Obama ve Trump, Suudi Arabistan-İran rekabetini nasıl körükledi?

Obama ve Trump, Suudi Arabistan-İran rekabetini nasıl körükledi?

''Ortadoğu’da son 7 senedir devam eden bütün büyük çatışmaların arkasında İran-Suudi Arabistan mücadelesinin bazen az bazen de çok etkisinin olduğu aşikardır.''
Mepa Haber Merkezi
Lübnan Başbakanı Saad Hariri’nin istifasından ( sonra istifasını geri çekmesinden ), Katar krizine, IŞİD sonrası Irak’taki etki alanı kazanma savaşına, Suriye ve Yemen’deki acımasız iç savaşa… Suudi Arabistan ve İran arasındaki devam bu güne kadarki en büyük savaşın izleri her yerde.

İkili arasındaki mücadele 2011’deki Arap Baharı olaylarından bu yana sürekli olarak tırmandı. Jeopolitik rekabet, mezhep ve milliyetçilik üçlüsünün birleşimi ile patlamaya hazır bir karışım bu mücadelenin ana yakıtıdır. Bu savaşta ABD görünürde ana aktörlerden birisi olmasa dahi, çok önemli bir rolü var. Obama, iki tarafı pastayı paylaşmaya razı etmek suretiyle tansiyonu düşürmek adına girişimlerde bulundu ancak başarısız oldu. Trump ise İran’ın direkt olarak karşısına çıkmaya hazır tavırları ve Suudi Arabistan’a koşulsuz destek vermesi durumu daha da kızıştırdı. Başkanların uyguladıkları iki uç politika yerine, bu politikalar arasında denge gözeten bir çözüm girişiminin başarıya ulaşması daha olasıdır. 

Yükselen Bölgesel Rekabet

İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet her zaman Orta Doğu jeopolitiğinin başlıklarından birisi olmuştur. Ancak, bu rekabet Arap Baharı olaylarının başlamasının ardından birkaç vites birden atladı. Zira olaylar tüm bölgede, güvenlik ve siyaset boşlukları oluşturdu. Dolayısıyla hem İran hem de Suudi Arabistan, kendi çıkarlarına hizmet etmesi için bölgede gerek devletleri gerek de devlet olmayan aktörleri safına çekti. Ayaklanmalar başladığında iki ülke de tedirgin oldu. İran, en yakın Arap müttefiki Esed’i kaybederse, önce Hizbullah’a ulaşan ikmal hatlarını daha sonrada tüm Şam diyarının kontrolünü kaybedeceğini biliyordu. Ayrıca İran sınırına 20 km uzaklığa kadar genişleyen bir alana hakim olan IŞİD’in ortaya çıkışı İran için ulusal güvenlik tehdidi manasına geliyordu. Bununla birlikte, İran durumu fırsata çevirebileceği noktalar olduğunu da biliyordu. Bahreyn’deki Şii çoğunluğa hükmeden Sünni hanedanlığa olan nefreti körükledi ve protesto gösterileri düzenletti. İran’ın Şii Zeydilerle zayıf bağlarının olduğu ve gelişmeleri yakından takip ettiği Yemen’de ise, Suudi Arabistan’ın dikkatini dağıtmak için ve güçten düşürmek için bölgeyi piyon olarak kullandı. 

Suud hanedanlığı bölgesel olaylar ile de uğraşıyordu. Mısır’da Hüsnü Mübarek’in koltuğundan indirilmesi Körfez monarşilerini salladı. Çünkü diktatör de olsa güvenilir bir ortak olarak ABD’nin safında yer alan bir ismin bu kadar kolay harcanması belki de sıranın kendilerine geldiğini gösteriyordu. Bölgede yaşanan çatışmaların arkasında İran’ın eli olduğunu görülüyordu ve hanedanlık devletin doğusunda yaşayan Şii azınlıktan bir hamle gelmesi ihtimalinden çekiniyordu. Ancak İran gibi Suudi Arabistan’da avantaja çevirebileceği noktaları tespit etmişti. Özellikle de Suriye’de İran’ın en yakın müttefikinin devrilmesi için çatışmaların başladığı ilk zamanlarda aktif olarak Sünni muhaliflere silah yardımı yaptı. 

