1. MAKALE

  2. Edward W. Said'e ve Oryantalizm'e dair
Edward W. Said'e ve Oryantalizm'e dair

Edward W. Said'e ve Oryantalizm'e dair

"25 Eylül 2003 günü, radyo ve televizyonlar, Edward Said'in mukaddes bir beldede başlayan ve sürgünde, marjinal ve yabancı bir entelektüel olarak devam eden hayatının günümüz dünya sisteminin başkentinde noktalandığı haberini geçti."

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-

Edward W. Said'e ve Oryantalizm'e Dair - Yücel Bulut

25 Eylül 2003 günü, radyo ve televizyonlar, Edward Said'in mukaddes bir beldede başlayan ve sürgünde, marjinal  ve  yabancı bir entelektüel olarak devam eden hayatının günümüz dünya sisteminin başkentinde noktalandığı haberini geçti. Edward Said'in, uzunca bir zamandır ciddi sağlık problemleriyle uğraştığı bilinmekteydi. Fakat tüm bu sağlık sorunlarına rağmen, akademik çalışmalarını, ABD'nin dünyanın farklı coğrafyalarında gerçekleştirdiği gayri insani icraatları takip ve tenkit etmeye, Filistin halkının haklarını savunma mücadelesini sürdürmeyi hiçbir zaman için bırakmamıştı.

Özgürlüğüne ve bağımsızlığına düşkün bir entelektüel, kültürel incelemeler alanında çığı açan eserler vermiş bir akademisyen, entelektüel ve akademik çalışmalarının yanı sıra dünyadaki siyasal gelişmelere, özellikle de Orta Doğu'daki olaylara kayıtsız kalmamış ve hatta bu hareketin ABD özelinde tüm dünyaya tanıtılmasında ve savunulmasında gönüllü olmuş bir siyasal aktivist olarak ve birbirinden ayrılamayacak denli iç içe girmiş siyasi, edebi ve bilim adamı kimliğiyle hatıralarda derin izler bıraktı.

Ölümünden sonra, Said'in düşünceleri, eserleri ve mirasında dair pek çok yazı kaleme alındı. Bunlardan Türkçe olarak yayınlanan özellikle bir tanesi, Alim Arlı'nın "Dünyalar Arasında: Edward W. Said'in Mirası" başlıklı yazısı, Said'in düşünsel arka planını, beslenme kaynaklarını ve yöntemini vukufiyetle gözler önüne sermektedir. Burada, başka yazılarda yapılanı tekrarlamak niyetinde değiliz. Bu yazıda, Edward Said'in, artık adıyla özdeşleşmiş olan eseri Oryantalizm üzerinde durulmaya çalışılacaktır. Ayrıca, yazının sonunda, Said'in bütün bir yazı hayatı boyunca kaleme aldığı irili ufaklı tüm yazılarını kapsamayı hedeflemiş bir yayın listesi de "Ek" olarak verilmiştir.

Edward William Said, 1935 yılında Kudüs'te Hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesi, İsrail devletinin kurulması sonrasında, Filistin'den göç ederek Mısır'a yerleşti. Üniversite öncesi eğitimini -İngilizler ülkeyi terk ettikten sonra yönetimi devralacak, yönetici sınıfına mensup Araplara ve Levantenlere eğitim vermek üzere açılmış olan- Kahire Victoria Koleji'nde ve 1951'de bu okuldan ayrılmak zorunda kaldıktan sonra da ABD'deki Massachusetts Mount Hermon School'da tamamladı. Lisans eğitimini Princeton Üniversitesi'nde (1953-1957) tamamlayan Said, Master ve Doktora çalışmalarını ise Harvard Üniversitesi'nde (1958-1963) yaptı. 1974'te Harvard'da Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu. Bir dönem, Arab Studies Quarterly  dergisinin editörlüğünü yaptı; New York'taki Dış İlişkiler Konseyi, Amerikan Sanatlar Akademisi, PEN yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. 1976'da Harvard Üniversitesi Bowdoin Ödülü'nü, 1994'te de Lionel Trilling Ödülü'nü aldı. 1977'den beri Columbia Üniversitesi'nde İngilizce ve Karşılaştırmalı Edebiyat dersleri vermekteydi.

