Hiçbir meal Kur'an değildir

Dr. Mehmet Sürmeli

HİÇBİR MEAL KUR'AN DEĞİLDİR; MEAL OKUYANLAR İÇİN...

Kur’an-ı Kerim, Allah Teâlâ tarafından, tüm insanlara önce içeriğine iman edilip sonra da kendisiyle hayatlarına anlam verilmesi için gönderilmiş ilahi kelamdır. İnişinden itibaren muhafaza altına alınmış ve bize tevatüren nakledilmiştir. Tek bir harfini bile inkâr eden kâfir olur. Kur’an-ı Kerim, Allah Teâlâ’nın kullarına konuşması olması münasebetiyle aynı zamanda “hitabullah”tır. Sahabe vahyin hitabullah olmasını Resulullah’ın sağlığında içselleştirmiş ve Kur’an’ı, Yüce Allah’ın kendileriyle konuşması olarak anlamışlardır. Hatta Resulullah’ın vefatıyla beraber “hitap” kesildi diye çok üzülmüşlerdir.

Bu yüksek anlayış ve algı münasebetiyle vahyin nüzul döneminde ilahi bir uyarıya muhatap olup haklarında okunan bir vahiy inmesinden korktuklarından dolayı daha kontrollü yaşamışlardır. Hayatlarının genişlik alanında vahyi hâkim kıldıkları gibi ihlas ve samimiyet onların şiarı olmuştur. Onları böyle üstün bir anlayışa sevk eden en önemli etken; Hz. Peygamber’in eğitim ve öğretiminden geçerek; vahyin nüzul dönemine şehadet ederek, vahiy vakıa ilişkisini bilerek ve dil başta olmak üzere vahyi gereği gibi anlamada hiçbir sıkıntılarının olmamasıdır. Vahyi anlamadaki ayrıcalık onları vahiyle yaşamaya sevk etmiştir. Gelen her vahiy onların hayatlarında ameli hâle gelmiş ve her bir sahabi yaşayan birer Kur’an olmuştur. Rivayetlere göre, günlük olarak gelen ayetleri yaşamadan diğer bir ayet grubuna geçmemişlerdir. Kısacası sahabe, Kur’an-ı Kerim’i metalaştırmamıştır. Kur’an’a bir araştırma objesi olarak bakmamışlardır. Onları modern dönem Müslüman araştırmacılarından ayıran en önemli husus budur. Sahabe, vahye önce iman etmiş sonra da hayatlarına katmışlardır.

Anlama faaliyetinin en üst seviyede olması ve hayata Kur’an ile anlam verilebilmesi için Kur’an’ın bizzat kendisi Müslümanlara bazı tekliflerde bulunmuştur. Hz. Peygamber’in hayatında tekliflerin temsilini bulmak mümkündür. Bu teklifler çerçevesinde vahye yaklaşılır ise anlama sorunu ortadan kalkar. Kur’an-ı Kerim, anlama faaliyetinde “tilavet” kavramına ayrı bir önem vermiştir. Arapça da bir şeyin peşine düşmek ve iz sürmek anlamlarına gelen “telâ” fiilinden türetilen tilavet; ayetlerin üzerinde dura dura, hayata katarak, ağır ağır ve anlayarak okumanın karşılığıdır. Özellikle Peygamber Efendimizin görevlerini anlatan ayetlerde; “Ayetleri tilavet eden bir Peygamberden” bahsedilmiştir. Bu ifadede; fem-i Muhsin sahibi üstadın, ağır ağır, ayetleri izah ederek ve hayata vahiyle anlam vererek okumasına işaretler vardır. Vahyin ideal okunuşunda tavsiye edilen tertil, tilavetin bir türüdür. Elbette bu okuma biçiminde harflerin çıkış yerleri ve tecvidin kuralları da mevcuttur.

Hem Kur’an’da hem de sünnette beyan edildiği vechile vahyi anlamak için uygun zamanın seçilmesi; gönlün ilahi hitaba iştiyak duyduğu vaktin kollanıp yakalanması önemlidir. Gönlün istekli olduğu zamanda okunan Kur’an’a, Müslümanlar huşu ile bağlanırlar. İlahi emir ve nehiyler karşısında anında itaat ederek Allah Teâlâ’ya teslim olurlar. İsrailoğullarının yaptığı gibi vahye karşı mızıkçılık yapmazlar. Çünkü huşulu okumak zihni; tefekküre, tedebbüre, tezekküre ve aklı faal hâlde tutmaya açar.

