1. TARİH

  2. 28 Şubat Darbesi, Necmettin Erbakan ve İsmail Hakkı Karadayı
28 Şubat Darbesi, Necmettin Erbakan ve İsmail Hakkı Karadayı

28 Şubat Darbesi, Necmettin Erbakan ve İsmail Hakkı Karadayı

1994-1998 döneminde Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı, 28 Şubat sürecinin en önde gelen isimleri arasındaydı.

A+A-

1994-1998 döneminde Genelkurmay Başkanı olan İsmail Hakkı Karadayı, Genelkurmay Başkanlarının Türkiye siyasetinde önemli yer tuttuğu 1990’lı yılların ortalamasını aşar şekilde 24 Aralık 1995 seçimlerinden itibaren siyasete doğrudan müdahil olmuş, liderlik ettiği ‘Batı Çalışma Grubu’ ile “irticayla mücadele” olarak anılan süreçte başat rolü oynamış, dindar insanlara karşı fişlemeleri yönetmiş. Önce Refahyol Hükümeti, sonra da başlangıçta iktidara gelmesinden memnun olduklarını açıkladığı ANASOL-D Hükümeti ile sorunlar yaşamıştır.

Emekliliğinden uzun yıllar sonra açılan 28 Şubat Soruşturması ve bunu takip eden 28 Şubat Davası’nda darbecilik suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmış ancak hapsedilmemiştir.

İsmail Hakkı Karadayı Genelkurmay Başkanı oluyor (Ağustos 1994) 

30 Ağustos 1993 tarihli YAŞ (Yüksek Askeri Şura) Toplantısı’nda Kara Kuvvetleri Komutanı olan İsmail Hakkı Karadayı (1932-2020) ertesi sene 30 Ağustos 1994 tarihli YAŞ’ta Doğan Güreş’in (1926-2014) yerini alarak Genelkurmay Başkanı olmuştu.

1990’lı yıllarda Türkiye iç siyasetinde genelkurmay başkanlarının ağırlığının yüksek olduğu bilinmekle beraber İsmail Hakkı Karadayı ve bazı generallerin iç siyasette asıl ünlerini kazanması 24 Aralık 1995 seçimlerini Necmeddin Erbakan (1926-2011) liderliğindeki Refah Partisi’nin (RP) kazanmasıyla başlayan gelişmelerle olmuştu.

İsmail Hakkı Karadayı’nın Refah Partisi (RP) iktidarını engellemek üzere siyasete müdahelesi

24 Aralık 1995 seçimlerinde %21,4 oy alarak 550 milletvekilli TBMM’de 158 milletvekili kazanan RP, seçimlerde daha yüksek oy almayı beklediğinden sonuçlardan memnun olmamakla birlikte birinci parti olmuş, bu sebeple cumhurbaşkanı Süleyman Demirel (1924-2015) hükümeti kurma görevini Erbakan’a vermişti.

Beklenti Erbakan’ın, seçim öncesinde DYP lideri Tansu Çiller ile birbirlerini ağır şekilde suçladıkları için ANAP lideri Mesut Yılmaz ile hükümeti kuracağı yönündeydi. Çiller de “İki partinin de yöneticileri ve tabanı benzeşiyor, hükümeti RP ve ANAP kuracaktır.” sözleriyle bu beklentide olduğunu belirtmekteydi.

Erbakan ve Yılmaz’ın hükümeti kurmada prensipte anlaştığı Şubat 1996’da Mesut Yılmaz’ın daha sonra belirttiğine göre, Yılmaz’a RP ile hükümeti kurmaması yönünde farklı cihetlerden baskı yapılmıştı. TÜSİAD’ın DYP-ANAP Hükümeti kurulması çağrısında bulunduğu ilanlar, aleni olduğu için herkesçe bilinenlerdi. Fakat Yılmaz o dönemde ünlü oyuncu Kemal Sunal’dan eşi Berna Yılmaz’ın arkadaşlarına kadar pek çok kimsenin kendisine ulaşıp RP ile koalisyon kurmaması yönünde baskı yaptığını aktardı. Fakat en etkili baskı ANAP başta olmak üzere meclisteki tüm partilere TSK olarak RP ile koalisyon kurmamalarını istediklerini bildiren Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’dan geldi.