Hıristiyan Arap bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen, İngilizce eğitim veren Batılı okullarda eğitimini tamamlayan ve ABD’nde akademik hayata katılan Edward Said; bütün bu özellikleri nedeniyle, kendisini ne bütünüyle bir Arap, ne de bütünüyle bir Batılı olarak görebilmiştir. Kendisini, daha ziyade, “dünyalar arasında” bir yerde görmüştür. Hatta, kendisini otobiyografisine verdiği isimle, “yersiz yurtsuz” [Out of Place][2] olarak da tavsif etmiştir. “Dünyalar Arasında” başlıklı denemesinde bu durumunu şu şekilde ifade ediyor: “(...) Annem de babam da Filistinliydi (annem Nasıra, babam Kudüs doğumlu), ama babamın bir de Birinci Dünya Savaşı sırasında, askerliğini Fransa’da Pershing’in komutasında Amerikan Keşif Kuvvetlerinde yaparken kazandığı ABD vatandaşlığı vardı. Babam 1911 ’de, 16 yaşındayken, o zamanlar bir Osmanlı eyaleti olan Filistin’den, Bulgaristan’daki savaş yüzünden askere alınmamak için ayrılmış. ABD’ye gitmiş, orada birkaç yıl okumuş ve çalışmış, sonra da 1919’da kuzeniyle birlikte iş kurmak için Filistin’e dönmüş. Bunların yanında, Said gibi apaçık bir Arap soyadının başındaki beklenmedik önadımla (doğduğum yıl olan 1935’te annem Galler Prensi’ne çok hayranmış), çocukluk yıllarım boyunca rahatsızlık verici ölçüde kuraldışı bir öğrenciydim: Mısır’da okula giden, İngiliz önadlı, Amerikan pasaportlu ve kesin hiçbir kimliği olmayan bir Filistinli, Daha da beteri, anadilim olan Arapça ile okul dilim olan İngilizce ayrılmaz biçimde iç İçe girmişti: Hangisinin ilk dilim olduğunu hiçbir zaman bilemedim ve her ikisinde de rüya görmeme rağmen ikisinde de kendimi tam anlamıyla evimde hissedemedim.”[3] Said, Kahire Victoria Koleji’ndeki eğitimine ilişkin daha ayrıntılı değerlendirmeler de yapıyor: “(•••) bir İngiliz çocuğu gibi düşünmek ve İnanmak üzere yetiştirildiysem de, aynı zamanda, üstleri tarafından bulunduğu konumu, yani İngiliz olmaya özenmeyecek şekilde eğitilen bir yabancı, Avrupalı olmayan bir Öteki olduğumu bilecek şekilde de yetiştirilmiştim. Bizi onlardan ayıran hat dilsel, kültürel, ırksal ve etnik bir hattı. Anglikan Kilisesi içinde doğmuş, vaftiz edilmiş ve cemaate kabul edilmiş olmam işimi kolaylaştırmadı; ‘Hıristiyan Askerleri İleri’ ve ‘Grönland’ın Buzlu Dağlarından’ gibi kavga ilahileri söylenirken bana aynı zamanda hem saldırgan hem de saldırılan rolünü oynamak düşüyordu. Aynı zamanda hem ‘pis Arap’ hem de Anglikan olmak sürekli bir iç savaş içinde olmak demekti.”[4] Said’in hayat hikayesine ait bu özellikler, onun sonraki yıllarda yaptığı bütün çalışmalarda etkisini göstermişe benziyor. Gerek doktora tez konusu olan Joseph Conrad’ın kişisel özellikleri ile kendi geçmişi arasında benzerlikler ve gerekse de Oryantalizm ve Entelektüel adlı çalışmaları başta olmak üzere birçok çalışmasının kendi hayat hikayesinden belli izleri taşıdığını tespit etmek mümkündür. Ayrıca, bu durum, yaptığı çalışmalarda sürekli olarak karşımıza çıkacak olan, her iki dünya adına konuşma, bu iki dünyayı -bir anlamda- uzlaştırabilme imkanı da sunmuştur kendisine.