Gelinen noktada, Ortadoğu’da son 7 senedir devam eden bütün büyük çatışmaların arkasında İran-Suudi Arabistan mücadelesinin bazen az bazen de çok etkisinin olduğu aşikardır. Suriye’deki iç savaş, Yemen’deki savaş, IŞİD’in doğuşuna gidilen süreçte büyük etkisi olan Irak’taki mezheps odaklı siyasi çekişmeler, Bahreyn’deki protesto gösterilerine Suudi Arabistan liderliğinde ağır şekilde müdahale edilmesi, Suud Şii din adamı Nimr el-Nimr’in idam edilmesi ve sonrasında Tahran’daki Suudi Arabistan elçilik binasının yağmalanması ( ki bu olay iki ülke arasında diplomatik bir krize neden olmuştu), Körfez İşbirliği Konseyi ve Katar arasındaki kriz ve Lübnan’da son zamanlarda meydana gelen olaylar bu çerçevede değerlendirilebilir. Bu örneklere bakıldığında, kıvılcımın İran-Suudi Arabistan mücadelesi tarafından yakılmadığını görüyoruz, ancak tekrar tekrar taraf tutulması, net çizgiler çizilmesi, silah ve para yardımları, siyasi destek ve bazen de direkt olarak askeri müdahalelerde bulunulması, İran-Suudi Arabistan mücadelesinin çıkan ateşlerin üzerine benzin dökülmesi gibi olayları büyüttüğü ortadadır. 

Nükleer Silah Anlaşması Gerilimi

Obama, Jeffrey Goldberg ile yaptığı röportajda büyük ün kazanan “İran ve Suudi Arabistan’ın mahalleyi paylaşmasını öğrenmeleri gerek” lafını söylemişti. Ancak ne yazık ki bu yaklaşım, iki tarafı da geri adım atma konusunda ikna edemedi. 

Obama, İran’ın nükleer programının kısıtlayıcı anlaşmayı bir öncelik olarak belirledi ki doğru olan hamle buydu. Çünkü nükleer kapasiteye sahip bir İran bölgesel mücadeleyi iyice kızıştırır ve Suudi Arabistan’ın kendi programını başlatarak cevap vermesine sebep olurdu. Bu durum İsrail ve İran arasında tehlikeli bir nükleer rekabet yaratırdı ki bu Pakistan-Hindistan arasındaki rekabeti dünyaya mumla aratırdı. İran’ın nükleer silahlara erişmek için çalıştığı iması, Orta Doğu sınırlarını aşarak küresel dengeleri sarsar ve nükleer silahların azaltılması yolunu seçen dünya güçlerini bu yaklaşımdan vazgeçmeye zorlayabilirdi. 

Yine de, Obama hükümeti nükleer güç konusunu ana gündem maddesi olarak belirleyip aynı zamanda İran’ın bölgedeki faaliyetlerine karşılık hamleler yapabilirdi. Özellikle Suriye’de kısıtlı çapta bir ABD müdahalesi çok daha farklı sonuçlar ortaya çıkartırdı. Birçok kişi, Obama’nın, İran ile yapılan nükleer anlaşmayı korumak için Orta Doğu’yu İran’a gümüş tepside teslim ettiğini ve İran’ı daha güvenilir bir aktör olarak gördüğünü savunuyor. Şahsen ben hükümet görevlisi olarak İran meselesi üzerinde çalışırken durumun bu şekilde olmadığına tanıklık ettim. İlk olarak, Obama Orta Doğu’da sonucunu kestiremediği yeni bir çatışmanın içine çekilmek hususundaki endişeleri had safhadaydı. Verdiği kararın arkasında yatan neden, nükleer anlaşmanın bozulmasına dair duyduğu endişeden çok, temel seviyede risklerden kaçınma stratejisi ve aralarından seçim yapabileceği çok daha fazla seçeneğinin olmadığına inanmasıydı. Devletin ilgili kurumları İran’ın bölgesel davranışı üzerinde gerekli çalışmaları yaptı. Ancak, hazırlanan raporlardaki çoğu mesele yüksek profilli toplantılara konu edilmedi zira başkan ve ekibi nükleer anlaşma üzerine o kadar odaklanmıştı ki her ne kadar önemli olsa da öncelikli olmayan sorulara vakit ayrılamadı. Normal bir hükümette, üst seviye dikkat gerektirmeyen politika-süreç meseleleri daha alt seviyelerdeki ilgililer tarafından halledilir. Ancak, herkes Başkan’ın İran konusunda bizzat mesai yaptığını bildiğinden, hiç kimse yukardan bir onay almadan harekete geçmeye cesaret edemedi. Sonuç olarak devlet tarafından üretilen fikir ve çözümler raflarda tozlandı. Obama’nın “yürürken aynı zamanda sakız da çiğneyebiliriz” lafı ünlüdür ancak başında bulunduğu hükümetin iki işi bir arada yürütme noktasında zafiyet gösterdiği örneklerden birisi olarak İran meselesi öne çıkar. 

