Müslümanlar, verili durumun etkisinde kalıp sağ ve sol jargonu kullanarak siyaset yapacak olurlarsa dünya sisteminin bir parçası olurlar. Zaten dünya sisteminin istediği de budur. Dünyanın siyasal tek tipleşmesine bağlı olarak ellerindeki bunca zenginliğe rağmen alternatif bir siyaset üretemeyen Müslümanlar, tercihlerini Batılı ideolojilerden biri yönünde kullandılar veya hâlen kullanmaktadırlar. Batılı sağ politikaları dinle soslamayı “ıslah” zannetmektedirler. Soslanmış sağ; liberal-muhafazakâr siyasete zaman zaman “siyasal İslâm” adını vererek Müslümanlara ve İslâm’a ihanet etmektedirler. Liberal muhafazakâr politikaya siyasal İslâm demek hem reel politiğin hem de dünya sisteminin işine gelmektedir.
Biri istismar ederek oy avcılığı yaparken diğeri onun eksiklerinden hareket ederek İslâm düşmanlığını körüklemektedir. Batı orjinli politikaları tercihin nelere mal olduğu ayrı bir çalışmanın konusudur. Unutmayalım ki ülkemizde “sağ” ve “sol” kavramlarıyla ifade edilen dünya sisteminin siyasal parçası olma sevdası, tam bir şeytan oyunudur. Bu oyuna dâhil olup tahterevalliye gönüllü binenlerin asla yeni bir dünya görüşleri ve itikadi bir endişeleri yoktur. Bunlar her zaman menfaatlerini önceleyen ilkesiz insanlardır. Onlar için İslâm, bir din olmaktan ziyade sığınaktır. Tarihsel bir nostaljidir.
Liberal ve muhafazakâr siyasetin temsilcileri ve fikirleri, Müslümanlık gibi gösterilerek özellikle gençler, İslâm’a karşı nefret politikasıyla büyütülmektedirler. Bu hususta başarılı da oldular. Bahsettiğimiz sağcı politikalar ile İslâmcılık arasında ilgiler kurularak her türlü başarısızlık, kasıtlı olarak dine ve gerçek Müslümanlara fatura edilip doğması muhtemel İslâmî hareketler katledilmektedirler. Bu proje ve oyuna Müslümanlığının bilincinde olan hiçbir şahsiyetin gelmemesi gerekir. Unutmayalım ki resmî ideolojinin icazetinde ve gölgesinde siyaset yapan hiçbir politik kurumu İslâmî bir hareket olarak görmemek gerekir. Sol söylem dine açıktan düşmanlığını ilan ederken sağ söylem de “Din çok kutsaldır, başımızın üzerinde yeri vardır ama hayata katılmamalıdır.” diyerek tenzih (!) adına dini, hayatın dışına atmakta ve buharlaştırmaktadır.
Sonuçta her ikisi de sağ ve sol politikalar dinsizliğe kapı aralamaktadır. Realite de böyle değil midir? Türk sağı da solu da din düşmanıdır. Türk filozofunun deyimiyle, her ikisi de “kağnı tekerleğinin ortasından geçtiği aynı pisliktir.” Sol ideoloji din düşmanlığını aleni yaparken sağ ideoloji sinsice yapmaktadır. Dinin siyasal söylemlerini bilmeyip cahilce davrananlar ve din adına sağa ve sola malzeme olanlar ise kendilerini ifade edemeyen kimliksiz zevattır. Unutmayalım ki bu ülkede siyaset, müstakim temellere oturmadıkça hiçbir Müslümanın din, can, akıl, namus ve mal emniyeti yoktur.
