İmamet Ali'den (radıyallahü anh) Hasan'a (radıyallahü anh) ondan da Hüseyin'e (radıyallahû anh) geçmiştir. Ondan Ali b. Hüseyin Zeynelâbidîn'e, ondan oğlu Zeyd b. Ali'ye, ondan Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Hasan b. Alî b. Ebî Tâlib'e geçmiştir. Bu gruptakilere göre imamet onun hakkıdır.
İmam-ı A'zam Ebu Hanîfe de ona biat etmişti ve onun taraftarları arasındaydı. Bu durum Halife el-Mansûr'a bildirilince büyük imamı ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Rivayete göre o, el-Mansûr döneminde ayaklanan Muhammed b. Abdullah'a biat etmiştir. Muhammed Medine'de katledilince Ebu Hanîfe bu biati üzere kalmıştır. O, Ehl-i Beyt bağlılığına inanan bîr şahsiyetti. Durumu el-Mansûr'a bildirilince de büyük çilesi başlamıştır.
Muhammed b. Abdullah'ın imametini savunanlar da kendi aralarında ihtilafa düşmüşlerdir. Bazılarına göre o, katledilmemiş olup yaşamaktadır. Bir gün çıkacak ve dünyayı adaletle dolduracaktır. Bazılarına göre ise Muhammed ölmüştür ve imamet ondan sonra Muhammed b. el-Kâsım b. Ali b. Ömer b. Ali b. Hüseyin b. Ali'ye geçmiştir. Bu zât, Halife el-Mutasım döneminde esir alınmış ve ölünceye kadar evinde hapsedilmiştir. Bazıları ise Küfe valisi Yahya b. Ömer'in imametini savunmuştur. Bu şahıs ayaklandığı zaman birçok taraftan olmuş ve Halife el-Müste'în döneminde öldürülmüştür. Kesik başı Muhammed b. Abdullah b. Tâhir'e götürülmüştür. Aleviye'den bir şair onun hakkında şu şiiri söylemiştir:
Bineğe binenlerin en kıymetlisini öldürdün! Sana yumuşak bir söz işitmek için geldim. Seninle karşılaşmam bana öyle ağır geliyor ki, Hele ki keskin kılıcın ağzı aramızda.
Burada murat edilen kişi, Yahya b. Ömer b. Yahya b. Hüseyin b. Zeyd b. Ali'dir.
Ebu Ca'fer Muhammed b. Ali el-Bâkır bu şahsı Serhûb olarak isimlendirmiştir. Serhûb, denizde yaşayan kor şeytan anlamındadır.
Ebu Cârûd'un dostları arasında Fadl er-Ressân ve Ebu Hâlid el-Vâsıtı’yi zikredebiliriz. Bunlar hüküm ve tavır bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Bazılarına göre Hazret-i Hasan (radıyallahü anh) ve Hazret-i Hüseyin'in (radıyallahü anh) çocuklarının ilimleri Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilmi gibi olup öğrenme olmaksızın fıtrî ve zarurî olarak husule gelir. Bazılarına göre ise onların ilmi, diğer insanların ilimleri gibidir. Dolayısıyla onlardan olduğu gibi başkalarından da ilim öğrenilebilir.
2-Süleymâniyye
Süleyman b. Cerîr adlı şahsın taraftarlarından oluşan fırkadır. Bunlara göre imamet, halk içinde şûra ile belirlenir. Hayır ehli Müslümanlardan iki kimsenin biatıyla da belirlenebilir. Efdal mevcut iken daha altta birinin imameti de sahihtir.
Ebu Bekir (radıyallahü anh) ve Ömer (radıyallahü anh) hak imamlardır. Ama Ali (radıyallahü anh) hayatta iken onlara biat edenler hatalıdır. Şu var ki bu hata, fısk derecesinde ağır bir hata olmayıp içtihadı bir hatadır. Ancak, hilâfeti dönemindeki uygulamaları ve bidatleri nedeniyle Osman'ı (radıyallahü anh) tekfir etmiştir. Yine ona göre İmam Ali'yle (radıyallahü anh) savaşan Âişe (radıyallahü anh), Talha (radıyallahü anh) ve Zübeyr (radıyallahü anh) küfre düşmüştür.
Râfızîleri de tenkid etmiş ve Râfizî imamların başkalarınca onaylanmayıp taraftarlarına hitap eden iki görüş belirttiklerini söylemiştir.
Bu görüşlerin ilki bedâ'dır. Râfizî imamları, kendilerinin güçlenip iktidar sahibi olacaklarına dair bir şey söyledikleri ve bunun aksi çıktığında "O konuda Allahü teâlâ'nın kararı değişti=Bedallâhu fî zâlike" derlerdi.
Diğeri ise takıyyedir. Onlar dilediklerini söylerler, fakat bunun doğru olmadığı kendilerine ifade edilince "Biz onu takıyye gereği söyledik, gereğini de takıyye gereği yaptık" diyerek kendilerini savunurlardı.