Şubat 1996'da Karadayı Çiller ve Yılmaz'a ayrı ayrı ulaşarak koalisyon kurmalarını söyledi.

Dönemin ANAP’lı meclis başkanı Mustafa Kalemli, Karadayı’nın kendisi aracılığıyla Mesut Yılmaz’a “Sakın Refahla koalisyon kurmayın, Cumhuriyeti korumak için her şeyi yapmaya hazırız” mesajı ilettiğini, RP ile koalisyon kurmamalarını isteyen bir kişinin MHP lideri Alparslan Türkeş olduğunu daha sonraları aktaracaktı.

Mesut Yılmaz bu baskılar karşısında Erbakan’a koalisyon kurmaktan vazgeçtiğini bildirdi. DYP’nin de koalisyon teklifini reddi üzerine Erbakan hükümeti kurma görevini Cumhurbaşkanı Demirel’e iade etti.

1993-1995 döneminde birbirleriyle amansız bir mücadeleye giriştiklerinden araları çok açık olan Çiller ve Yılmaz, uzun süren koalisyon kurma turlarının ardından RP’nin hükümete dahil olmasına şiddetle karşı çıkan kesimlerin teşviki ve baskısıyla Mart 1996’da Bülent Ecevit liderliğindeki DSP’nin de dışarıdan desteklediği ANA-YOL Hükümeti’ni kurdu.

Fakat RP’nin Çiller aleyhine meclise taşıdığı yolsuzluk dosyalarına ANAP’ın Çiller aleyhine oy verebileceğini belirtmesi üzerine Mayıs 1996’da ANA-YOL Hükümeti dağıldı. 

RP iktidara geliyor

Hükümetin dağılmasının ardından birinci parti olarak hükümeti tekrar kurma görevini alan Erbakan liderliğindeki RP uzun pazarlıklar sonucunda bu kez şaşırtıcı şekilde Çiller liderliğindeki DYP ile hükümeti kurdu. Hükümet, RP’nin yolsuzluk dosyalarını çekmesi, Milli Güvenlik Kurulu’na katılacak kritik bakanlıkların daha çok DYP’ye verilmesi, Erbakan’ın 2 sene sürecek başbakanlığının ardından 1998’de başbakanın Çiller olması şartıyla kurulmuştu. Refah-Yol Hükümeti 8 Temmuz 1996’da meclisten güven oyu aldı. 

Genelkurmayın RP’nin iktidara gelmesine tavrı

Başlangıçta İsmail Hakkı Karadayı ve diğer generaller doğrudan Refahyol İktidarına karşı sert bir açıklamada bulunmamış, düzenli olarak devam ettikleri “irtica” aleyhine beyanlarını tekrarlamaya devam etmişlerdi. Aynı şekilde medya ve iş çevreleri de Ocak 1996’daki tavırlarının aksine Temmuz 1996’da RP’ye karşı söylemlerini sürdürmekle beraber henüz RP’ye karşı sonbaharda geçecekleri taarruza geçmemişlerdi.

Siyaset uzmanları bu tavırlarında iki faktörün etkili olduğunu belirtmektedirler:

- Birincisi, hep muhalefette yer alan ve eleştiren RP’nin, Türkiye’nin sorunlara daldığı bir dönemde gerçekleşecek iktidarının RP’yi yıpratacağını hesaplamaları

- İkincisi, birinci maddeyle alakadar olarak Türkiye’nin hükümetsiz kaldığı, Çiller ve Yılmaz’ın ortaklık kuramayacağının kesinleştiği bir dönemde iktidarına izin verilmeyip muhalefete mahkum edilen RP’nin gelecek seçimlerde patlama yapmasından korkulması

Fakat beklenilenin aksine Refahyol Hükümeti’nin kısa zamanda özellikle ekonomideki göstergeleri iyileştirip kamuoyunda takdir toplaması İsmail Hakkı Karadayı da dahil RP karşıtı kesimleri daha aktif bir biçimde harekete geçirdi.