Elbette anlamak çok önemli ama kıraat lafız olarak mükellefin zihninde kalacak olursa bu okuma türü “ölü okuma”nın bir başka tezahürüdür. Ölü okumalardan uzak durmak için anlamanın en üst basamağı olan tezekkür; anlaşılanların paylaşılması ve sorunların vahiy eksenli çözüme kavuşturulmasıdır. Unutulmamalı ki Kur’an, kendisiyle hayata anlam verilmek ve insanlığın sorunlarını çözüme kavuşturmak için gelmiştir. Hayata müdâhale etmeyen ve sorunlara çözüm bulmayan bir kitap, ayin kitabına dönüşür. İnanları arasında ideolojilerin varlık alanları kazanmasına zemin hazırlar. Sorunları Vahiy eksenli çözecek olanlar da âlimlerdir. Allah Teâlâ tarafından nazil olan vahiyle insanlığın sorunlarına çözüm ürettikleri için rabbani ulemaya; “tenzil ehli” denilmiştir. Tenzil ehli; vahye yeryüzünde uygulama alanı bulanlardır. Hayatın genişlik alanındaki tüm problemleri vahye göre çözüme kavuşturanlardır.

Kur’an’ın nüzulünden kastın okumaktan ziyade hayata bizzat onunla anlam vermek olduğunu söyleyen en büyük Kur’an âlimlerinden Abdullah b. Mesud ve diğer sahabe, vahiyden önce vahyin mutlak doğruluğuna iman etmişlerdir. Burada kastedilen; modern dönemlerde bazı akademik zevatın ve oryantalistlerin baktığı gibi Kur’an, araştırma konularının içerisinde didik didik arandığı, sübjektif düşüncelerin desteklendiği ve ön kabullerin Kur’an’a söylettirildiği bir meta değildir. Vahye akademik bir meta olarak bakanlar veya ön kabullerini desteklemek için istişhad malzemesi şeklinde algılayanlar, Allah’ın kelamından asla yararlanamazlar. Böyle bir yaklaşım vahyi her an istismar etmeye müsaittir. Aslında Kur’an kendisine nasıl yaklaşılıp istifade edileceğini kendi bütünlüğü içerisinde açıklamıştır.

Sadede gelecek olursak, bu çalışmayı yapmaktan amacımız, Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlamak ve hayatlarına vahiyle anlam vermek isteyenlere; söz sanatları başta olmak üzere tüm yönleriyle Arap diline, sonra da Kur’an’ın nüzul döneminin kültürüne, vahiy-vakıa ilişkisine, Resulullah’ın tefsirine, sahabenin kavillerine ve bu bağlamda sünnete, esbab-ı nüzul bilgisine, bütünlük çerçevesinde ayet ve surelere bakış ilmine, insanlık ve Arap yarımadasının tarihini bilmeye, fıkıh ve diğer temel İslâmî ilimlerde derinleşmeye ihtiyaç olduğunu hatırlatmaktır. Unutmayalım ki sahabe bütün bu konularda derinleştiği, Hz. Peygamber’in eğitiminden geçtiği, nüzul ortamına şehadet ettiği, dile ve kültüre vakıf oldukları için Kur’an’ı anlama sorunları olmamıştır.

Bu bağlamda yinelemek isteriz ki sahabenin de Kur’an bilgisi eşit değildir; farklı farklıdır. Sahabiler, Kur’an’la ilgili bilgi eksikliklerini Resulullah’a, daha sonra da birbirlerine sorarak telafi etmişlerdir. Tüm bu saymış olduğumuz alanlarda derinleşenler diğer şartlarla da mücehhez olacak olurlarsa Kur’an-ı Kerim’in içeriği ve ahkâmı hakkında söz söyleyebilmek ehliyetini elde etmiş olurlar. Ehliyet olmadan; usulsüzce (metotsuz) Kur’an’ın içeriği konusunda söz söylemek, insanı hidayetten bile uzaklaştırabilir. Her ilmin olduğu gibi Kur’an ilimlerinin de bir usulü (metodolojisi) vardır. Bu alanla donanmak insana hem haddini öğretir hem de vahiyden doğru yararlanmanın yolunu gösterir. Usüle hakkıyla vakıf olanlar Kur’an metninin yerini ve Resulullah’ın beyan hakkının önemini kavrarlar; beyan konusunda kimseyi Resulullah’ın önüne geçirmezler. Bu çerçevede şahıslara masumiyet verip mealleri Kur’an yerine koymak yanlışlığına düşmezler.

Yukardaki saymış olduğumuz ilimlerde derinleşmeden, Kur’an hakkında ve muhtevasıyla ilgili metotsuz/usulsüz sözler söylemek tehlikeli bir durumdur. Kur’an hakkında ilimsiz konuşmayı Resulullah tasvip etmemiştir. Kur’an’a karşı metodik olmayan bir yaklaşım hem ehliyetsiz kişilerin, hem de onlara kulak verenlerin sapıtmalarına zemin hazırlar. Tüm bunları en iyi bilen Peygamber Efendimiz, metotsuz bir biçimde; usul ilimleriyle donanmadan Kur’an hakkında konuşmanın riskine hadislerinde işaret etmiştir. Amacımız Resulullah’ın bu uyarılarından yola çıkarak Kur’an tefsiri ve mealinde ehliyetsiz kimselerin söz söyleme haklarının olmadığını onlara hatırlatmaktır. “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” özdeyişi çerçevesinde, dinde ve dilde yarım olanların veya hiçbir ehliyeti olmayanların Allah’ın ayetlerinden el çekmelerine bir katkıda bulunmaktır.

