Müşrikler Müslümanlara yöneticilik yapamazlar

Dr. Mehmet Sürmeli

Dinimiz itikaden sapıtmış kişilerle; kâfir, zalim, müşrik, münafık ve neo-mürtetlerle bir araya gelip ortak paktlar kurmayı ve onların meclislerinde bulunmayı şu ayette kesinlikle yasaklamıştır:

“Ayetlerimizle ilgili, bilgisizce, dalga geçerek, ileri geri konuşmaya dalanları gördüğün zaman, başka bir konuya geçtiklerini görünceye kadar onlardan uzak dur, onların faaliyetlerine engel tedbirler al. Eğer şeytan sana unutturursa, hatırladıktan sonra hemen kalk, inkâr ile isyan ile baskı, zulüm ve işkence ile temel hak ve hürriyetleri, Allah yolunu ve Allah yolundaki faaliyetleri engelleyen zalim kavimle birlikte oturma.”1

Yüce Allah, ayetlerinin inkâr edildiği, yalanlandığı, alaya alındığı meclislerde Müslümanların oturmasını Mekke döneminden itibaren kıyamete kadar yasaklamıştır. Din aleyhtarı çirkin sözleri duyunca Müslümanların, bu tip toplantıları protesto etmelerini istemiştir. Bu yasaklı meclislere, dine bidat sokmak isteyen sapıkların meclisleri de girmektedir. Allah’a isyan içeren ve muharramatın pervasızca işlendiği bu meclislerin tamamı zaman ve mekân üstü olarak protesto edilmenin kapsamı içerisindedir.2 Bu ayet Müslümanlara teyakkuz hâlinde ve çevreye karşı duyarlı olmayı öğretmiştir. Her Müslüman en yakınından uzağa doğru dinine hakaret ettirmemekle görevlidir. İman etmese bile kimsenin İslâm’a hakaret etme ve sövme özgürlüğü yoktur.

Bu ayetle ilgili görüş belirten Said Havva gibi bazı âlimler, Müslümanların dar’ü-l harp yerine dar’ü-l İslâm da yaşamayı tercih etmelerine; dar’ü-l İslâm inşa etmelerine dair yorumlar yapmışlardır. Zira İslâm’ın hâkim olmadığı siyasada birileri dine ve dini değerlere küfredebilirler. Bunun da çaresi ayette işaret edildiği üzere islâm’ın referans alındığı siyasal bir yapıyı kurmaktır. Böyle bir siyasada kimse ne ayetlerle alay edebilir, ne de haramlar Allah’a savaş savaş açar gibi alenice işlenebilir. Herkes haddini bilir. İmam Malik’in deyimi ile “Batıl hakka galip gelirse yeryüzünde anarşi ve fesat doğar. Hakka tabi olmak kurtuluştur. Batılın azı da çoğu da (insanı ve toplumu) helak eder.”3 Batıl yerine hakkın egemen olduğu bir dünyayı kurmak her Müslümanın asli görevlerindendir. Aksi hâlde hep zalimlerle beraber olur ve ayetlerin alaya alınmasını kanıksaya bilirsiniz. Asıl helak da budur.

Zulmün egemen olmaması ve önlenmesi için öncelikli yapılması gereken, zalim idarecileri egemen konuma getirmemektir. Allah Teâlâ, İbrahim Peygamber’i belirli alanlarda denedikten sonra önderlik makamına getirmiştir. Bakara Suresi’nin 124. Ayeti O’nun soyundan olup da Hz. İbrahim’in itikadi ve ahlaki vasıflarıyla donanmayanların salt dedelerine nispetle liderlik konumunda olamayacaklarına dikkat çekmiştir. İslâm’da yönetim soyla değil; emanete liyakatle şekillenir. Çünkü insanın soyunu belirleme kudreti yoktur. Dolayısıyla özgürlük alanına girmeyen şeylerle insanlar arasında farklılık iddia etmek ve üstünlük taslamak cahiliye âdetidir. Müslümanlar için bu ayetin evrensel mesajı; insanda zulme ait nitelikler yok edilmeden yöneticilik görevi vermenin yasak oluşudur. Zira ayetteki “zulüm” ifadesi şirk ve küfür anlamına geldiği gibi, adaletten ayrılmak ve günahlara dalmak anlamına da gelir. Hâlbuki dinimizde yönetimi meşru duruma getiren iki temel kaide; ilim ve adalettir.