RP aleyhine yoğun saldırı başlıyor (Ekim 1996)

Eylül 1996 ordu, medya ve iş çevrelerindeki RP karşıtlarının RP’ye saldırmak üzere hatasını aramasıyla geçti. Bu çevrelerin bekledikleri fırsat Ekim 1996’da RP eliyle değil, Libya lideri Muammer Kaddafi’nin eliyle geldi.

Erbakan’ın Afrika turu kapsamında 6 Ekim 1996’da ziyaret ettiği Libya’da Kaddafi, Erbakan ile görüşmesinin basına açık kısmında Kürtlere bağımsızlık verilmesinden yana olduğunu, Türkiye’nin 1. Dünya Savaşı sonrasından beri iradesini kaybetmiş, ABD üsleriyle dolu bir ülke olduğunu söylemesi RP karşıtı basın eliyle Türkiye’de Erbakan’ın bu sözler karşısında sustuğu şeklinde yansıtıldı. RP’liler ise Erbakan’ın Kaddafi’ye cevap verdiğini ama RP karşıtı basının bunun üzerini örttüğünü belirttiler.

Bu gelişme üzere İsmail Hakkı Karadayı da dahil bazı generaller RP iktidarı aleyhine söylemlerini artırıp keskinleştirme fırsatı buldular. İlerleyen aylar, Genelkurmay’ın RP ve “irtica” aleyhine yükselen söylemleri ile geçti. 

Süreci Karadayı mı Çevik Bir ile Güven Erkaya mı yönetiyor?

Bu dönemde ve özellikle 28 Şubat 1997 tarihli MGK Toplantısı ve sonrasındaki süreçte, RP ve İslami kesim üzerine baskı kurmak üzere generallerin doğrudan siyasete müdahil olduğu, darbe tehdidini sürekli tekrarladığı gelişmeleri yönetenin dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı mı yoksa daha çok dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir (1939-) ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya (1938-2000) mı olduğu tartışma konusu olmuştur.

Genel kanaat TSK’nın lideri olarak Karadayı’nın TSK’nın bu süreçte siyasete müdahelesini yönettiği ama bazı sert açıklamaları Güven Erkaya ve Çevik Bir’e yaptırdığı yönündedir.

Mehmet Ali Birand’ın 28 Şubat Belgeseli’nden 28 Şubat’ta TSK’nın tavrını asıl belirleyenin ve yönetenin İsmail Hakkı Karadayı olduğuna dair bir kesit 

İsmail Hakkı Karadayı-Erbakan arasında 'abdest' krizi (Şubat 1997)

Necmeddin Erbakan’ın yakın koruması İbrahim Avcıoğlu, 28 Şubat 1997 tarihli ünlü Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Toplantısı’ndan önce Necmeddin Erbakan ve İsmail Hakkı Karadayı arasındaki son görüşmeyi şöyle anlatmaktadır:

"28 Şubat'ta olan bir olayı anlatacağım. Bunu bir Hasan Gül bir de ben bilirim.

İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir, Tansu Çiller, Süleyman Demirel ve Erbakan Hoca bir toplantıya girdi.

28 Şubat postmodern darbesi öncesi Milli Güvenlik Genel Sekreterliği'nde son toplantıydı.

Saat 10'da toplantı başladı. Saat, 13.00'a kadar sürdü. Öğle ezanı okundu.

Çiller'e yanındakiler kuşburnunu hazırlıyor. Demirel'e yanındakiler ilacını hazırladı. Onlar tedbirli gelmişti. Bizde ne çanta ne de başka bir şey var.

Hasan Gül bana "İbrahim, Hoca kesin abdest almaya çıkacak" dedi.

Havlu, terlik hiçbir şey yok. Mola verdiler. Hoca, kan ter içinde kalmış.

Erbakan Hoca, Hasan abiye "Hasan bana bir abdest aldırın" dedi. Koca Başbakanı aldık, asker tuvaletine götürdük.

Ben, rahmetlinin ceketini aldım. Havlu kağıtlarını hazırladım. Merhumun biraz kilosu vardı. Askeriyenin lavaboları yüksekti. Bacağını zor kaldırıyordu.