İran ABD’nin bu yaklaşımına çift başlı bir strateji ile karşılık verdi. Nükleer programını yavaşlattı ve nihai olarak ABD ile ekonomik ambargonun kaldırılması, İran’ın uluslararası arena yalnızlaştırılması politikasından vazgeçilmesi ve askeri müdahale seçeneğinin masadan kaldırılması başlıklarında anlaşmak üzere masaya oturmak istedi. Ancak konu himaye ettiği aktörlere geldiğinde yardımlarını daha da artırdı ve çok az seviyede aktif bir direnişle karşılaştı. Sonuç olarak ortaya bir yandan Obama hükümeti ile başlattığı sürece önem veren her geçen gün bölgede daha da agresifleşen bir İran ortaya çıktı. 

Suudi Arabistan konusunda ise, soru geleneksel bir rekabetin nasıl caydırılacağı ve ne gibi karşı hamleler yapılacağı değil, uzun süredir müttefik olan bir aktörün ipinin en fazla ne kadar salınacağının belirlenmesiydi. Obama hükümeti daha önce olduğu gibi bu konuda da başarısız oldu ve Suudilerin planlarını başarılı bir şekilde kontrol edemedi. Suud hanedanlığı ABD ile İran arasında yürütülen nükleer anlaşma görüşmelerine şüpheyle izlediler ve ABD’nin bölgede kendileri ile olan ortaklığına son vererek İran ile yakınlaşmak için fırsat aradığına ikna oldular. Obama’nın her geçen gün daha da agresifleşen İran’a karşı hamle yapmamasını da bu stratejinin bir parçası olarak okudular. Daha temel seviyede bakacak olursak, Suudi hanedanlığı dünyayı ABD’nin gördüğü biçimde görmüyordu. Obama’nın aralarında kırılgan yerel yönetimlerin de olduğu birçok faktörden dolayı Orta Doğu’da bazı noktaları gri(karmaşık) olarak gördüğü meseleler, Suud hanedanlığının gözünde İran’ın saldırıya geçtiğini gösteren açık hamlelerdi. Obama küçük farklılıklar ve risklerin adam akıllı tahlil edilmesi dediğinde Suudlar bunu tereddüt ve zafiyet olarak duydular. 

ABD’ye olan güvenin azalması Suud hanedanlığını –Suriye’deki muhalifleri silahlandırmak, Bahreyn’de gösterilere müdahale etmek ve Yemen’de kurduğu koalisyon üzerinden çatışmalara dahil olmak suretiyle – kendi başına ve daha saldırgan bir şekilde hareket etmeye itti. ABD, büyük çaplı silah anlaşmaları yaparak, Yemen’deki Suudi müdahalesine sınırlı da olsa iştirak ederek, etkileyici isimlerle yüksek seviyeli ziyaretlerde bulunarak ve bölgeyi ilgilendiren güvenlik meselelerinde ayrıntılı bir işbirliği süreci başlatarak Suudi Arabistan’ı telkin etmeye çalıştı. Ancak bu önlemlerin hiçbirisi Suudların Obama hükümetine olan derin güvensizliğini silmeyi başaramadı. 

Trump Durumu Daha da Kötüleştirdi

Trump hükümeti hali hazırda kötü olan durumu İran’a sataşarak iyice kızıştırdı. Obama hükümetinin bölgesel istikrara en büyük katkısı olan nükleer anlaşmaya saldırarak ve Suudilere bölgesel daha aktif ve saldırgan politikalar izleme hususunda yeşil ışık yakarak dengeleri bir kez daha sarstı.