Filistin’in Sorunu-, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı-, Haberlerin Ağında İslam-, Kültür ve Emperyalizm: Kapsamlı Bir Düşünsel ve Siyasal Sorgulama Çalışması gibi Türkçe’de de yayınlanan bir çok çalışmanın yazarı olan Edward Said, aynı zamanda başarılı bir piyanist ve bir müzik eleştirmeniydi. Aylık bir dergide kaleme aldığı müzik konulu yazılarını Musical Elaborations isimli eserinde bir araya getirmişti. Fakat, çok yönlü bir entelektüel olan Said’i, tüm dünya çapında şöhrete kavuşturan, Oryantalizm başlıklı çalışması olmuştur.[5] Eser, Said’in Filistin davasına yakından ilgi duymasının ve birçok platformda Filistinlilerin davasının sözcülüğünü üstlenmiş olmasının bir ürünü olarak da değerlendirilebilir aslında. Bu anlamda, 1967 Arap-İsrail savaşı, Said’in Filistin davasına yakından ilgi duymasının başlangıç tarihi olarak kabul edilebilir. 1977-1991 yılları arasında, Filistin Ulusal Konseyi’nin bir üyesi olarak da görev yapmıştı.

Edward Said, ilk baskısı 1978’de yapılan ve “paradigma kurucu bir eser” olarak değerlendirilen Oryantalizm’de,[6] Avrupa’nın Doğu ile bağlantılı kültürel, siyasî, İktisadî çıkarlarından kaynaklanan, kökü çok eskilere uzanan bir yazı geleneğini incelemektedir. Eser, ne oryantalizm konusunu irdeleyen ilk kitaptı, ne de oryantalizme eleştiri yönelten. Ancak Said, Foucault’ nun kavramlarının yardımı ile bilginin nesnel değil, siyasal niteliğini vurgulamaktaydı ve İngiltere, Fransa ve daha sonra da ABD’nde gelişen oryantalist çalışmalar ile bu ülkelerin Orta Doğu’daki emperyalist çıkarları arasındaki bağlantıyı göstermeye çalışıyordu. Bu geleneği, Said, Avrupa’nın çok daha kapsamlı İktidar ve egemenlik yapılarının harekete geçirdiği “bir kültürel güç uygulaması olarak” değerlendirmektedir. Said’in eseri, aynı dönemde yayınlanan diğer pek çok kitaptan daha derinlikli değildi; ancak etkisi onlardan çok daha yaygın ve güçlü olmuştu. Belki bunun bir sebebi, “‘Şarkiyatçılık’ın dehası aslında hepimizin bildiği bir şeyi söylemesi, ama buna eğitim kurumunun meşruiyetini katmasıydı.”[7]

Edward Said’in eserinin, kültür araştırmaları sahasında bir kilometre taşı olduğunu söylemek abartılı olması gerektir. Oryantalizm, yayınlanışından bugüne değgin yirmi yılı aşkın bir süre içinde, hakkında yazılmış sayısız tanıtım ve eleştiri yazısına ve üzerine yapılmış pek çok konferansa konu olmuştur. Kimilerince bir “polemik” olarak değerlendirilmiş, kimilerince ise dünyanın çok farklı milletleri için bir tarihsellik bilincini popülerleştirmişti. Kimileri ise Oryantalizm’de dile getirilen anlayışlar ışığında kendi çalışmalarını yeniden gözden geçirme ihtiyacı duymuşlardı.

