Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
Allah’ın salât ve selâmı Peygamber Muhammed’in (s.a.v.), onun ailesinin, sahabesinin ve Kıyamet Günü’ne kadar onu (s.a.v.) takip edenlerin üzerine olsun.
Hilâfetin yerine, bugün dünyanın her tarafında bütün gücüyle yayılmış olan çeşitli “izm”lerin temsil ettiği bâtıl düzenlerin geçirilmesi, şüphesiz şeytanın en büyük tuzak ve aldatmalarından biridir. Allah’ın en yüce Rab olarak reddedilmesini ve Kur’an’ının kanunlarının bağlayıcı bir hüküm olarak inkâr edilmesini gizleyen bu akılcı “izm”ler, insanlığa büyük bir yıkımın kapısını açmıştır. Milliyetçilikten komünizme, demokrasiden kapitalizme kadar uzanan bu düşünce koleksiyonu, vahyi reddedip kendi sınırlı akıllarından hayat sistemleri kurabileceklerini zannedenlerin bozuk fikirlerinden başka bir şey değildir. Bu fikirlerin taraftarlarının, Peygamber Yusuf’un (a.s.) şu kadim öğüdüne kulak vermeleri yerinde olacaktır:
“Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden ibarettir; Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bunu bilmez.” (Yusuf, 12:40)
İslâmî yol basittir: akıl yaratılmış bir şeydir; Allah ise insanın Yaratıcısıdır. Bu nedenle Allah’ın, peygamberler (a.s.) olarak bilinen seçilmiş kulları aracılığıyla insanlığa vahyettiği şey, aklın önüne geçirilmelidir. İnkar edenler ise kendi arzularını ilah edinmiş ve onları dünyaya dayatmışlardır; böylece hem kendileri hem de başkaları için yıkım getirmişlerdir. Mülk yalnızca Allah’a aittir! Yüce hükümranlık yalnız O’nun kanununa aittir. Allah’ın kanunlarına ters düştüğü sürece hiçbir demokrasinin, milliyetçiliğin, anayasanın, sınırın veya “Birleşmiş Milletler sözleşmesi”’nin bu minvalde bir kıymeti yoktur. Yeryüzü Allah’a aittir ve insanlık için meşruiyet ve kurtuluş yalnızca O’nun kanununda mevcuttur.
Bundan sonra;
Bugün dünyada meydana gelen çatışmaların kökünden çıktığı bu temel inancı anlamak gereklidir. İster Afganistan’da, ister Filistin’de, ister Afrika’da olsun; günümüzde ortaya çıkan olayların arkasında, aynı temel ilkeler arasındaki bu çatışma bulunmaktadır.
Kuzey Afrika çölünde de bu çatışmanın başka bir tezahürü yaşanmaktadır. Bahsetmek istediğim ülke, İslam coğrafyasının en güzel incilerinden birisi olan Mali’dir. Mali, erken dönem Müslüman nesillerin kervanlarının cahiliyyeden kurtardığı bölgelerden biridir. Yaklaşık 1,25 milyon kilometrekarelik bir alana yayılan ve nüfusu 14,6 milyona kadar ulaşan bir ülkedir; bu nüfusun %90’dan fazlası Müslümandır. Allah tarafından altın, uranyum ve diğer birçok doğal kaynakla da nimetlendirilmiştir. Hatta dünyanın sekizinci en büyük altın rezervine sahiptir. Fakat ne yazık ki bu kaynaklar yıllar boyu batı dünyasının saldırılarına maruz bırakılmıştır. Seküler Mali hükümeti Batı dünyasının bu saldırılarına ve işgallerine karşı ses çıkarmak bir yana, yıllar boyu ülkelerinin kaynaklarının sömürülmesine göz yummuştur.
Görece az bilinen bu ülke, İslamcı silahlı direniş gruplarının bazı önemli bölgelerde “Şeriat” ilan etmesiyle dünyanın dikkatini çekti. Şeriat’ın kendi surlarına bu kadar yakın bir yerde kurulması Avrupa’yı ciddi bir tedirginliğe götürdü. Bölgenin geleceğini şekillendirmesi açısından muhtemel olan bu önemli gelişmeler zincirini bu risalede biraz yakından inceleyeceğiz inşallah…
6 Nisan 2012’de Mali’de NMLA (National Movement for Liberation of Awzad / Azvad’ın Kurtuluşu için Ulusal Hareket) olarak bilinen milliyetçi bir örgüt, seküler düzene karşı isyan ilan etti ve Azvad’ın bağımsızlığını duyurdu. Burada bulunan İslamî silahlı direnişçiler ise daha önce Ensaruddin (Ansar-ud-Din) bayrağı altında toplanmıştı ve NMLA’nın bu çıkışının karşısında tavır aldılar. 22 Mart’ta askerî bir isyan sonucunda yeni bir hükümet kuruldu. Ancak üç güç arasından (NMLA, Resmi Hükümet, İslami Direnişçiler) en güçlü olanın İslamî direnişçiler olduğu ortaya çıktı. Bu direnişçiler yürüttükleri savaş sonucunda Timbuktu ile Gao başta olmak üzere birçok şehri ele geçirdiler. Elbette Müslüman çoğunluk nüfusunun desteğini de arkalarında bulunduruyorlardı.