13 Ekim’de yaptığı konuşmasında İran ile olan ilişkilerde daha sert olacağının sinyallerini verdi. Ne yazık ki, başkanın uzun ve can sıkıcı konuşmasında anlattığı şeyler içerisinde bir etki yaratabilecek tek mesele, İran’ın nükleer silah programını geçici de olsa durduran nükleer anlaşmaydı. Bunun dışında başkan, İran’ın bölgedeki hareketliliğinden uzun süre dem vurmasına rağmen ABD’nin Orta Doğu politikasında değişiklik sayılabilecek bir hamleden bahsetmedi. Bunun yerine, Suriye konusunda ABD IŞİD’e odaklandı ve çatışmasızlık bölgeleri konusunda Rusya ile masaya oturdu. İsrail ABD’nin Suriye’yi İran’a teslim etmek üzere olduğunu düşünmeye başladı ve endişeleri arttı. Irak konusunda ise Trump hükümeti İran’ı karşısına alması durumunda yeni ve büyük bir çatışma neticesinde bölgedeki ABD güçlerini riske atacağını anladı. Hükümet sürekli olarak Hizbullah’a karşı daha sert davranacağını ve Yemen’e giden silah sevkiyatını durduracağı tehditlerinde bulunsa da neredeyse bir senedir görevde olan Trump bu konularda kayda değer bir adım atmadı. 

Bu politika sonucunda da, bir sene öncesine nazaran daha da birleşmiş daha da saldırgan bir İran ortaya çıktı. Obama döneminde, şahin görüşlü İranlıların ABD’ye asla güvenilmemesi gerektiği ve eninde sonunda yapılan nükleer anlaşmaya ihanet edileceği söylentileri halk nezdinde aşırı derecede kabul görmüyordu. Bugün ise İran’da bu teze karşı çıkan kimse yok. Pers liderliği Amerika’nın sadece büyük konuşup herhangi bir hamlede bulunmamasını çok iyi değerlendiriyor ve Orta Doğu’daki saldırgan tavrını daha da artırıyor. Son olarak doğu Suriye sınırındaki el-Bukamal sınır kentini ele geçirdi. Bu hamle ile Irak’ta Şii kontrolünde bulunan bölgelere oradan da Suriye’deki etki alanlarına erişim sağlama noktasında esnekliğini artırmış oldu. Aynı zamanda, Persliler IŞİD karşısında zafer kazandıklarını ilan ettiler. Çoğunlukla ABD eliyle geri çekilmeye zorlanan IŞİD’in güç kaybetmesini sanki kendileri yapmış gibi gösterdiler bu arada da ABD ve Suudi Arabistan’ı IŞİD’i kurdukları gerekçesiyle suçlamayı da ihmal etmediler. 

Trump ve damadı Jared Kushner Suudi kraliyet ailesi ile mükemmel bir ilişki kurdu (en önemlisi de tahta çıkması beklenen Muhammed bin Selman). Başkanın Mayıs ayındaki ziyaret her iki taraf tarafından da büyük bir başarı olarak nitelendirildi. Trump’ın seçimle iş başına gelmiş yöneticilerle olan samimiyetinin otoriter rejimlerin başındakilerle olan muhabbetine kıyasla zayıf kalması pek çoğumuzun hoşuna gitmiyor. Ancak, kurulan yakınlık ABD durumu iyi yönetebilirse İran’ın bölgesel hamlelerine karşı etkili bir savunma stratejisi geliştirilirken Suudi Arabistan ile işbirliği yapılması noktasında çok faydalı olabilir. 

Ancak, Suudilerin hamlelerini olumlu yönde etkilemek yerine bugüne kadar gördüğümüz tek şey Trump hükümetinin Selman’a istediği politikayı izleme noktasında açık çek verdiğidir. Mayıs ayındaki ziyaretten sadece 2 hafta sonra Suudi Arabistan Katar’a ambargo uyguladı. Bu yüzden Körfez İşbirliği Konseyi ABD için öncelikli olan İran ve IŞİD konuları yerine bu krizle uğraşmak zorunda kaldı. Lübnan’daki Suudi hamlesi ise Kushner’in ziyaretinin üzerinden sadece birkaç gün sonra geldi. Her iki örnekte de Devlet Bakanı Tex Tillerson ve Savunma Bakanı James Mattis, başkanı sessiz kalması konusunda ikna etmeye fırsat bulamadan Trump twitter üzerinden Suudi Arabistan’ın arkasında olduğu mesajını verdi. 

Trump’ın yaklaşımı da tıpkı Obama’nınki gibi iki tarafı da daha da saldırganlaştırdı. Suudiler şu anda kendilerine karşı duydukları şüpheden sıyrıldılar ve hatta kendilerine fazla güvenir oldular. İranlılar Trump’ı baş edilmesi imkansız bir lider olarak görüyor. Dolayısıyla da ABD ve Suudi Arabistan ile kozların paylaşılmasını da tek yol olarak görüyorlar. 