Edward Said, eserinin Birinci Bölümünde oryantalizmin nasıl işlediğini, Avrupalı emperyalist siyasetçilerin oryantalist söylemden nasıl yararlandıklarını, kendilerini oryantalizmle nasıl tahkim ettiklerini ve siyaset için oryantalizmin ne anlam ifade ettiğini göstermeye çalışmıştır. İkinci Bölümde, 18. yüzyılın ikinci yarısından İtibaren başlayan ve 19. yüzyılda da devam eden “Çağdaş Oryantalizm” olarak adlandırdığı şeyin ilk evrelerini ele alıyor. Fikrî ve kültürel, siyasî bir tarih zemininde oryantalizmin 1880’lere kadar olan gelişimini ve kurumlarını inceliyor. Bu bölümde gerçekleştirmek istediği bir diğer şey de, 19. yüzyılda, Doğu hakkındaki söylemi egemenliği altında bulunduran ve oryantalist olsun olmasın Doğu hakkında konuşmak isteyenleri denetleyen modern bir meslekî terminolojinin nasıl üretildiğini göstermektir. 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı dünyası, Doğu’ya yeni bir biçim verme, Doğu’yu değiştirme faaliyetine girişti. Oryantalizm, yeni koşullara kendisini uyarlama becerisini gösterebilmiş ve hizmetlerine bu noktada da devam etmiştir. Artık sahneye yeni bir oryantalist tipi çıkacaktır: İmparatorluk ajanı oryantalistler. Edward Said, 19. yüzyılın sonundan itibaren başlayan ve 20. yüzyıla aktarılan bu oryantalist mirasın, oryantalist söylemin resmi kalıplar içinde kendisini sürekli olarak üreten bir sistem haline nasıl geldiğini, eserinin son bölümünde ele almaktadır.

Edward Said’e göre, Doğu, sadece Avrupa’ya coğrafi olarak bitişik olan bir toprak parçası değildir. “O ayrıca Avrupa’nın en büyük, en zengin ve en eski sömürgelerinin bulunduğu yerdir, kurduğu medeniyetlerin ve konuştuğu dillerin membaıdır, kültürel uzanımıdır ve onun en derin ve ziyade tekerrür eden ‘öteki’ imgelerinden biridir.”[8] Doğu, aynı zamanda, “karşıt bir imge olarak” Batı’nın kendisini inşasına da yardımcı olmuştur: “İşte Oryantalizm, kültürel ve hatta ideolojik bir açıdan, arkasında müesseseler, kelimeler (ilim, tasvirler, öğretiler, hatta müstemleke bürokrasileri ve müstemleke usulleri) kavramlar olan bir muhakeme biçimini ifade ve temsil eder,”[9]

Oryantalizmi, Said, “hepsi birbirine dayalı bir çok şey” olarak anlamakta ve genel kabul gören anlamlarını “en kolay kabul gören akademik manası”ndan başlayarak sıralamaktadır: “Antropolog, sosyolog, tarihçi yahut dil bilimci olsun, özel yahut genel bir açıdan Şark’ı Öğreten, yazıya döken yahut araştıran kimse Şarkiyatçıdır (oryantalist) ve yaptığı şey Şarkiyattır (Oryantalizm). (...)

Zenginliği, nakil usulü, ihtisas sahaları ve iletimi kısmen bu kitapta ele alınacak olan bu ‘bilimsel gelenek’ için Oryantalizm’in daha geniş bir manası vardır: Oryantalizm ‘Doğu’ ile ‘Batı’ arasında ontolojik ve epistemolojik ayırıma dayalı bir düşünüş biçimidir. (...) Şimdi oryantalizmin üçüncü anlamına geliyorum: Bu anlamda oryantalizm, diğer ikisinden ziyade ‘tarihi ve maddi’ biçimde tanımlanmıştır. Onsekizinci yüzyıl sonlarını kabaca belirlenmiş bir başlangıç noktası kabul edersek, Oryantalizm Şark ile uğraşan toplu müessesedir; yani Şark hakkında hükümlerde bulunur, Şark hakkındaki kanaatleri onayından geçirir, Şark’ı tasvir eder, tedris eder, iskan eder, yönetir; kısacası ‘Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için’ Batı’nın bulduğu bir yoldur.”[10]

Artık uzmanlar, oryantalizm yerine “doğu incelemeleri” ismini tercih etmektedirler. Bu tercihin sebebi, “terimin [oryantalizmin] hem belirsiz ve çok genel olması, hem de Avrupa sömürgeciliğinin 19. ve 20. asrın başındaki ‘insana yüksekten bakan’ yönetici tavrını çağrıştırmasıdır.”[11] Fakat adlandırmada farklı isimler tercih edilse de, oryantalizm, Doğu ve Doğu’ya ait şeyler hakkındaki doktrin ve tezleri ile akademi dünyasında varlığını sürdürmektedir.