Bu anlayışla, meal yapacaklara bazı hatırlatmalarda bulunduk. Meallerin tamamını da konu edinmedik. Çünkü yüzlerce meali tenkit etmek çalışmanın hacmini artırır. Yalnız şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; ömrünü meal araştırmalarına vermiş biri olarak bazı meallerin niçin yazıldığını bir türlü kavrayamadık. Hiçbir orijinal tarafı olmayan bu meallerden bazıları, sadece “bizim de mealimiz var” anlayışıyla birilerinin egolarını tatmin eder. Kendilerine böylece fildişi bir kule de inşa edebilirler. Burada şu hususu özellikle belirtmek isteriz, Müslümanların aklını ve anlayışlarını beğenmeyenlerin, yaptıkları sözde meallere bir bakmalarını ve ehline tevdi ederek özel eleştiriye açık olmalarını öneririz. İlmi tutarlılık bunu gerektirir. Belki bu sayede ayakları yere basar ve hatalarıyla yüzleşme imkânı bulurlar. Kur’an-ı Kerim’e karşı yaptıkları kötülüğü anlarlar.

Kur’an’ı doğru anlamaya yardımcı olur ümidiyle yazdığımız, Sahabenin Kur’an Anlayışı ve Hz. Peygamber’in Tefsir Yöntemi adlı çalışmalarımız da meal hazırlayanlara önemli ipuçları vermektedir. Bu araştırmamızda ise dilin önemi üzerinden hareket ettik ve klasik kaynaklardan kopuk bir meal çalışmasının köksüzlüğüne atıflar yaptık. Hataları ilmi bir dille ifade ettik. Bu durum bir araştırmacı olarak en doğal hakkımızdır. Verdiğimiz meal örnekleri piyasaya çıkmış bazı meallerdendir. Zaten bir meal kendini okuyucuya arz etmişse tenkide de hazır demektir. Biz eleştirel yaklaşımımızla meal hazırlayanları itibarsız hâle getirmek gibi bir gaye gütmedik. Kimseyi karalamak gibi bir derdimiz ve şahsi bir husumetimiz yoktur. Hatta bu konularda yazdığımız bazı yazılardan ve ilmi makalelerden dolayı şahsımıza hakaret edenleri, “noterden uyarı” gönderenleri tanımıyoruz bile. Aslında teşekkür beklerken yazılı uyarı almayı biraz garipsedik. Herhâlde bu zevat, meallerini Kur’an’ın bizzat kendisi zannediyorlar. Lütfen unutmayalım! Hiçbir meal Kur’an değildir. Kur’an mucizedir ama meallerin öyle bir özelliği yoktur. Bundan dolayı meal yazarları, anlama sorunları noktasında eleştirilmektedirler.

Yanlışta direnenlerle her ilmi platformda tartışabiliriz. Yeter ki hakikat ortaya çıksın. Hakaret edenler ise uhrevi sorumluluğu almışlardır. Cevaplarında kul hakkına girmemelerini tavsiye ederiz. Hesapları ise Allah’a kalmıştır. Mademki konu, Allah Teâlâ’nın kelamıdır, çalışmamızda ehliyetli olmayanların böyle hassas bir konuda yazmak ve ahkâm kesmek haklarının olmadığını bir defa daha yineledik. Amacımız herkesi Kur’an metnini anlayacak donanımı kazanmaya yönlendirmektir. Dilde ve dinde derinleşmeyi teşviktir. Her meal bir tefsir olduğu için, müfessir olmanın bütün şartlarını taşımayanların meal yazmalarının sakıncalarını ilim ehline göstermeye gayret ettik. İyi niyetli genç okuyucuları “köksüz meallere” karşı uyardık. Araştırmamızda, ilim taliplerinin meal yerine istikamet ehli klasik ulemanın tefsirlerini okumalarını ve zikir ehlinden yardım da alarak vahyi doğru öğrenmelerini istedik. Bu çalışmanın en önemli yazılış gayelerinden biri de mealle metin arasındaki ayrılıkları ortaya koyarak, “Türkçe mealle namaz kılınır” diyenlerin cehaletlerini, çelişkilerini ve usulsüzlüklerini ilgilenenlere göstermektir. Meallerin çelişkilerine rağmen Kur’an’ın çelişkisiz olduğunu kavratmaktır. Kur’an mealinin Kur’an olmadığını anlatabilmektir. Çalışmamızın yaralı olacağını umuyor ve karşılığını sadece Rabbimizden bekliyoruz. Hidayet sadece Allah Teâlâ’dandır. O’nun hidayet vermediğine kimse bir şey yapamaz…


Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'im editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.