Adaletten ayrılan yöneticilerin meşruiyetinin düşmesi gerekirken, sonraki dönemlerde fitne çıkar endişesiyle fasık, facir ve zalim idarecilere itaat edileceği Sünnilik adına vurgulanmıştır. Lokal ve krala yaranma adına yapılan çirkin uygulamaları öne çıkararak Sünnilik böyledir demek de bir zulümdür. Çünkü Sünniliğin genlerinde zalim idarecilerle ortak hareket etmemek; zalimlere değil iktidar vermek en ufak bir meyil bile duymamak vardır.

Sünni imamlarımızdan Ebu Hanife Hazretleri, gerekli şartları taşımadığı ve Hz. Peygamber’in torunlarına göre çok eksiği olduğu için Abbasi meliklerinden Mansur’a kıyam etmeyi önermiş ve bu mücadelesini şehit olana kadar sürdürmüştür. Bütün malını mülkünü Ehlibeytten olan İbrahim en- Nefs’ü-z Zekiyye’nin imameti için harcamıştır. Sünni geleneğin diğer imamlarının da benzeri mücadelelerine tarih şahittir. İmam Malik, İmam Şafi ve Ahmet b. Hanbel’in çektiği sıkıntılar ve gördükleri işkenceler müsellemdir. İmamlarımızın hiç biri zulme ve zalim idarecilere onay vermemiştir.4

Kur’an ve sünnetin hükümleriyle çatışan bir Sünnî gelenekten bahsetmek ilmi ve insaflı değildir. Lokal olayları Sünnilik genellemesi içerisinde vermek tarihi bir yanlıştır. Hatta diğer ekollerle kıyaslarsak Sünnî gelenek daha da pak ve temizdir. Tarihin tozlu sayfalarından tekil örneklerden yola çıkarak genelleme yapmak en azından insafsızlıktır. Bu bağlamda yeri gelmişken şu olayı da hatırlatmakta yarar görüyoruz. Yazar Ali Bulaç, Abbasiler döneminde görev alan İmam Ebu Yusuf’la ulemanın kırılma yaşadığına dikkat çekmiş ve onu ilmi kariyerini siyasanın emrine vermekle itham etmiştir. Hâlbuki Ebu Yusuf’un zalim idarecilerin zulmüne fetva verdiğine veya zulmü onayladığına dair hiç kimse bir tek örnek bile gösteremez. Bilakis zulmü önlemesi ve ehliyetsiz kimselere ilmi dereceler verdirmemesi ile ilgili onlarca örnek vardır. “Çağdaş Kavramlar ve Düzenler”i yazan birinin zorlanınca laik olduğunu söylemesi, ümmetin çocuklarını önce yönetimden soğutup sonrada kendilerinin yöneticilere yağcılık yapması, benimde bir mealim olsun türünden bir çalışmayla hatalarla dolu bir ucube meal üretmesi, hepsinden öte bir terör grubunun gazetesinde maddi getiri için çöplenip yıllar önceki radikal çıkışlarıyla çelişkiye düşmesi, terör odaklarına yağcılık yapması, dini tahrif etmeleriyle alakalı söylemlerine sesini çıkarmaması, Abant konsüllerinde boy göstermesi, din düşmanlarıyla aynı ligde endam edebilmek için İslâm’ı indirgemeci bir üslupla yorumlaması, dinin devlet talebinin olmadığını ilan etmesini hangi anlayış ve yaklaşımla yorumlamamız gerekir?

İslâm âlimlerine saygısızlık içeren bu tip yazılarla yetişen türedi jenerasyon ulemaya sövmeyi bu adamlar sayesinde alışkanlık hâline getirdi. İnsana günah olarak bu bile yeter de artar bile. Bu meyanda şunu da açmakta yarar görüyoruz. Ülkemizin bazı ilahiyatçıları edindikleri yanlış bilgi ve tikel uygulamalardan yola çıkarak “Sünniliği bombalamak” tezi üzerinde durmaktadırlar. Bu absürt ifade ile her hâlde zulme onay veren tarihi Sünnilik(!) yerine modernitenin etkisinde olan ve batılı değerlerle çatışmayan neo-sünniliği inşa etmektir. Bu Sünniliğin omurgasını cihaddan uzak durmak, hayatın genişlik alanında dini devreye sokmamak, dünya finans sistemi ile çatışmamak, dinin iktidar talebinin olmadığını deklare edip laikliğin biricik kurtuluş yolu olduğuna iman etmek oluşturmaktadır. Laisizmin biricik yol olduğu tezini savunan bu akademik zevatın asıl sorunu dünyadaki gelişen olaylara Kur’an ve sünnetten çözüm üretememektir. Felsefe okuyup din okumamaktır. Herhangi bir tezden ziyade bu adamlar medyadaki bazı tarikat erbabının ve geleneğe bağlı akademisyenlerin düşünceleri ve söylemleri üzerinden konuşmaktadırlar. Tek şükrettikleri ise, tutundukları laik anlayışın kurumsal hâle gelmesidir

