İsrail, Suriye’de yeni bir işgal düzeni mi kuruyor?

İsrail, Aralık 2024'ten bu yana Suriye'nin güneyinde yüzlerce kilometrekarelik alanı işgal etti, yeni üsler inşa etti ve askeri varlığını giderek derinleştirdi.

Kurniawan Arif Maspul | Middle East Monitor | Tercüme: Mepa News

Aralık 2024’te Beşar Esed rejiminin çöküşü, bir dönemin kapanışı olarak görülüyordu. Yarım asrı aşan bir aile yönetiminin ve yaklaşık on dört yıllık savaşın ardından Suriye, nadir rastlanan tarihi bir fırsatla karşı karşıya kalmıştı: Yıkılmış bir devleti yeniden inşa etmek, egemenliğini tesis etmek ve uzun yıllardır kendisini bir ülke olmaktan çok bir mücadele sahası olarak gören bölgesel düzene yeniden entegre olmak.

Ancak Esed’in devrilmesinden hemen sonra farklı bir gerçeklik ortaya çıktı. Şam yönetimi otoritesini tesis etmeye çalışırken, İsrail güney Suriye’deki stratejik tabloyu yeniden şekillendirmek için dikkat çekici bir hızla harekete geçti.

İsrail güçleri birkaç gün içerisinde Suriye’nin hava savunma sistemlerini, silah depolarını, deniz unsurlarını ve askeri üslerini hedef alan, tarihindeki en büyük hava harekatlarından birini başlattı. Aynı zamanda İsrail birlikleri, 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında oluşturulan ve Birleşmiş Milletler gözetimindeki tampon bölgeyi aşarak önemli noktaları ele geçirdi ve Suriye toprakları içerisindeki mevzilerini genişletti. Stratejik açıdan en dikkat çekici adım ise, güney Suriye, Lübnan, Ürdün ve kuzey İsrail’e hakim konumdaki Hermon Dağı’nın (Cebelu'ş Şeyh) bazı bölümlerinin işgal edilmesi oldu.

İsrail’in resmî gerekçesi oldukça açıktı: Suriye’deki otorite boşluğundan düşman unsurların yararlanmasını engellemek. Ancak aradan geçen on sekiz ayın ardından artık tartışılan konu, İsrail’in adımlarının taktiksel olup olmadığı değil, geçici bir güvenlik tedbirinin sessizce daha kalıcı bir yapıya dönüşüp dönüşmediğidir.

Tarih bu konuda rahatsız edici örnekler sunuyor. İşgaller nadiren kendilerini başlangıçta “işgal” olarak tanımlar. Bunun yerine, kademeli bir normalleşme süreciyle şekillenirler. Önce güvenlik gerekçesiyle konuşlandırmalar yapılır. Ardından tahkim edilmiş mevziler gelir. Sonrasında yollar, lojistik merkezler, devriye hatları, idari düzenlemeler ve “zorunluluk” söylemleri ortaya çıkar. Zamanla sahadaki fiili durumlar siyasi bir kalıcılık kazanmaya başlar.

Bugün güney Suriye üzerinde beliren ihtimal de budur. İsrailli yetkililer, eski ayrıştırma bölgesindeki (tampon bölge) askeri varlığın süresiz olarak devam edebileceğini defalarca dile getirdi. Bölgedeki gözlemcilerin aktardığı bilgiler, yeni askeri altyapıların inşa edildiğine, devriye faaliyetlerinin genişletildiğine ve alanın belirli kesimlerinde operasyonel kontrolün artırıldığına işaret ediyor. Aynı zamanda İsrail’deki siyasi söylem, bu varlığı yalnızca kısa vadeli tehditlere karşı alınmış bir tedbir olarak değil, uzun vadeli güvenliğin stratejik bir gereği olarak sunmaya başladı.

Bu söylem oldukça önemlidir.

İsrail’in 1982-2000 yılları arasındaki Güney Lübnan işgali de bir güvenlik operasyonu olarak başlamıştı. Bugün ise benzer bir mantığın Suriye’de de kalıcı sonuçlar doğurabileceğine dair kaygılar artıyor.

Tehlike yalnızca toprakla ilgili değildir. Asıl mesele kurumsal yapıdır.

Esed sonrası Suriye, günümüz Ortadoğusu’nun en zayıf devletlerinden biri konumundadır. Ülkede halen 16 milyondan fazla insan insani yardıma ihtiyaç duyarken, nüfusun yüzde 90’ından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Suriye lirası savaş öncesi değerinin büyük bölümünü kaybetmiş, altyapı harap olmuş ve farklı bölgelerde çok sayıda silahlı grup faaliyetlerini sürdürmektedir. Yeni yönetim ise devlet kurumlarını yeniden inşa etme, mezhepsel gerilimleri yönetme, mültecilerin dönüşünü sağlama ve ekonomik çöküşle mücadele etme gibi devasa sorunlarla karşı karşıyadır.

Bu kırılganlık ortamında Suriye’nin, sınırları boyunca dayatılan askeri gerçeklikleri tersine çevirebilme kapasitesi oldukça sınırlıdır.

Bu durum stratejik bir paradoks yaratmaktadır. İsrail, attığı adımların sınır ötesine taşabilecek istikrarsızlığı önlemek amacı taşıdığını savunuyor. Ancak yabancı bir askeri varlığın Suriye topraklarına ne kadar uzun süre yerleşik hale geldiği düşünüldüğünde, Suriye milliyetçiliğinin yeniden direniş boyutunda canlanması ihtimali de o kadar artmaktadır. İstikrar sağlama amacıyla başlayan bir misyon, zamanla engellemeye çalıştığı hoşnutsuzlukları bizzat üretebilir.

