ABD'nin yeni Ortadoğu politikası ne?

"Washington, kendi üstünlüğünün kesinliğini, ayakta kalmasını garanti etmekten ziyade umut ettiği çok kutuplu bir Ortadoğu'yla değiştiriyor."

Nouroz Khan Bijarani | Middle East Monitor | Tercüme: Mepa News

Ocak ayında, Amerika Birleşik Devletleri'nin Ortadoğu'dan geri çekilmediğini, bunun yerine güvenlik sorumluluklarını bölgesel müttefiklerine devrederken ağırlığını Hint-Pasifik'e kaydırdığı bilinçli bir dönüşüm yürüttüğünü savunmuştum. Son birkaç ay bu öngörüyü doğruladı. Amerikan çekilişi artık belirsiz bir niyet değil. Bölgeyi yeniden şekillendiren operasyonel bir gerçeklik.

Bunun en açık kanıtı, Irak Başbakanı Ali Zeydi'nin 12 Ağustos'ta Amerikan askerlerinin 30 Eylül 2026'ya kadar Irak'tan çekilmelerini tamamlayacağını doğrulamasıyla geldi. Böylece 2003'teki işgale kadar uzanan Amerikan askeri varlığı sona erecek. Zeydi 1 Ekim'in Irak'ın tam egemenliği açısından yeni bir dönemin başlangıcı olacağını açıkladı. ABD ve Irak, bundan böyle ilişkilerin doğrudan askeri taahhütlerden ziyade ekonomik ve güvenlik iş birliği üzerinden yürütüleceğini vurguladı.

ABD'nin İran'a yaklaşımı da bu modeli doğruluyor. Washington ve İsrail ağustos ayı başında İran'a ortak bir saldırı planladı ancak Başkan Trump, İran ve diğer bölge ülkelerinin bunun yerine diplomasiye başvurulması yönündeki taleplerini gerekçe göstererek operasyonu son anda iptal etti. Bunun şartları Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması ve İran'ın nükleer programının sınırlandırılmasıydı. Bu kararsızlık değil, tırmanma olmaksızın caydırıcılık, yani Tahran'ı kontrol altında tutmaya devam ederken ABD'nin doğrudan müdahil olmasını en aza indiren bir ihtiyat politikasıdır.

İsrail ile BAE de buna paralel olarak askeri iş birliğini derinleştiriyor. İsrail, mayıs ayında İran'ın füze ve İHA saldırılarına karşı savunmaya yardımcı olmak üzere BAE'ye Demir Kubbe bataryaları konuşlandırdı. Bu, İbrahim Anlaşmaları sayesinde sistemin ilk kez bir Arap devletini savunmak üzere kullanılması anlamına geliyordu. İki ülke ayrıca yeni silah sistemlerinin satın alınması ve geliştirilmesi için ortak bir fon kurdu. İsrail teknolojiyi sağlarken BAE finansmanı üstleniyor. Bu bölgesel düzenleme de doğrudan Amerikan müdahalesine duyulan ihtiyacı daha da azaltıyor.

Suudi Arabistan ise yalnızca bir tarafa hizalanmak yerine dengeleme politikası izliyor. Washington 23 Temmuz'da krallıkla, ABD yapımı bir uranyum zenginleştirme tesisi ihtimalini de içerebilecek tarihi bir sivil nükleer iş birliği anlaşması açıkladı. Ancak bu yorum bir hafta bile geçerliliğini korumadı. Bir gün sonra Trump, anlaşmanın Suudi Arabistan'ın İbrahim Anlaşmaları'na katılmasına "tamamen bağlı" olduğunu açıkladı ve uranyum zenginleştirmeyi doğrudan ihtimal dışı bıraktı. Riyad uzun süredir İsrail ile normalleşmeyi Filistin devletine giden inandırıcı bir yolun oluşturulması şartına bağlıyor ve bu tutum Gazze savaşıyla daha da sertleşti. Dolayısıyla teknik bir nükleer anlaşmanın bu siyasi talebe bağlanması anlaşmayı belirsizliğe sürükledi ve Riyad'a Washington ile imzalanmış anlaşmaların bile sonradan yeniden müzakere edilebilir olduğunu öğretti. Bu güven açığı, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye'nin 7 Ağustos'ta neden Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı imzaladığını da açıklamaya yardımcı oluyor. Anlaşma, Suudi sermayesini, Türk savunma teknolojisini ve Pakistan'ın askeri ve nükleer caydırıcılığını bir araya getiren bir karşılıklı savunma paktı niteliğinde. Mısır da gelecekteki muhtemel üyelerden biri olarak gündeme geliyor.