Said’e göre, oryantalizme “bir muhakeme üslubu” olarak bakılmadığı takdirde, “Avrupa kültürünün Şark’ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel olarak çekip çevirebilmesini ─hatta üretebilmesini─ sağlayan o müthiş sistemli disiplini”[12] anlamanın imkanı da yoktur. Oryantalizmin getirdiği sınırlamalara uygun davranmadığı takdirde, Doğu hakkında yazılı ya da sözlü eser veren hiç kimsenin başarılı olma şansı da yoktur: “Şarkiyat yüzünden Şark, düşünce ve fiile hür bir biçimde muhatap değildir.”[13] Said’e göre, bu oryantalizmin her sözü tek taraflı olarak belirlediği anlamına gelmez, ancak bu, Doğu hakkında konuşulduğu her zaman devreye giren bir “menfaatler örgüsü”nden bahsetmek demektir.

Said’in ele aldığı oryantalizm, İngiliz ve Fransız kültürü kökenli bir projedir. İkinci Savaştan sonra, dünya egemenliğinin ABD’ne geçişiyle birlikte, Doğu’ya da hükmeden ABD, Doğu’ya ilişkin yaklaşımını geliştirirken Avrupa geleneğinden alabildiğine yararlanmıştır.[14]

Bu noktada da, Doğu’nun mevcudiyetinin “Batı’da ve Batı için” ifade ettiği anlam önem kazanmaktadır. Doğu da, tarihe, düşünce geleneğine, imajlara ve sözcüklere sahiptir ve “bu sözcükler ona ‘Batı’da ve Batı için’ gerçeklik ve mevcudiyet kazandırmışlardır.”[15] Dolayısıyla Doğu’nun yalnızca “fikir yahut İcat olup gerçekliği olmadığı” şeklindeki bir sonuç yanlıştır. Said, oryantalizmin “gerçek” Doğu ile olan alakası ya da bağlantısından ziyade, onun “Doğu hakkındaki fikirlerinin iç tutarlılığı” üzerinde yoğunlaşmıştır. Ayrıca, zorlayıcılığı ya da sebep olduğu güç dağılımı incelenmeksizin bir fikrin, bir kültürün yahut tarihin ciddi şekilde anlaşılmayacağından hareketle, oryantalizmi Batı ile Doğu arasındaki güç, hakimiyet ve değişik derecelerde karmaşık bir hegemonya İlişkisine bağlı olarak ele almaktadır. Batı ile Doğu arasındaki güç dengesindeki Batı lehine olan durumun oryantalist eserlere yansımasını Flaubert’in Mısırlı bir sokak kadını ile karşılaşmasını anlattığı bölümler özelinde sunmaktadır: Kadına bedenen sahip olmasının dışında, kadını betimleyen, tanımlayan kişi de yine Flaubert’tir. Said’e göre, bu durum “pekala Doğu ile Batı arasındaki nisbi güç dengesinin ve bunun Batı’ya verdiği ‘laf etme imkanının’ ifadesidir.”[16]