Efdal varken daha altta olanın (mefdûl) imametini caiz görmesi noktasında Mu'tezile'den bir topluluk onu izlemiştir. Bunlara örnek olarak şu isimleri zikredebiliriz: Ca'fer b. Mübeşşir, Ca'fer b. Harb ve Ehl-i Hadis'ten Kesîr en-Nevâ. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İmamet, dinî maslahatlardan biri olup Allahü teâlâ'yı ve O'nun vahdaniyetini bilmek için ona gerek duyulmaz. Çünkü bu, akılla hâsıl olur. İmamete İhtiyaç duyulması, had cezalarının uygulanması, davalılar arasında hüküm vermek, yetim ve dulların haklarını korumak, Kelimetullâh'ı yüceltmek, toplumsal birliği korumak ve din düşmanlarıyla savaşmak gibi noktalarda gündeme gelir. İmamet sayesinde Müslümanların bir cemâati olur ve avam kaosa sürüklenmekten korunur. İmamete getirilecek şahsın ümmetin en hayırlısı, İslâm'a girmede en kıdemlisi, en hikmetli ve en sağlam görüşlüsü olması şart değildir. Çünkü üstün (fâdıl) ve en üstünün (efdal) var olmalarına rağmen daha altta olanla da (mefdûl) bütün bu görevler îfâ edilebilir.
Ehl-i Sünnet'ten bir cemaat da aynı görüşü paylaşarak imamın müçtehid olmamasını, İçtihadı konularda uzman olmamasını caiz görmüşlerdir. Şu var ki imamın çevresinde İçtihâd ehlinden birileri olmalı ve İçtihâdî konularda onlara başvurmalıdır. Helal ve haram gibi hükümlerde onlardan fetva istemelidir. Genel olarak sağlam görüşlü ve olayları değerlendirmede derin görüşlü olması da gereklidir.
3-Salihiyye ve Betriyye
Hasan b. Salih b. Hayy adındaki şahsın taraftarlarından oluşan fırkadır. Betriyye İse Kesîr en-Nevâ el-Ebter'in taraftarlarından oluşmuştur. İki fırka mezhep bakımından fikir birliği içindedirler. İmamet konusunda Süleymâniyye fırkasıyla aynı görüştedirler. Ancak Osman (radıyallahü anh) konusunda çekimser kalmış, mümin ya da kâfir olduğu hususunda fikir belirtmemişlerdir. Bu bağlamda şöyle demişlerdir: Osman (radıyallahü anh) hakkında vârid olan haberleri, Aşere-i Mübeşşere'den olduğunu duyduğumuzda onun İslâm ve imanının sıhhatine, ilâveten cennet ehlinden olduğuna hükmetmemiz vacip olur. Emevîler ve Mervânîler'le ilgili, onların ahlâkını bozucu uygulamalarına ve sahabenin gidişatına uymayan uygulamalarına baktığımızda ise küfrüne hükmetmemiz gerekmektedir. Bu İkisi arasındaki şaşkınlığımızdan dolayı onunla ilgili olarak çekimser kalmayı tercih ettik ve onun hükmünü hâkimlerin en hikmetlisi olan Allahü teâlâ'ya. havale ettik.
İmam Ali'ye (radıyallahü anh) gelince, Allah Resülü'nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra insanların en hayırlısı ve imamete en lâyık olanı odur. Ama o, imameti tamamen kendi rızasıyla diğerlerine teslim etmiş, kendi arzusuyla hakkından feragat etmiştir. Onun rıza gösterdiğine biz de rıza gösterir, onun teslim ettiğini biz de teslim ederiz. Bunun dışında bir davranış bize helal olmaz.
Eğer Ali (radıyallahü anh) imametin devrine rıza göstermeseydi Ebu Bekir (radıyallahü anh) helak olurdu. Her ikî fırka da efdal ve fâdılın rızası şartıyla daha altta olanın imametini caiz görmüştür.
Her ikisine göre de Hazret-i Hasan (radıyallahü anh) veya Hazret-i Hüseyin'in (radıyallahü anh) çocuklarından bîri imamet İçin kılıç kuşandığında, eğer âlim, zâhid ve cesur bir şahsiyetse İmam olarak kabul edilir. Bazıları yüz güzelliğini de şart koşmuştur. Ancak bütün bu şartlara sahip iki imamın aynı anda ayaklanmaları durumunda söyledikleri tutarsızlıkla doludur. Böyle bir durumda hangisinin daha üstün ve daha zâhid olduğuna bakılır. Eğer bu bakımdan denk iseler, görüş bakımından daha sağlam, emir bakımından daha kararlı olana bakılır. Bu noktada da denk iseler, İmamet her İkisine de verilmez, imam me'mûm, emir sahibi memur olur. Eğer iki ayrı bölgede iseler, kendi bölgelerinde emir sahibi olurlar ve her ikisine de İtaat vacip olur. Herhangi birinin diğerinden farklı bir fetvası olursa, ikisi de isabet etmiş sayılır. Buna, diğer imamın kanını mubah kılan fetvası da dâhildir.
Fırka (Zeydiyye) mensuplarından zamanımızda yaşayanlar tamamen taklîd ehli olup re'y ve içtihâd ehli bîr imamları yoktur. Usûl konusunda adım adım Mu'tezile'yi taklid ederler. Mu'tezile önderlerini Ehl-i Beyt imamlarından bile daha üstte tutarlar. Furû yani fıkıh konusunda ise Ebu Hanîfe'nin mezhebine tabidirler. Sadece birtakım meselelerde imam Şâfıî ve Şia'yı taklid ederler.
Zeydiyye'nin ileri gelenleri:
Ebu'l-Cârûd Ziyâd b. el-Münzir el-Abedî ki İmam Ca'fer es-Sâdık tarafından lanetlenmiştir Hasan b. Salih b. Hayy, Mukâtil b. Süleyman, Davetçi Nâsıru’l-Hakk Hasan b. Ali b. Hasan b. Zeyd b. Ömer b. Hüseyin b. Ali ve bir diğer davetçi Taberistân valisi Hasan b. Zeyd b. Muhammed b. İsmail b. Hasan b. Zeyd b. Hasan b. Ali ve Muhammed b. Nasr.