Sonunda NMLA, Müslüman halkın ve direnişçilerin baskısına boyun eğdi ve Ensaruddin ile bir anlaşma yapmak durumunda kaldı. Bu anlaşma, Azvad’da Şeriat’ın kurulmasını öngörüyordu. Bu nedenle Ensaruddin, Batılı ülkeler tarafından “Afrika Talibanı” olarak adlandırıldı. Kısa bir süre içinde Ensaruddin direnişçileri, yaklaşık elli bin nüfusa sahip olan ve başkent Bamako’ya yalnızca 7 kilometre mesafede bulunan “Koona” şehrini de ele geçirdi.
Ancak çoğu zaman dünyanın çeşitli yerlerinde de müşahede ettiğimiz gibi, bazı yerel liderler ve resmi rejimin Batılı müttefikleri, Şeriatın açıkça uygulanmasına karşı çıkmaya ve tepkilerini göstermeye başladılar.
Önce, “dolar” taktiklerini kullanarak NMLA’yı Ensaruddin ile yaptığı anlaşmadan uzaklaştırmaya çalıştılar ve onlara daha bağımsız, ayrılıkçı ve milliyetçi bir ajanda kurmaları için destek vaat ettiler. Ardından Nijerya ve Fransa, “aşırılık yanlılarına karşı savaş” söylemini kullanarak direnişçilere karşı bir operasyon başlatılması için yoğun şekilde lobi faaliyeti yürüttüler.
12 Ekim 2012’de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde kabul edilen bir karar, saldırıların başlatılması için yeşil ışık yaktı. 12 Eylül 2012 tarihinde, Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), Mali'deki insani krizle mücadele kapsamında konsolide başvuru süreci (CAP) finansman durumu raporunu yayınladı. Bu dönemde BM, Mali'nin kuzeyinde yaşanan güvenlik krizine ve insan hakları ihlallerine odaklanmaktaydı.
Böylece Afganistan’da Amerikan ordusu, Afgan ulusal güçleri ve Pakistan ordusundan oluşan bu tanıdık ittifak, Mali hükümeti ile Batı dünyasının arasında yeniden kuruldu. Burada ise Fransız ordusu (ve diğer bazı ülkeler), Mali ve Cezayir orduları (başka bazı gruplarla birlikte) bu ittifakı oluşturdular.
İttifakın kurulma sebeplerinden biri de, Ensaruddin’in, El-Kaide (Al-Qaeda in the Islamic Maghrib) başta olmak üzere Birleşmiş Milletlerin “terörist” olarak tanımladığı bazı ayrılıkçı grupları topraklarında kabul etmiş olmalarıydı.
Serval Operasyonu
Fransızlar Ocak 2013’te hava ve kara saldırılarına başladılar. Operasyona “Opération Serval” adı verildi. Direnişçiler bu gelişmeye hazırlıklıydı; bu nedenle geniş çöllerdeki güvenli bölgelere çekilmişlerdi. Ancak bombardımanların ağır yükünü Mali’nin sıradan halkı çekti ve birçok erkek, kadın ve çocuk öldürüldü. Böylece işgalin soğuk nefesi, Mali hakının yüzüne vurmuş oldu. Fakat Mali halkının çektikleri bu acılar, hiçbir Batılı medya kurumunda yer almadı. İşgalin bedeli masum halka ödetilirken, mikrofonlar sessiz kaldı. Medya’nın bütün bu vahşetleri nasıl gizleyebildiği gerçekten hayret vericidir.
İşgalin sonucunda, Kur’an’ın yayılması ve Arapça dilinin öğretilmesi, 697 medrese ve mescitte yasaklandı. Hükümet, 30 medrese öğrencisini herhangi bir uygun suçlama olmaksızın idam etti. Hatta Amnesty International bile, Fransızların desteklediği Mali ordusunun sivilleri öldürdüğünü ve cesetleri çukurlara attığını rapor etti. Fransa-Mali ittifakına ait güçler, tarihî Timbuktu şehrinin en eski kütüphanesini de yok ettiler ve insanlığa rehberlik eden değerli İslâmî eserleri ateşe verdiler. Kendilerini 21. yüzyılda “aydınlanmayı” savunanlar olarak gösterenlerin nasıl da medeniyetten uzak olduklarına tüm dünya şahitlik etti.