Hasan müdür, Erbakan Hocanın koluna girdi, tam sağ ayağından abdest alırken, içeriye Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı girdi.

İsmail Hakkı Karadayı, alaycı bir tavırla ve uygun olmayan bir görüntü ile "Hoca, abdest mi alıyorsun?" dedi.

Erbakan Hoca da ayağını indirdi ve "Evet, abdest alıyorum" dedi.

Başbakan Erbakan'ın karşısında pisuara gülerek aşağılayıcı bir şekilde küçük abdestini yaptı. Çok çirkin bir görüntü yaşandı.

Ülkenin genelkurmay başkanının Başbakana yaptığı saygısızlığı asla unutmadım.

Erbakan Hoca abdestini yeni baştan almaya başladı.

Abdest tazeledi, Hoca ayakkabısının arkasına bastı. "Nerede namaz kılacağız" dedi.

Bu ülkenin Başbakan'a askeriyede namaz kılacak yer arıyoruz. Bu duruma bakar mısınız?

Bir Astsubay Erbakan Hocanın namaz talebini duyunca "Aman Çevik Bir görmesin" dedi. Astsubay, "Benim odamda seccade var. Orada gizlice kılabilirsiniz" dedi.

Erbakan Hocayı namaz kılarken kimse görmesin diye adeta her şeyi yaptık.

Erbakan Hoca, öğle ile ikindiyi cem etti."

28 Şubat 1997 tarihli ünlü MGK toplantısı

Medyanın ve İsmail Hakkı Karadayı da dahil bazı generallerin RP aleyhine açıklamalarını artırdığı, RP’nin iktidar ortağı DYP’den istifaların hızlandığı bir dönemde nefeslerin tutulup beklenildiği 28 Şubat 1997 tarihli, bir sürece damgasını vuracak olan MGK toplantısı gelip çatmıştı.

9 saat gibi rekor bir süre tutan bu toplantıda İsmail Hakkı Karadayı’nın liderlik ettiği askeri kanaat, tavsiye kararına uymayacak emredici bir tonda belirledikleri 18 maddenin hükümetçe onaylanmasını ve tatbik edilmesini istedi. 

Son derece gergin geçen bu MGK toplantısında Başbakan Erbakan ortak bildiriyi “Biraz daha üstünde çalışalım” diye imzalamadı fakat askeri kanat bildiriyi medyaya dağıttı, kamuoyu 28 Şubat Bildirisi’nin içeriğinden haberdar oldu.

Bazı kesimler Erbakan’ı toplantıda bildiriye direnmemekle eleştirirken bazı kesimler Erbakan’ın direnmeyerek darbeyi önlediği değerlendirmesinde bulundular.

Erbakan, bildiriye direnebilmek için muhalefet partilerin liderleri ile görüştü ise de destek bulamadı. Sadece TSK ve medyadan değil, iktidar ortağı DYP’den de Erbakan’a bildiriyi imzalaması yönünde baskı artıyordu.

İlerleyen günlerde Erbakan metni imzaladı. Fakat Erbakan’a yakın isimlerce bu metnin 18 maddelik  metnin tamamı olmadığı, 4-5 maddesini içeren kısım olduğu belirtildi.

Konuya dair Türk medyasında yayınlanan bir haber | Yeni Şafak: "28 Şubat kararlarında Erbakan'ın imzası yok"

Fakat kimisi RP içerisinde yer alan bazı isimler Erbakan’ın bildirinin tümünü DYP’nin de bastırmasıyla imzaladığını, Erbakan ve Çiller’in hükümetçe imzalanan bildiriyi mecliste oylatıp reddettirmek üzere bir taktik geliştirerek kararları etkisiz kılmayı hedeflediklerini belirtmişlerdir. Fakat devrin ANAP’lı Meclis Başkanı Mustafa Kalemli, MGK kararlarının muhatabının meclis değil hükümet olduğunu belirterek bu girişimi engellemiş ve bu şekilde kendi ifadesiyle cumhurbaşkanı Demirel’in takdirini kazanmıştır.