Yazıları ve konuşmalarının tamamında dünya sisteminin egemenlik ve varlık alanlarına göre dinin indirgemeci bir yorumu hâkimdir. Dinin başta ceza hukuku olmak üzere yaptırımlarının ya inkârı ya da mutlak tarihselci yaklaşımla dondurulması söz konusudur. Epistemolojik bağlamda rasyonalist olduklarından dolayı içeriden birisi olarak gavurların bile aklına gelmeyen aykırı fikirler zaman zaman onlardan sadır olabilir. Velhasıl bu zevat ile eskiye sözde bağlı olup da yeni bir şey söyleyemeyenlerin ortak noktası çözüm üretememek ve laisizme pratik anlamda zemin hazırlamaktır. Dini anlamda boşlukta bırakılan gençlerimiz de bu boşluğu ideolojilerle doldurmaktadırlar. Sünniliği bombalamak isteyenler, kendilerince İslâm’ı yetersiz bulup ideolojik sapmalarla din değiştiren bu gençlerin itikadi sorunlarına çözüm bulsalar daha iyi olmaz mı?

Özellikle son yıllarda bazı akademik çevreler Sünniliğin Maturidi ve amelde Hanefi yorumunun öne çıkarılması gerektiğini savunmaktadırlar. Bu zevata göre Hanefilik ve Maturidilik İslâm’ı amelde öne çıkarmayan ircacı/mürcie yorumudur. Onlara göre İslâm hiç yaşanmasa da günahlara dalınsa da kişi Müslümandır. Hanefilik ve Maturidilik sanki böyle bir sapıklığı onaylıyor gibi bir düşünceyi öne çıkarmak istemektedirler. Hatta kaynakları doğru ve metodik anlamakta zorlanan bu kişiler “Akli nesh” diye uydurma bir kavram icad ederek aklın ayeti nesh edebileceğine Hz. Ömer uygulamasından yola çıkarak delil(!) getirmişlerdir. Şunu unutmamak gerekir ki nesh vahiy dönemiyle mukayyettir. Resulullah’ın vefatından sonra nesh olmaz. Ayrıca nasih ve mensuh birbirine denk olmalıdır. Sahabi kavlinin veya uygulamasının ayete denk olduğunu tarihte savunan olmamıştır. Akli nesh kavramıyla ve irca düşüncesiyle bu zevat; ayetleri uygulamamakta bir beis yoktur; maslahat bunu gerektiriyorsa vahiy terk edilebilir, demek istemektedirler. Buradaki amaç; düşünce kabızlığı çeken bu zevatın moderniteye ve sekülerizme egemenlik yolu aramaları ve yenidünya sistemiyle çatışmaya girmek istememeleridir. İmam Maturidin Te’vilat’ını elinden düşürmeyen biri olarak biz de iddia ediyoruz ki İslâm karşıtı gruplarla hesaplaşma ve İslâm t oplumunun inşası yolunda bütün radikal damarlarımızı besleyen İmamın Te’vilat’ıdır. Sekülerizme egemenlik yolu açan veya ayetleri uygulamaktan düşüren tek bir yorum bile yoktur bu muhteşem eserde.

Tekrar konumuza dönersek, Kur’an’da iki yüze yakın ayetin siyasal velayetle olduğunu defalarca belirtmiştik. Bunun nedeni Müslümanların üzerinde hiçbir zalim ve hangi türden olursa olsun kâfirin velayet hakkının olmadığını gönüllere pekiştirmektir. Bunu başarabilirse Müslümanlar, özgün siyaset yapmanın hidayetine de ererler. Aksi durumda siyasal şirkten kurtulamazlar ki bu anlayışın sonu, Müslüman olduğunu iddia eden birinin hayatında politeizmi doğurabilir. Ameli anlamda Müslümanlık dışı şeyler iman edilerek uygulamaya konulduktan sonra Müslümanım demenin de zaten hiçbir anlamı ve sahibine yararı yoktur. Velayet makamını ellerinde tutan ve Müslümanlığını ciddiye alan yöneticiler, Kur’an ve sünnetle çatışan bir icraat yapamazlar; yapmamalıdırlar. Yaparlarsa iddia ettikleri Müslümanlıkla çelişkiye düşerler. Her yapılan eylemde ve işte dinimizin buyrukları, onay veya retleri devreye girmelidir. Gerçek Müslümanlık budur.