Bir diğer önemli boyut ise meşruiyet meselesidir.

İsrailli yetkililer son dönemde askeri varlıklarını, özellikle güney Suriye’de yaşayan Dürzi topluluklarını koruma amacıyla da gerekçelendirmektedir. Bu kaygının anlaşılır yönleri vardır. Suriye’nin geçiş süreci kırılgandır ve azınlık gruplarının geleceğe ilişkin güvenlik endişeleri mevcuttur.

Ancak insani gerekçeler, genişleyen askeri varlıklarla birlikte anılmaya başladığında sorunlu hale gelir. Irak’tan Afganistan’a, Libya’dan Lübnan’a kadar uzanan tecrübeler, koruma söylemleri tahkim edilmiş üsler, toprak kontrolü ve belirsiz süreli askeri varlıklarla birleştiğinde toplumların buna şüpheyle yaklaştığını göstermektedir. Toplulukları korumak ile onlar üzerinde otorite kurmak arasındaki çizgi giderek bulanıklaşabilir.

Bu konu önemlidir, çünkü Suriye’nin dönüşümü izole bir süreç değildir.

Türkiye kuzey Suriye’de etkisini sürdürürken, Körfez ülkeleri Şam’la ekonomik iş birliği fırsatlarını araştırmaktadır. Hızla değişen bu ortamda güney Suriye, Ortadoğu’nun en önemli stratejik alanlarından biri haline gelmiştir.

Buradaki toprak kontrolünün etkileri yerel güvenlik meselelerinin çok ötesine uzanmaktadır. Çatışma sonrası bölgelerde tekrar tekrar görülen temel ders şudur: Kalıcı istikrar sonsuz askeri kontrol yoluyla değil, meşru yönetimin yeniden tesisiyle sağlanır. Güvenlik boşlukları müdahaleyi teşvik edebilir ve kısa süreli askeri konuşlanmalar kaosu önleyebilir. Ancak tarih, barışın yalnızca kontrol noktaları, devriyeler ve tahkim edilmiş hatlar üzerinde inşa edilemediğini göstermektedir.

Sürdürülebilir düzen, işleyen kurumların yeniden otorite kazanması, vatandaşların devlete olan güvenini geri kazanması ve egemenliğin dış aktörler tarafından yönetilmek yerine devlet tarafından kullanılabilmesiyle ortaya çıkar. Bu dönüşüm gerçekleşmediği sürece, en etkili güvenlik tamponu bile barışın garantisi olmaktan çok gelecekteki istikrarsızlığın kaynağına dönüşebilir.

Suriye bu hedefe ulaşmaktan halen uzaktadır. Ancak dış aktörlerin parçalanmış kontrol alanlarını sürdürmekte çıkar sahibi hale gelmesi, bu hedefe giden yolu daha da zorlaştırmaktadır.

Meselenin uluslararası boyutu da son derece önemlidir. 1945 sonrası uluslararası düzenin temel ilkelerinden biri, toprakların güç kullanılarak meşru şekilde elde edilemeyeceğidir. Bu ilke defalarca ihlal edilmiş olsa da uluslararası sistemin temel taşlarından biri olmaya devam etmektedir. Güvenlik gerekçesiyle uzun süreli askeri kontrolün normalleşmesi, bu normu aşındırmaktadır. Bunun sonuçları yalnızca Suriye ile sınırlı değildir. Ukrayna’dan Güney Çin Denizi’ne, Kafkasya’dan Afrika’daki tartışmalı sınır bölgelerine kadar geniş bir coğrafyada yankı bulmaktadır.

Tam da bu nedenle tampon bölgenin geleceği önem taşımaktadır. Güvenlik kaygıları askeri müdahaleleri açıklayabilir; ancak bu müdahalelerin ne zaman sona ereceğini tek başına belirleyemez. Asıl sınav, mevcut askeri konuşlanmanın geçici bir istikrarsızlık tepkisi olarak mı kalacağı, yoksa altyapı yatırımları, idari kontrol mekanizmaları ve açık uçlu bir varlık yoluyla kalıcı hale mi geleceğidir.

Tarih, geçici olduğu söylenen güvenlik düzenlemelerinin zamanla kalıcı toprak gerçekliklerine dönüştüğü sayısız örnekle doludur.

Bu ayrım, Levant’ın (Şam bölgesi) bir sonraki dönemini belirleyebilir.

Bugün Suriye, toparlanma ile yeniden parçalanma arasında bir yol ayrımındadır. Diktatörlük ve savaşın enkazı arasından çıkmaya çalışan kırılgan bir devlet söz konusudur. Bu sürecin başarısı yalnızca Şam’da alınacak kararlara değil; Tel Aviv, Ankara, Tahran, Moskova, Washington ve diğer başkentlerde verilecek kararlara da bağlı olacaktır.

Modern Suriye’nin trajedisi, geleceğinin çoğu zaman başkaları tarafından belirlenmiş olmasıdır. Geçici bir güvenlik kuşağının fiili bir işgale dönüşmesine izin vermek, ülkenin bu tarihî döngüden çıkmak için yakaladığı ilk gerçek fırsatta aynı hikâyenin yeniden yaşanması anlamına gelebilir.

Çatışmalardan yorgun düşmüş bir bölge ve zaten ciddi baskı altında bulunan uluslararası düzen açısından bu yalnızca Suriye’nin kaybı olmayacaktır. Aynı zamanda savaşlar sona erse bile egemenlik mücadelesinin nadiren sona erdiğini gösteren yeni bir hatırlatma olacaktır.

Kaynak: Mepa News

Yorum Yap
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.

Analiz Haberleri