Ortak Zemin Bulunması 

Trump hükümeti şiddeti her geçen gün artan bu bölgesel mücadeleyi daha etkin bir biçimde yönetmek için geç kalmış sayılmaz. İran ile tam karşıtlık yerine, bir yandan siyasi baskı uygularken bir yandan da diyalog açmanın yolları aranmalıdır. Obama yönetimi bu şekilde İran’ı nükleer programını kısıtlamaya ikna edebilmişti. 

Bu ise İran’ın bölgedeki çıkarlarına karşı hamle yapılmasını ve hem kapalı kapılar ardında hem de halk nezdinde ABD’nin İran’ın hareketliliğini kısıtlamaya çalıştığını anlatmak için gerekli kanallarla işbirliği yapılmasını gerektirir. Örnek olarak, ABD Yemen’e giden silah sevkiyatlarına daha etkin şekilde engel olabilir ve hatta gerekirse bazı gemileri batırır. Geçmişte yapıldığı gibi sessiz bir kınamalar yerine, dünya kamuoyuna İran’ın işlerini ifşa etmek ve Tahran’ı utandırmak gereklidir. Pasif bir yazılı ABD Merkez Komutanlığı basın açıklaması yerine Mattis’in arka planda İran kaynaklı silahlar ile açık ve net bir mesaj gönderdiği bir basın toplantısı yapıldığını düşünün. Suriye’de İran’ın İsrail sınırından kesinlikle uzak durması gerektiğini vurgulamalı ve gerekirse Ruslar ile ters düşmeliyiz. İsrail’in gerekli gördüğü halde askeri bir harekat düzenlemesi halinde destek vereceğimizi belirtmeliyiz. 

Bu tür net mesajlar kapalı kapılar ardında da İran’a bildirilmesi ve ABD’nin kırmızı çizgileri kesin bir biçimde ortaya koyulmalıdır. Asıl amaç İran ile gerilimi tırmandırmak değil, etkin bir caydırıcılık sergilemek suretiyle aşılması imkansız çizgiler çekmek olmalıdır. Bu yaklaşım geçmişte olumlu sonuçlar verdi. Örnek olarak, Hürmüz Boğazında İran’ın tatbikat yapması ve Irak’taki ABD askeri varlığını tehdit edecek şekilde Şii milislere silah yardımı yapılması konularında sert tavır alındığında ABD ile direkt olarak askeri manada karşı karşıya gelmekten korkan İran geri adım atmıştı. 

Bu sert yaklaşım İran ile masaya oturma konusunda gönüllü olduğumuzu göstererek dengelenmelidir. En azından Tillerson, bir önceki Devlet Bakanı John Kerry ve İran Dışişleri Bakanı Cevat Zarif arasında kurulan ikili iletişim kanalını tekrar canlandırmayı gündeme almalıdır. Bu kanal 2016 Ocak ayında, 2 Amerikan botunun İran sularına girmesi ve rehin alınması sonucunda çıkması muhtemel bir krizin atlatılmasında önemli rol oynamıştı. 

Suudilere gelince, hükümet kurulan sıkı ilişkileri devam ettirmelidir. İran’a karşı atılacak sert adımlarla ABD’nin halen Suudların arkasında olduğu mesajı verilmelidir. Bununla beraber Suudların istedikleri gibi at koşturmasına izin verilmemelidir. İran’a karşı birlikte çalışabiliriz ve Selman’ın ılımlı İslam reformu projesine destek vermeliyiz. Yemen’e uygulanan ambargonun kaldırılması ve insani krizin sonlandırılması ve ülkede siyasi bir çözüme varılması için adımlar atılmasını sağlamalıyız. Suudileri Katar’la uğraşmak veya Lübnan’ı istikrarsızlaştırmak gibi gereksiz adımlar atmadan önce bize danışmaları konusunda ikna etmeliyiz. 

Bunların hiçbirisi yapılması kolay hamleler değildir. İran ile Suudi Arabistan arasındaki derin hamaset ve bölgesel rekabet bir anda bitmez. ABD tek başına bu sorunu çözebilecek veya iki tarafın birbirine bakışını değiştirecek güce sahip değildir. Ancak İran’ı caydırıcı bir politika izleyebilir ve Suudi Arabistan’ın ABD’nin ulusal çıkarlarına zarar veren istikrarsızlaştırma operasyonları yapmasını engelleyebiliriz. 

Foreign Policy'de Ilan Goldenberg imzasıyla yayımlanan bu makale, Mepa News okurları için tercüme edilmiştir.

Bu çeviride yer alan görüşler yazara aittir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.