Kuveyt ve Bahreyn de daha küçük ve daha savunmasız ölçekte aynı dengeleme ve endişe modelini sergiliyor. Her iki ülke de şubat-nisan arasındaki savaşın en ağır darbelerinden bazılarını aldı. İran füzeleri Kuveyt'teki Ali es-Salim Hava Üssü'nü vurdu ve Amerikan birliklerinin geçici olarak Bubiyan Adası'ndaki derme çatma bir üsse taşınmasına neden oldu. İran'ın Manama'ya yönelik saldırıları ise ABD Donanmasının Beşinci Filosu karargahı yakınındaki binaları vurdu ve Bahreyn'i gece saatlerinde deniz yasağı uygulamaya itti. Kuveyt ve Bahreyn, Katar ve BAE ile birlikte bölgesel savunma planlamacılarının Körfez'in "çekirdek dörtlüsü" olarak adlandırdığı grubu oluşturuyor ve Ortadoğu'daki bütün ABD askerlerinin yarısından fazlasına ev sahipliği yapıyor. Ancak bu ölçüde hedef olmaları kendilerine güvence sağlamadı. Savaş sona ermeden önce bile Pentagon'un Kuveyt'teki Amerikan askeri varlığını azaltmayı değerlendirdiği bildirildi. Kuveytli yetkililer ise savaş zamanı tahliye olarak başlayan sürecin sessizce kalıcı hale gelebileceğinden giderek daha fazla endişe ediyor. Muhabirler 3 Ağustos'ta Başkan Trump'a küçülmenin Bahreyn'i de etkileyip etkilemeyeceğini sorduğunda Trump net bir cevap vermedi.

1991'de Kuveyt'in kurtarılması için yapılan savaştan bu yana Körfez'deki Amerikan güç projeksiyonunun temelini oluşturan iki devlet açısından bu sessizlik başlı başına bir veri niteliğinde. Amerika'nın rolünün yeniden tanımlanması yalnızca Irak ve Suudi Arabistan'ı etkilemiyor, en köklü Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkeleri bile tedirgin ediyor.

Gazze de çözümden ziyade kontrol altında tutmayı tercih eden aynı yaklaşımı gösteriyor. İsrail, Hamas tamamen silahsızlandırılana kadar çekilmeyeceğini belirterek ABD destekli 15 maddelik yol haritasını 9 Ağustos'ta reddetti. Önceki ateşkesten bu yana hava saldırılarında 1100'den fazla Filistinli öldürüldü ancak Washington güçlü biçimde müdahale etmedi ve kalıcı barışa yönelik maliyetli bir taahhüt yerine gerilimi düşürmeye öncelik verdi.

Hint-Pasifik'e yöneliş ise Amerikan önceliklerinin artık nerede olduğunu daha açık biçimde ortaya koyuyor. Pentagon, Hint-Pasifik Komutanlığının adını yeniden Pasifik Komutanlığına çeviriyor, Quad'ı dışişleri bakanları seviyesine düşürdü ve üst düzey bir yetkili Asyalı müttefiklere kendi savunmaları için daha fazla harcama yapmaları yönündeki çağrıları yineledi. Ortadoğu artık Washington'un merkezi harekat alanı değil.

Pakistan bu sürecin açık kazananlarından biri. Mekke Anlaşması, mevcut Suudi savunma ilişkilerinin üzerine inşa edilerek Pakistan'ın bölgesel bir güvenlik sağlayıcısı olarak rolünü resmileştirirken Washington ile Tahran arasındaki arabuluculuğu da diplomatik ağırlığını artırdı.

Raporlara göre Pentagon artık güvenlik ortağı olarak Pakistan'a Hindistan'dan daha fazla güveniyor. Amerikan denetiminin azalması İslamabad'a nüfuzunu genişletmek için alan sağladı.