Rapor içerisinde Mali ordusuna ait askerlerin operasyon boyunca halktan çokça kişiyi yargılamadan keyfi olarak öldürdükten sonra cesetleri kuyulara attıklarından bahsediliyor. Ayrıca çokça keyfi tutuklama ve işkence olayı da rapor içerisinde kaydedilip yayınlanmış.
Buna karşılık direnişçi gruplar karşı saldırıya geçtiler. Gerilla yöntemini benimsediler ve mayınlar ile diğer silahları kullanarak Fransa’nın başını çektiği ittifaka zarar vermek için uzak bölgelere çekildiler. Ayrıca çokça bombalı araç saldırısı da gerçekleştirdiler. Böylece ittifak güçlerine ağır kayıplar verdirdiler. Fransa savunma bakanı Jean-Yves Le Drian bile açık medyada şu itirafta bulunmak zorunda kaldı:
“Mali’deki savaşçılar iyi eğitimli ve iyi organize olmuş durumdadır. Mali’yi onlardan geri almak kolay bir görev olmayacaktır.”
Sonunda Fransa uluslararası yardım çağrısı yapmak zorunda kaldı. Ancak dünya devletleri, Afganistan ve Irak’ta aldıkları ağır tecrübelerin ardından Afrika çölünün zorlu arazisinde askerlerini bir bilinmeze göndermeye razı olmadılar.
Bu sırada Afrika’nın dört bir yanındaki farklı İslami silahlı direniş grupları, özellikle Libya, Cezayir ve Nijerya’dan Mali’ye geçiş yaptılar. Bu direnişçiler de Mali’deki yerel direnişçilere yardım etmek için bölgeye geldiler. Bu sırada Cezayir’de bulunan farklı İslami silahlı direnişçiler, Mali’de bulunan direnişçilere yardım etmek için harekete geçti ve kendi ülkelerinde bazı saldırılar gerçekleştirdiler. Böylece Fransa ile beraber Mali’ye müdahale eden Cezayir hükümetine bir göz dağı vermek istediler.
Burada şunu belirtmek gerekir ki Cezayir hükümeti, Fransız Hava Kuvvetleri’ne Mali’yi hedef almak için hava sahasını serbestçe kullanma izni vermişti. Fransa Dışişleri Bakanı Laurent Fabius 20 Ocak’ta bu gerçeği şu sözlerle dile getirdi:
“Cezayir’in (bize) yardım etme kararı, Mali’de savaş çıkaran güçlere karşı yürütülen operasyonların uluslararası destek kazandığını göstermektedir.”
“In Amenas” Rehine Krizi
Bu direnişçiler, Cezayir’in Fransa ordusuna verdiği desteğe misilleme olması amacıyla Cezayir’deki In Amenas isimli bir doğal gaz sahasında bir operasyon gerçekleştirdi. Bu operasyon yakın tarihe “In Amenas Rehine Krizi” olarak geçmiştir. Kaynaklarda ve raporlarda rakamlar konusunda çok farklı aktarımlar olsa da operasyonda 60’tan fazla Batılı tesis çalışanının esir alındığı aktarılmaktadır. Direnişçiler bu esirler karşılığında Pakistan asıllı meşhur Dr. Afiye Sıddıki ile âmâ Şeyh olarak bilinen Mısırlı Ömer Abdurrahman’ın serbest bırakılmasını talep ettiler. Cezayir güvenlik güçlerinin böylesine büyük operasyonda gafil ve yetersiz kalmaları, batılı güvenlik kurumları ve araştırma merkezleri tarafından son derece ağır eleştirilmelerine sebep olmuştur. Bu kurumlardan “The Institute of Strategic Risk Management” (ISRM) operasyonun güvenlik ayağı ile ilgili yayınladığı çalışmasında Cezayir güvenlik güçlerinin ihmallerini şöyle belirtiyor:
“Dış ve iç güvenlik önlemlerinin toplamı, 16 Ocak'ta In Amenas'a yapılan saldırıda bölgedeki insanları korumakta başarısız oldu. Cezayir ordusu, saldırganların bölgeye ulaşmasını tespit edip engelleyemedi. Bölgedeki güvenlik önlemleri, bu ölçekteki bir saldırıya dayanacak veya geciktirecek şekilde oluşturulmamış ve etkili bir şekilde çalışmayan bir askeri korumaya dayanıyordu. Fiziksel koruma önlemleri, Cezayir ordusunun silahlı bir saldırıyı önleyeceği ve koruyacağı varsayımına dayanarak oluşturulmuştu. Bu varsayım aynı zamanda güvenlik planlarını ve güvenlik risk yönetimini de destekliyordu.”