Verili batıl siyasete; emperyalizmin sağ ve sol yerli uygulamalarına razı olmak, kötü sonuçlarını bile bile mevziiyi terk etmektir. Dünya Müslümanlarının yaşadığı tecrübeler, ehven-i şer üzerinden yerlerini terk edenlerin bir daha eski güçlerine dönemediklerine şehadet etmektedir. Ehven-i şer siyaseti, mutlak şerre nefes alma ve yapılanma imkânı verir. Böyle bir siyasette sadece İslâm düşmanlarının ve dine karşı olanların sayıları artar. Özelikle ülkemizdeki din düşmanlarının sayısını yerli sağ siyaset ve emperyalizmin taşeronluğunu yapan liberal politikacılar artırmıştır. (Sol söylem tüm primini aleni din düşmanlığı üzerinden yapmaktadır.) Onların münafık eylem ve söylemleri yüzünden bu ülkenin binlerce evlâdı, gerçek dinle tanışamadan ölüp gitmiştir. Ülkemizdeki plânlı din istismarcılığı veya İslâmizasyon politikaları, din düşmanlarının sayısını daha da çoğaltmıştır. Bu anlamda fitne çıkaranlar/küfrün farklı biçimlerini kurumsal hâle getirenler, melundurlar.
Amerikancı emperyalizmin karşısında Müslümanca duruş sergilemeden, Müslümanları hiçbir kâfire pazarlık konusu yapmaktan arınmadan, kanaat önderlerini tanrılaştırmaktan vazgeçmeden, sistemin yerel iş birlikçilerine kimliğimizi teslim etmeyip onların gayrimeşruluğunu kendilerine yüksek sesle söylemeden, bize biçilen müsaadeli (ısmarlama) imanı terk etmeden, kurallarını Dünya Ticaret Merkezinin koyduğu yörünge siyasetini reddetmeden, sağ-sol kamplaşmasından çıkıp dinî kimliğimizi kuşanmadan, nabza göre şerbet verip münafıklıktan kurtulmadan, hayatın her alanında adaleti hâkim kılmadan, şeytanla ve nefisle hesaplaşmadan, İslâm ümmetinin selâmeti için cihadın farziyetini bilip amelî hâle getirmeden, şûrayı tabana yayıp bireysel düşünceleri dinleştirmekten vazgeçmeden, ideolojik yapılanmalı velâyete karşı çıkmadan, sorunlarımıza ve İslâm dünyasının her türlü sorunlarına çözümcül projeler ortaya koymadan, emaneti mutlaka ehline verme bilincini gönüllere yerleştirip pratikleştirmeden, yuvamızın huzurunu sağlamadan, neslimizin itikadi güvenliğini temin etmeden, zihin ve gönül aydınlanmasını ikmal etmeden, gerçek bir denenmeden geçmekten bahsedilemez.
Burada şu tespiti ve fiilî durumu paylaşabiliriz: Ülkemizde hiçbir grup -ki bunlar ister siyasi ister dinî gruplar olsun- mensuplarını, taban kitlelerini tevhidî, plânlı, programlı, projeli, ilmî, fıkhi, ahlâklı, adaletli, hedefleri uzun ve kısa vadede belli, hâkimiyet odaklı, sürekli ve kadrolu bir eğitimden geçirmemiştir. İstisnasız hepsi de günü kurtarmayı amaçlamaktadır. Zaman zaman da sapmalar yaşamaktadır.
Saymış olduğumuz sapmaların en büyüğü ideolojik tercihlere bağlı itikadi sapmalardır. Sapmanın bu türü ülkemizde tercih edilen yeni din ve dünya görüşüyle beraber 1920’li yıllardan itibaren başlamıştır. Gittikçe de güçlenmiş ve yerleşmiştir. Takip ettiği farklı metotlarla Müslümanları kandırmıştır. Müslümanlar kanmaya devam ettikçe bu “çölden” çıkmak mümkün değildir. Tercih edilen dünya görüşü üzerinden temelden İslâm’a bir dönüş gerçekleşmez. Yapılması gereken, Müslümanları kapitalizmin veya sosyalizmin farklı formu olan sağ ve sol düşünceden kurtarmaktır. Sağcılığa veya solculuğa evrilmiş ve sisteme entegre olmuş kimselerden bir hareket alt yapısı çıkmaz. Bu nedenle davetçilere çok iş düşmektedir.
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.