Mehmet Ali Birand’ın 28 Şubat Belgeseli’nin 8. bölümünde 20:18’den itibaren Erbakan ve Çiller’in kararları meclis yoluyla devre dışı bırakma girişimi işlenmektedir.

“Türkiye Cezayir mi oluyor?”

28 Şubat toplantısından Refahyol Hükümeti’nin istifa edeceği Haziran 1997’ye kadar İsmail Hakkı Karadayı’nın liderliğindeki TSK’nın artan yoğunlukta ve sertlikteki müdahale ve açıklamaları altında RP ve ülkedeki dindarlar oldukça ezilirken tek taraflı gerilim oldukça arttı. 

Dış basında sık sık Ocak 1992’de seçimleri kazanan İslami kesimin darbe ile devrildiği ve iç savaşa sürüklenen Cezayir’e benzetilerek Türkiye’de laiklik gerekçeli benzer bir darbenin oldukça olası olduğu, Cezayir’dekine benzer bir iç savaşın Türkiye’yi beklediği işlenir olmuş ve bu tür haberler Türk basınına da yansımıştı. 

Türkiye’nin Cezayir gibi olabileceğine dair dış basındaki tespitlerde Cezayir’de darbe sonrasında General Tevfik (Muhammed Medyen) (1939-) liderliğinde generaller cuntasının idareyi tümüyle ele aldığı gibi İsmail Hakkı Karadayı liderliğinde, Çevik Bir ve Güven Erkaya’nın da bulunacağı bir generaller cuntasının da Türkiye’de idareyi ele alacağı ve 1960, 1980 darbelerinin aksine serbest seçimlere uzun dönem geçilmeyeceği gibi konular da yer alıyordu. 

RP’li Çelik: Cezayir’den beter olur

Bu dönemde 28 Şubat Süreci’nin baş destekçilerinden Doğan Grubu’nun Hürriyet Gazetesi, Dinç Bilgin’in Sabah Gazetesi gibi yayın organlarında RP Şanlıurfa milletvekili Halil İbrahim Çelik’in Cezayir İç Savaşı’na atıfla şöyle dediği yer almaktaydı: 

‘‘RP iktidarında imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız, kan dökülür. Cezayir'den beter olur. Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek fıstık gibi olacak. 3500 PKK'lı ile baş edemedi, 6 milyon İslamcıyla (RP’nin 24 Aralık 1995 seçimlerinde 6 milyon oy almasına atıfla) nasıl baş edecek. Rüzgara karşı işerlerse, yüzlerine gelir. Bana vurana ben de vururum. Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum’’

Konuya dair Türk medyasında yayınlanan bir haber | Hürriyet: Refah'ı Yakan 7'li

Konuya dair Türk medyasında yayınlanan bir haber | Sabah: "Kan Dökülecek"

12 Haziran 1997 darbe planı

RP’nin iktidar ortağı DYP’nin milletvekili istifalarıyla mecliste eridiği, istifa etmeyen bazı DYP’li milletvekillerinin yurt dışına kaçtığı bu dönemde RP istifa etmeyerek krizle uzun yıllardır arzuladığı iktidarda baş etmeyi denediyse de TSK Refahyol Hükümeti’nin sona ermesinde kararlı görünüyor, bu uğurda gerekirse darbe yapabilecekleri uyarısını tekrarlıyordu. 

Haziran ayında darbe yapılacağı söylentileri yayılmış, darbenin tam tarihinin 12 Haziran 1997 olacağı konuşulmaktaydı. Daha sonraları TSK’dan sızan bilgilere göre 12 Haziran akşamı başlayacak darbe ile 13 Haziran’a Türkiye’deki yönetime tamamen el konulmuş halde girilmesi planlanmaktaydı.

Konuya dair Türk medyasında yayınlanan bir haber | Dünya Bülteni: "Haziran 1997'de darbe yapılacaktı"

Buna göre, bu darbeye karşı RP tabanı veya diğer dindar kesimlerce bir direniş gerçekleşmesi durumunda geniş çaplı bir katliamdan kaçınılmaması, çok geniş çaplı bir tutuklama ve işkence kampanyası yürütülmesi planlanmaktaydı. 