Ayrıca esirlerin serbest bırakılması karşılığında Fransız ordusunun Mali’deki operasyonlarını durdurmasını da talep ettiler.
Barkhane Operasyonu
Barkhane Operasyonu, Fransa’nın Batı Afrika’da yürüttüğü büyük bir askeri operasyondu. 2014’te başlayıp 2022’ye kadar sürdü. Hedefi Sahel bölgesinde—özellikle Mali, Burkina Faso, Çad, Nijer ve Moritanya’da—terörle mücadele ve bölge hükümetlerini desteklemekti. Fransa binlerce askerle sahadaydı ve yerel ordularla koordineli çalıştı. Ancak zamanla hem yerel direniş hem de politik baskılar arttı. Sonuçta Fransa, 2022’de operasyonu sona erdirip askerlerini geri çekme kararı aldı.
Serval Operasyonu, 2013'te Mali'deki İslami direnişçi grupların ani ilerleyişini durdurmak için, daha acil ve Mali sınırları içerisinde gelişen bir müdahaleydi. Fakat Fransa’nın bu müdahalesi, Afrika genelindeki İslami direniş gruplarını “Mali” etrafında birleştirerek Fransa’nın başına daha büyük bir bela açmasına sebep oldu. Böylece Sahel genelinde örgütler sınır ötesi faaliyetlere, yerel isyanlara ve eylemlere devam etti. Bu yüzden Fransa, daha geniş bir coğrafyada, uzun vadeli bir istikrar ve terörle mücadele stratejisine ihtiyaç duydu. İşte Barkhane tam da bu yüzden başladı: Serval’in ötesine geçip, bölgesel ve uzun vadeli bir güvenlik çerçevesi kurmak için…
Serval Operasyonu, temelde Mali’nin kuzeyinde İslami direniş gruplarının ele geçirdiği büyük kentleri geri almak için bir “kriz müdahalesiydi”. Fakat bu tür “kısa vadeli” operasyonlar, kökten güvenlik sorunlarını çözmeye yetmedi. Bölgede bulunan farklı gruplar, zayıf devlet yapıları ve operasyonda Mali’de bulunan direnişçi gruplara destek vermek amacıyla Sahel bölgesinden gelip Mali sınırlarından giriş yapan farklı İslami direniş grupları, işleri daha da karmaşık bir hale getirdi.
Bu noktada Barkhane devreye girdi. Serval’in aksine Barkhane, sadece Mali’yi değil, Sahel kuşağındaki birçok ülkeyi kapsadı. Fransa, hem İslamcı direniş gruplarını baskı altına almak hem de yerel rejimlerin ordularını eğitmek ve desteklemek için daha geniş bir strateji izledi. Bu uzun vadeli mevcudiyet, askeri operasyonların yanında istihbarat, lojistik ve bölgesel iş birliği de içeriyordu. Ama yıllar içinde hem yerel halkta hem de Fransa içinde bu savaşa yönelik eleştiriler arttıkça arttı. Sonunda Fransa, Barkhane’i sonlandırarak bölgesel sorumluluğu yerel aktörlere bırakma kararı aldı.
Yerel halk açısından eleştirilerin başında "yabancı bir güç" olarak algılanan Fransa’nın bölgede uyguladığı politikalar vardı. Bazı kesimler, bu operasyonu yeni bir “neokolonyal” müdahale olarak gördü. Ayrıca, Barkhane’e rağmen saldırılar ve güvenlik sorunları bitmediği için, “Fransız askerinin varlığı neyi çözüyor?” sorusu sık sık sorulmaya başlandı.
Fransa içinde ise eleştiriler farklıydı. Birincisi, yıllarca süren bu operasyon büyük maliyetler getirdi ve askerlerin içerisine düştüğü güvenlik dışı durum tartışmaya açıldı. İkincisi, bazı Fransızlar, Sahel’deki iç dinamiklere fazla dahil olmanın diplomatik ve askeri açıdan bir “bataklık” haline geldiğini düşündü. Son olarak, “Neden Fransa bu kadar sorumluluk alıyor?” sorusu da sıkça gündeme geldi. Bu eleştiriler, sonuçta Fransa’nın operasyonu sonlandırma kararında etkili oldu.