Velayetle ilgili ayetlerin pratiğini yapan Peygamber Efendimiz, tüm zaman ve mekânlardaki yöneticiler için tek örnektir. Her konuda olduğu gibi siyasette de hidayettir. Yöneticilerin idarede vahyi gözettikleri gibi yönetilenlerin de itaatte vahyi gözetmeleri şarttır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.), “Başınıza öyle idareciler gelecek ki sizlere zulmedecekler ve yalan söyleyecekler. Kim ki onların yalanlarını tasdik eder ve zulümlerinde yardımcı olursa benden değildir; ben de ondan değilim. (Kıyametin dehşet anında bu zalim yöneticilere yardım edenler) havuzuma gelemezler. Kim de onların yalanlarını doğrulamaz ve zulümlerinde yardımcı olmazsa o bendendir, ben de ondanım. (Kıyametin dehşet anında zalimlere yardım etmeyen bu Müslümanlar) elbette havuzuma gelecekler (ve benimle olacaklardır.)”5

Hadis metnindeki “Benden değildir” ifadesi bir Müslüman için oldukça ağırdır. Eğer Hz. Peygamber’in ümmetlikten reddettiğini düşünecek olursak zulme itaat etmenin korkunçluğunu daha iyi anlamış oluruz. Aynı bağlamdaki şu rivayet, idareciler ile idare edilenler arasındaki bağın inançla ilgili sonuçlarına ışık tutmaktadır:

“Bir kimse Allah’ın gazap ettiği bir hususta yöneticileri razı etmek ister (ve Rabbine isyan içeren konularda itaat eder)se Allah’ın dininden çıkmış olur.”6

Zalim, ister idareci olsun ister birey olsun ayırım yapmadan Müslümanların zalime ve zulme mani olmaları imanlarının gereğidir. Şayet zalime engel olunmazsa gelecek musibetler hadiste de beyan edildiği üzere umumidir:

“Bir toplumun içerisinde çokça isyan işlenir ve bu isyanları engellemeye gücü yeten kişi(ler) mani olmazlar ve kötülükleri değiştirmezlerse Allah Teâlâ’nın vereceği musibetler de umumi olur.”7

Velev ki toplumun içerisinde taat ehli insanlar olsa bile zulme engel olmadıkça umumi belalardan kimse kurtulamaz.8 Peygamber Efendimiz; “Mazlumun/zayıfın hakkını zalimden almayan bir toplumu Allah Teâlâ’nın temize çıkarmayacağını”9 beyan etmiş ve zulme rıza göstermeyip “Malını, ailesini, dinini ve canını korumak için ölenlerin şehit olacağı”10 müjdesini vermiştir. Çünkü korunması gereken bu değerler kıyamet gününe kadar dokunulmazlık alanına girmektedir.11

Bütün bu rivayetler Müslümanlara kutsalları uğruna direnme ahlakını öğretmektedir. Vahyin ikliminde yetişen sahabe, Kur’an ve Hz. Peygamber’den aldığı ruhla zulmün hiçbir türüne onay vermemiştir. Müslümanlığın özünde zulme karşı çıkma ve kıyam etmek vardır. Zulme karşı çıkmamak insan için aşağılayıcı bir durumdur. Bu nedenle Peygamber efendimiz, ümmetini zillet ve alçaklıktan kurtarmak için şu evrensel uyarıyı yapmıştır: “Sizden biriniz sakın ola ki kendini küçük düşürmesin/aşağılamasın.” Sahabe; “Biz kendi kendimizi nasıl aşağılarız?” diye sorduklarında Hz. Peygamber durumu şöyle izah etmiştir: “Görmüş olduğu bir anormal durum nedeniyle Allah için konuşması gereken bir yerde susar ve hiçbir şey söylemezse; Allah Teâlâ kıyamet gününde ona şöyle buyurur: “Konuşman gereken şu hususlarda niçin konuşmadın? Seni engelleyen ne idi?” Bu soruya muhatap olan kişi de “İnsanların korkusu” münasebetiyle hakkı konuşmadığını söyler. Bunun üzerine Yüce Allah; “En çok korkman Ben değil miydim?” buyurur.”12 Bu hadis bizlere hakkı yerinde ve zamanında söylememenin insan onuruna ve yaratılış amacına uymayan aşağılık bir davranış olduğunu hatırlatmaktadır. Zira hakkı yerinde haykırmak bir ibadettir. Yerine göre bu ibadet, kıldığımız namazlardan bile faziletlidir. Zulme isyan bilincini ümmetinde meleke hâline getirmek isteyen Hz. Peygamber (s.a.v.), evinden çıktığında şu duayı yapmış ve bizlere de öğretmiştir:

“Senin isminle çıkarım ve işime başlarım Ya Rabbi! Zilletten/aşağılanmaktan, sapıklıktan, zulmetmekten, zulme uğratılmaktan sömürmekten/sömürülmekten, cahillikten ve cahil birinin tasallutundan sana sığınırım.”13

Bu duadaki bilinç insanda karakter hâline gelebilirse insan daimi bir yakaza hâli yaşar; ne sömürür ne de sömürülür.

Peygamber Efendimiz, zulme uğrayan Müslümanları korumayı ümmetine bir vecibe olarak yüklemiştir. Bu anlayışa göre; “Her kim ki bir mü’mini münafıkların ayıplamasından/kınamasından korursa Allah Teâlâ, kıyamet gününde bir melek gönderir ve bu mü’mini cehennem ateşinden korur. Kim de bir Müslümana zulmeder ve ona karşı çirkin davranırsa söylediklerinin cezasını çekene kadar Allah Teâlâ onu cehennemin dibine hapseder.14 Bu hadis Müslümanlardan din kardeşlerine karşı duyarlı olmalarını istemektedir. Zira bir Müslümanın dinine, canına, malına, aklına ve namusuna yapılan saldırı bütün Müslümanlara yapışmış sayılır. Fıkıh kitaplarında, mazlum Müslümanları coğrafyalarına bakmaksızın savunmak ve korumakla alakalı onlarca fetva vardır. Hatta bu mazlum Müslümanlar sebebiyle günümüzde cihad bile hepimize farz-ı ayın olmuştur. Bu çerçevede zalim de olsa mazlum da olsa Müslümana yardım edilir. Zalimin zulmüne engel olmak da Müslümanlara yapılan yardım cümlesindendir.15 Biz bu hadisi hep tek taraflı anladık. Sadece mazlumun elinden tutmak zannettik. Hâlbuki zalimin zulmüne mani mâni olmak hadisteki öncelikli emirdir. Bu anlayış İslâm toplumlarının kendi içinde bile bir direnç ahlakı geliştirseydi bugün dünyanın durumu daha farklı olurdu. Biz Müslümanlar olarak şu hakikati unuttuk:

“Allah Teâlâ, dünyada kullarına azap edenlere ahirette azap eder.”16

Ahiret inancı olan birinin insanlara zulüm yapması veya işkence etmesi imkânsızdır. Allah’ın kullarına azap etmek sadece fiziki işkence değildir. Onlara karşı yapılan her türlü hukuk zayiatı da azap ve işkencedir. Hatta buna gayrimüslimler de dâhildir. Onların dahi hukukunu koruma sadedinde Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kim zimmet ehlinden (İslâm toplumlarındaki devletle anlaşmalı Yahudi, Hristiyan vb. gruplar, vatandaşlar.) birini (haksız yere) öldürecek olursa, kokusu kırk yıllık mesafeden duyulan cennetin kokusunu bile alamaz.”17

Bu anlayışa göre Müslüman birisi, kâfirin bile haksız yere kanını dökemez. Elindeki malını alamaz. Devletin en temel görevlerinden birisi de can ve mal emniyetini sağlamaktır. Müslüman olmayan vatandaşlarının mallarına kast eden siyasileri peygamber Efendimiz şu sözüyle uyarmıştır:

“Dikkat edin! Kim anlaşmalı bir (gayrimüslim) vatandaşa zulüm yapar, malını ve ücretini eksik verir, ona gücünün üzerinde iş yükler veya rızası olmadan malını elinden alacak olursa kıyamet gününde onun/zımminin koruyucusu benim.”18