Darbe tehlikesinin artması üzerine Erbakan istifa etmeye karar verdi. Erbakan ve Çiller’in ortak planı, cumhurbaşkanı Demirel’in hükümeti kurma görevini Çiller’e vereceğine, bu kez Çiller başbakanlığında Refahyol / Yolrefah Hükümeti kurulup tansiyonu düşüreceklerine dayanıyordu.

Fakat Demirel, hükümeti kurma görevini ANAP lideri Mesut Yılmaz’a verdi. 

ANASOL-D Hükümeti ve Karadayı liderliğindeki TSK ilişkileri

DYP’den yoğun istifalarla değişen meclis aritmetiği sayesinde ANAP lideri Mesut Yılmaz, DSP lideri Bülent Ecevit ve DYP’den kopan milletvekillerinin kurduğu Hüsamettin Cindoruk liderliğindeki Demokrat Türkiye Partisi (DTP) ile 30 Haziran 1997’de koalisyon kurdu, hükümeti 8 Temmuz 1997’de güven oyu aldı. Deniz Baykal liderliğindeki CHP ise hükümete katılmamakla beraber bu hükümeti dışarıdan destekledi.

İsmail Hakkı Karadayı hükümetin değişmesinden memnun olduklarını açıkladı. Yeni başbakan Mesut Yılmaz, daha sonra yaptığı açıklamalarda Karadayı’nın kendisine gerçekleştirdiği ilk ziyarette “Uzun zamandır ilk defa başbakanlığa rahat girebildim, burası gül yağı kokuyordu, her tarafta sakallı adamlar vardı, bugün her şey değişmiş” dediğini, kendisinin de ona “Paşam hükümetin irtica ile mücadele gibi hassas olduğunuz konularda sizinle hemfikir olduğuna kanaat getirdiyseniz Batı Çalışma Grubu’nu lağvedin” dediğini aktarmaktadır.

Mehmet Ali Birand’ın 28 Şubat Belgeseli’nin 9. bölümünde 17:50’de itibaren Karadayı liderliğindeki 28 Şubatçı generallerin yeni hükümetle ilişkileri işlenmekte, Mesut Yılmaz Karadayı ile görüşmesini anlatmaktadır

Refahyol Hükümeti döneminde, laikliğin Batılı temellerine atıfla ‘Batı Çalışma Grubu’ ismiyle 28 Şubatçı generallerce kurulan grup kendisine “irtica ile mücadele” etmek üzere hükümeti ve tüm ülkeyi denetlemeyi, fişlemeyi vazife bilmişti.

Yeni hükümete güvenlik soruşturmalarının askerlerce yürütülmesi gibi şartları kabul ettiren Karadayı liderliğindeki TSK, normalde sivillerin elinde bulunan pek çok yetkiyi ele alarak dindar avına çıkmış, insanları gümüş yüzük kullanmak ve eşlerini mayoyla denize götürmemek gibi özelliklere varıncaya kadar fişlemişti. 

ANASOL-D Hükümeti TSK’nın talebi üzerine Temmuz 1997’de TSK’ya toplumsal olaylara müdahele hakkını veren EMASYA (Emniyet-Asayiş-Yardımlaşma) Protokolü'nü de imzalamıştı. Bu protokol 2010’da dönemin AK Parti Hükümeti tarafından kaldırılacaktı.

28 Şubat Süreci’ni destekleyen medyanın da eliyle İsmail Hakkı Karadayı başta olmak üzere Batı Çalışma Grubu generalleri bu dönemde cumhurbaşkanı ve başbakandan daha çok medyada görünen, iç siyasete dair açıklamalar yapan isimler olmuş, 28 Şubat Kararlarını her fırsatta uygulamanın ana hedefleri olduğunu vurgulayan hükümet de bu durumdan rahatsız olmaya başlamakla beraber generaller ile arasını iyi tutmaya çalışmıştı.