Defence24 analistlerinden Alexander Olceh, Barkhane operasyonunun maliyetleri hakkında şu bilgileri verir:
“Fransız kuvvetlerine ek olarak, gerçekleştirilen eylemlere bağlı olarak G5 ülkelerinden yaklaşık 3000 asker Barkhane Operasyonuna katıldı. Sekiz yıl sonra misyonun maliyetinin oldukça yüksek olduğu ve yıllık 650 milyon ila 1 milyar Euro arasında değiştiği tahmin ediliyor. “
Investigation kanalında Barkhane operasyonuna katılmak için hazırlık sürecinden geççen Fransız askerlerinin eğitimlerini gösteren bir videoda ise, askerlerin başında bulunan komutanın “Onbaşı Kirils” isimli bir Rus olduğu görülüyor.
Barkhane operasyonuyla ilgili savaş suçu iddiaları arasında öne çıkan bir olay, 3 Ocak 2021'de Mali'deki Bounti köyündeki hava saldırısıdır. Fransız ordusu yetkilileri silahlı bir grubu hedef aldıklarını söylerken, BM MINUSMA raporları 22 sivilin öldüğünü belirtti. Daha geniş çapta da sivillerin öldüğü ve kaybolduğu olaylar rapor edildi. Bu eylemler, uluslararası hukuka göre savaş suçu olarak değerlendirilmesine rağmen Fransa’ya buna dair bir soruşturma açılmadı.
Fransa, Barkhane operasyonunu 2022'de sona erdirdi. Karar, 2020 sonrası bölgedeki askeri darbeler, halk desteğinin azalması ve operasyonun etkinliğinin sorgulanmasıyla bağlantılıydı. Fransız ordusu, 17 Şubat 2022'de Mali’den çekilmeye başladı ve 15 Ağustos’ta tamamen geri çekildi. Resmi olarak operasyon, 9 Kasım 2022’de sona erdi ve Fransa, Sahel’deki askeri varlığını azaltarak yeni stratejiler arayışına girdi.
Fransa, bölgeden askeri olarak çekildikten sonra Sahel'deki stratejisini önemli ölçüde değiştirdi. 2022’deki çekilmenin ardından askeri üslerini kapatarak sivil kalkınma ve diplomasiye odaklanmaya başladı. 2026 sonrası planlar, sivil iş birliği, yerel sahiplik ve çok taraflı ortaklık üzerine kurulu, ancak net bir yol haritası henüz belirlenmiş değil.
Netice
Mali, İslam coğrafyasında bulunan güzel kokulu bahçelerden bir bahçedir. Afganistan, Irak, Suriye, Filistin, Yemen, Doğu Türkistan, Arakan hatta İran ve daha birçok İslam beldesi Batı dünyasının ortaya attığı çeşitli bahanelerle işgal edilmiş ve bu işgalin bedelleri ülkelerin masum halklarına ödetilmiştir. Nükleer silah bahanesi ile Irak’ı işgal edenler, Irak merkez bankasının hazinelerini çalarak kendi ülkelerine kaçırmışlardır. Binlerce savaş mağduru çocuk kaçırılmış, organ mafyaları ve fuhuş çetelerine satılmıştır. Peki nerede nükleer silah? Afganistan’a ise terörü bahane ederek girenler, teröristleri değil düğün konvoylarını, okulları, tarlada çalışan kadınları, hatta tarlayı süren hayvanları bombalamışlardır. Bu risalenin yazıldığı sıralarda yaşanmakta olan İran işgali için ise, mücrim bir Molla Rejimi bahane edilmiş, lakin bombardıman altında kalanlar yine medreseler ve orada okuyan masum kız evlatlarımız olmuştur. İslam coğrafyasının incilerinin daha fazla bahane üretilerek işgal edilmesinin önüne geçilmesi artık bir mecburiyet haline gelmiştir. Bu manada Mali, yeryüzünde yaşayanlara gerçekte yalnızca iki tarafın bulunduğunu yeniden hatırlatan zincirin önemli bir halkasıdır: şeytanın tarafı ve Allah’ın tarafı. Ve Allah’ın tarafı şüphesiz galip gelecektir.
Şeytanın tarafına gelince; onlar kendilerini sözde “yeni dünya düzenlerinin” yıkımına sürüklemişlerdir. Nitekim Yüce Allah Kur’an’da şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz inkâr edenler, insanları Allah’ın yolundan alıkoymak için mallarını harcarlar; harcamaya da devam edeceklerdir. Fakat sonunda bu, onlar için bir pişmanlık olacaktır. Sonra mağlup olacaklardır. Ve inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır.” (Enfâl, 8:36)
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.