Bu yeniden yapılanma gerçek riskler taşıyor ve bunun en çarpıcı örneği Kuveyt ile Bahreyn'de görülüyor. Her iki ülke de şubat ayındaki savaş sırasında ağır ikincil hasara maruz kaldı. İran füzeleri ve İHA'ları Amerikan ve Kuveyt kuvvetlerini ve Kuveyt Uluslararası Havalimanı'nı vururken ABD Beşinci Filosunun bulunduğu Bahreyn'in Cufeyr bölgesi doğrudan ateş altında kaldı. Bu saldırılar, El Cezire'nin ABD'nin İran'a yönelik saldırılarına misilleme olarak bildirdiği daha geniş bir dalganın parçasıydı. İki devlet de paralel bir güvenlik mimarisi oluşturabilecek Suudi Arabistan veya BAE düzeyinde mali güce ya da savunma sanayisi altyapısına sahip değil. Kuveyt'in Pakistan ile sınırlı kapsamlı bir savunma anlaşmasını onaylaması ve Bahreyn'in Beşinci Filoya ev sahipliği yapmaya bağımlı kalması, dengeleme politikasından çok iki ülkenin yönelebileceği başka bir yer bulunmadığının kabulü gibi görünüyor. Bu durum onları değişen düzenin ön cephesinde savunmasız bırakıyor.

Daha derin paradoks ise bütün bunların Amerikan himayesine rağmen değil, Amerikan himayesi altında gerçekleşiyor olması. Washington, BAE ve İsrail'i silahlandırıyor, Suudi Arabistan'ın nükleer hedeflerini finanse ediyor, Mekke Anlaşması'nı destekliyor ve Gazze yol haritasına aracılık ediyor, bütün bunları yaparken asker ve kesin güvenlik garantileri vermekten kaçınıyor.

Bu da projeyi Washington'un kabul ettiğinden daha riskli hale getiriyor. İran savaşı, İran'a yönelik bir saldırının ne kadar hızlı biçimde bütün Körfez başkentlerine yayılabileceğini gösterdi. Daha hafif bir Amerikan varlığının bulunduğu ancak Suudi Arabistan, Türkiye, İsrail, Pakistan ve yaralı fakat boyun eğmemiş bir İran arasında yerleşmiş bir hiyerarşinin olmadığı bir Ortadoğu'nun daha istikrarlı olacağı açık değil. Hakemi ortadan kaldırmak bölgesel liderlik yarışını sona erdirmez, daha da yoğunlaştırır. Bu tür boşluklar da nadiren düzenli bir güç dengesiyle doldurulur. Boşluklar vekalet savaşları ve tartışmalı nüfuz alanlarıyla dolar, yani Lübnan'ı, Suriye'yi ve Yemen'i diğer devletlerin rekabetlerinin savaş alanlarına dönüştüren dinamiklerle.

Kanıtlar hala hesaplanmış bir Amerikan çekilmesine işaret ediyor: Irak'tan çekilme, İran karşısındaki ihtiyat, İsrail-BAE ittifakı, Suudi dengelemesi, Kuveyt ve Bahreyn'in savunmasızlığı ve Hint-Pasifik'e yönelişin tamamı aynı istikamete işaret ediyor. Ancak hesaplanmış olması maliyetsiz olduğu anlamına gelmiyor. Washington, kendi üstünlüğünün kesinliğini, ayakta kalmasını garanti etmekten ziyade umut ettiği çok kutuplu bir Ortadoğu'yla değiştiriyor. Bölge başkentleri bunu sorumluluk devri yerine ilgisizlik olarak okursa bölge düzenli bir iş bölümüne oturmayacak, küçük devletlerin arada kaldığı, hegemonya için birbiriyle yarışan girişimlere parçalanacak.

Ortadoğu'daki Amerikan dönemi sona ermiyor. Kaynağı dışarıya taşınıyor. Bunun istikrarsızlık, vekalet çatışmaları ve azalan Amerikan nüfuzu şeklindeki faturası ise son konvoy Irak'tan ayrıldıktan çok sonra kesilebilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.

Analiz Haberleri