Karadayı’nın 20 Mart 1998 muhtırası

Karadayı ve Batı Çalışma Grubu hükümeti, özellikle de Mesut Yılmaz’ı 28 Şubat kararlarını hızlı uygulamamakla eleştirmeye başlamıştı. Tam da bu dönemde Karadayı’nın Ağustos 1998’de dolacak görev süresinin 1 yıl uzatılması Batı Çalışma Grubu tarafından talep edilmişti.

Bu şekilde Çevik Bir’in Ağustos 1999’da Genelkurmay Başkanı olmasının önü açılacak, eğer bu uzatma gerçekleşmezse Ağustos 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı Hüseyin Kıvrıkoğlu (1934-) Genelkurmay Başkanı olacaktı. 

Karadayı’nın görev süresinin uzatılmasını istemeyen Mesut Yılmaz, Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun da bu uzatmaya karşı olmasından cesaret alarak bu talebi geri çevirdi. Bu gelişme Karadayı ve Batı Çalışma Grubu’nun Yılmaz ile arasını iyice bozdu.

20 Mart 1998’de generaller Karadayı liderliğinde hükümete kamuoyuna açık bir muhtıra vererek irtica ile mücadelenin yavaş ilerlemesinden ve hükümetin TSK’nın açıklamalarından rahatsızlık duymasından rahatsız olduklarını, TSK’nın iç hizmet kanunu gereği irtica ile mücadeleye de, siyasi gelişmelere de yönelik açıklama yapma yetkisine haiz olduklarını bildirdiler.

Hükümette yer alan Bülent Ecevit TSK’yı memnun ederek yatıştırıcı açıklamalar yapmaya çalışırken daha sonra yaptığı açıklamalarda bunun tam bir muhtıra olduğunu vurgulayan Mesut Yılmaz o dönemde ortamın gerginliğinden ötürü geri adım attığını açıklamıştır.

28 Şubat Süreci’ni destekleyen medya organları, bu gelişmeyi muhtıra olarak isimlendirmiş ve yaşanan gerginlikte hükümete karşı Karadayı ve Batı Çalışma Grubu’nu açıktan desteklemiştir.

Konuya dair Türk medyasında yayınlanan bir haber | Sabah: Başkomutanlar Yılmaz'a rest çekti

20 Mart 1998 Muhtırası’nda hükümetin geri adım atmasıyla TSK’nın siyasete ve idareye müdahelesi daha da artmış, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı adeta Türkiye’nin fiili hem başbakanı, hem cumhurbaşkanı olmuştur.

İsmail Hakkı Karadayı’nın emekliliği ve sonrası (1998-2020)

İsmail Hakkı Karadayı hükümetin ve özellikle TSK’nın içinden bazı isimlerin muhalefetiyle görev süresini uzattıramadığı için 30 Ağustos 1998’de emekli olarak yerini, kendisi kadar ünlü olmasa da bir diğer ünlü 28 Şubat Süreci Genelkurmay Başkanı olan Hüseyin Kıvrıkoğlu’na bıraktı. 

Karadayı emekli olduktan sonra TSK içerisinde lobicilik faaliyetlerine yöneldi. Özellikle Hilmi Özkök’ün (1940-) Genelkurmay Başkanlığı döneminde (2002-2006) 3 Kasım 2002 seçimlerinin ardından kurulan AK Parti Hükümeti’ne karşı Özkök’ü pasif kalmakla eleştirdiği, TSK içerisindeki rütbelileri Özkök’e karşı kışkırttığı belirtilmektedir. 

Karadayı, 28 Şubat Soruşturması kapsamında 3 Ocak 2013’te gözaltına alındı, ardından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

28 Şubat Davası’nda Karadayı ve 21 sanık 13 Nisan 2018’de mahkeme heyetince "Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men" suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Sanıkların duruşmalardaki tutum ve davranışları gözetilerek, cezada indirim yapıldı ve ceza müebbet hepse çevrildi. Sanıkların tutuklanmayıp “yaş ve sağlık sorunları” gerekçesiyle adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verildi.

İsmail Hakkı Karadayı 24 Mayıs 2020’de 88 yaşında İstanbul’da öldü.

Kaynak: Mepa News Akademi

twtbanner-001.jpg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
İlgili Haberler