Dinin söylemi böyle iken emperyalizmin çıkarları uğruna Müslümanların mallarını talan eden, üzerlerine kurşun ve bomba yağdıran zihniyetler Allah katında iflah etmeyecekler ve öldürdükleri canların hesaplarını veremeyeceklerdir. Yeniden konuya dönersek Hanefi mezhebinin fıkıh kitaplarında zimmi ve müste’menlerin hukuku ile ilgili detaylı malumat vardır. Zaten bu hukuka riayet sayesinde Yahudiler ve Hristiyanlar Müslümanlarla beraber tarih boyunca dar’ü-l İslâm’da varlıklarını korumuşlardır. Aksine Müslümanlar Endülüs dâhil eski İslâm coğrafyasında varlıklarını devam ettirememişlerdir. Bugün bile Müslümanlar dinlerine ait olan kuralları ve emirleri hayatı belirleyici konuma çıkaramadıkları için batıda tolere edilmektedirler. Onların batıda varlık nedenleri demokrasinin yerleşmiş olmasından kaynaklanmamaktadır. Müslümanların ideallerini yitirip sözde Müslüman olmalarından kaynaklanmaktadır. Zira batı kendine demokrat, özellikle Müslümanlara karşı zalim ve despottur. Şayet batı ülkelerinde yaşayan Müslümanlar dinlerini hayatın belirleyicisi yapma ve modern dünya görüşü ile hesaplaşma konumuna getirecek olsalar Müslümanların yaşama imkânları ellerinden alınacaktır.

Devlet dediğimiz siyasi organizasyon, vatandaşlarının doğuştan getirdiği fıtri hakları korumakla görevlidir. Bu görevini yaparken onlara haksızlık yapmamalı ve zulümden kaçınmalıdır. İslâm anlayışında “devlet zulüm yapmaz” güvencesi vardır. Eğer devlet zulüm yapıyorsa vatandaşlarının gözünde meşruiyetini yitirmiştir. Devlet; vatandaşlarının din, can, mal, namus ve akıl güvenliklerini sağlamakta azami titizliği göstermelidir. Özellikle de mazlumların bedduasını almaktan sakınmalıdır. Zira mazlumun bedduası Allah’a anında ulaşır ki kültürümüzdeki bu anlayış Peygamber Efendimiz tarafından şöyle ifade edilmiştir:

“Velev ki kâfir bile olsa mazlumun bedduasını almaktan sakının. Mazlumun bedduası ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur.”19

İş sadece beddua etmekle bitmiyor. Şayet insanların hakları gasp ediliyor ve insanlar dinen haram fiilleri yapmaya zorlanıyorlarsa dinlemenin ve itaatin de sınırları vardır. Zulmün başladığı yerde itaat olmadığını Müslümanlara Peygamber Efendimiz ve Raşid halifeler öğretmiştir.

Dipnotlar

1. Enam 6/68

2. Şevkani, Feth’ü-l Kadir, s. 350.

3. Adab’ı-ş Şeriyye, c. I, s. 42.

4. Rıza, Reşid, el-Menar, c. I, s. 328.

5. Ahmed, Müsned, c. V, s. 384; Heysemi, Zevaid, c. V, s. 248.

6. Suyuti, Celalaeddin, c. II, s. 511.

7. Abdürrezzak, Musannef, c. XI, s. 348;Ahmed, Müsned, (Tah: Muhammed Derviş, Had. no:19213) c. VII, s. 63; Hakim, Müstedrek, İman, c. I, s. 262; İbni Hamza, Esbab’ı Vürud’i-l Hadis, c. II, s. 23.

8. El- Humeydi, Müsned, c. I, s. 129.

9. Heysemi, Zevaid, c. IV, s. 196.

10. Nesai, Tahrim’ü-d Dem, c. VII. S. 116.

11. Heysemi, Zevaid, c. VI, s. 284.

12. İbni Mace, Fiten, Had. no: 4008, c. II, s. 1328.

13. Ahmed, Müsned, c. VI, s. 318.

14. Ahmed, Müsned, c. III, s. 441.

15. Darimi, Rikak, Had. no: 2753, c. II, s. 401-2.

16. Ahmed, Müsned, c. III, s. 153;Beyhaki, Cizye, Had. no:18735, c. IX, s. 345.

17. Nesai, Kasame, c. VIII, s. 25.

18. Ebu Davud, Sünen, c. III, s. 437.

19. Ahmed, Müsned, c.III, s. 153.


Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.