Oryantalizmin yapısı, hakikatler söylendiğinde balon gibi sönecek yalanlar yahut masallardan ibaret değildir. Said için “Oryantalizmin kıymeti (...) (akademik yahut ilmi şekli içinde iddia edildiği gibi) Doğu hakkında doğrucu bir muhakeme şekli oluşunda değil, Avrupa ve Atlantik ülkelerinin Doğu karşısındaki güçlerinin işareti oluşunda”dır. Anlaşılması gereken şey, oryantalist söylemin gerisinde onun tutarlılığını sağlayan, onun var olmasını mümkün kılan sosyo-ekonomik ve siyasî kurumlarla yakın ilişkileridir. Yüzyıllar boyunca olduğu gibi aktarılan bu gelenek, uydurma bir şey değil, bilinçle vücuda getirilmiş ve nesiller boyu hatırı sayılır yatırımlara konu olmuş bir teori ve pratik bütünüdür. Neticede oryantalizm, Batı’nın Doğu karşısındaki egemen durumunun, fikirler dünyasındaki izdüşümü olarak, fikirler dünyasında da hegemonyasını devam ettirmesinin bir sonucudur. Siyasî, kültürel, coğrafi, edebî pek çok alandaki incelemeler, araştırmalar, üretimler neticesinde oldukça karmaşık bir Doğu ortaya çıkmış ve bu Doğu’ya ait imgelerin üretilmesinde de hiçbir zaman sorgulanmayan Batı bilinci belirleyici olmuştur.

Şarkiyatçılık o kadar devasa bir projedir, o kadar engin bir bilgi birikimi ve dünya görüşü içerir ki, Said de, yer yer yaptığı değerlendirmelerde onu kuşatıcı bir tanıma kavuşturmakta zorlanmaktadır. Gerçekten de, oryantalizmin meşhur ifadeyle “efradını cami, ağyarını mani” bir tanımını yapmak oldukça zordur: “Dolayısıyla Şarkiyatçılık, kültür, araştırmalar ya da kurumlar tarafından edilgence yansıtılan, salt siyasal bir konu ya da alan değildir; Şark hakkında yazılanlardan oluşmuş geniş, sınırları belirsiz bir metinler yığını da değildir; ‘Şark’ dünyasını baskı altında tutmaya yarayan, çirkin bir ‘Batı’ emperyalizmi tezgahının temsilcisi, ifadesi de değildir. Daha çok, jeopolitik bilincin araştırma metinlerine, estetik, iktisat, sosyoloji, tarih, filoloji metinlerine dağılımıdır, yalnızca temel, coğrafi bir ayrımın (‘dünya eşit olmayan iki ayrımdan, Şark ile Garp’tan oluşur’ diyen ayrımın) değil, araştırmaya dayalı buluş, filolojik yeniden yapılandırma, psikolojik çözümleme, manzara betimi ile sosyolojik betimleme gibi araçlarla Şarkiyatçılık tarafından yaratılıp kalıcı kılınan bir ‘çıkar’ öbeğinin de işlenip inceltilmesidir; düpedüz farklı (ya da alternatif, yeni) bir dünyaya yönelik, belirli bir anlama, kimi durumda denetleme, değiştirme, hatta şekillendirme istencinin ya da niyetinin dile getirilişi olmaktan öte, bu istencin, niyetin ta kendisidir; tüm bunların ötesinde kesinlikle doğal halindeki siyasal iktidarla doğrudan, karşılıklı bir ilişki içinde olmayan, çeşitli iktidar türleriyle gelgiti i bir alışverişte üretilip var olan, bir yere kadar, siyasal iktidarla (bir sömürge ya da imparatorluk kuruluşuyla), düşünsel iktidarla (karşılaştırmalı dilbilimi ve anatomi ya da modern yönetim bilimlerinden biri gibi egemen bilimlerle), kültürel iktidarla (beğeni, metin, değer görenekleri, ölçütleriyle), ahlaki iktidarla (‘bizim’ ne yaptığımıza, ‘onların’ ne yapamadığına ya da neleri ‘bizim’ gibi anlayamadıklarına ilişkin fikirlerle) alışverişinde biçimlenen bir söylemdir. Aslında benim gerçek savım şu: Şarkiyatçılık modern siyasal-düşünsel kültürün sadece temsilcisi değil, önemli bir boyutudur ve bu biçimiyle Şark’tan çok ‘bizim’ dünyamızla ilgisi vardır.”[17]

Said, oryantalizmi, tek tek yazarlar ile iki büyük imparatorluğun (İngiltere ve Fransa) şekil verdiği geniş siyasi varlıklar arasındaki dinamik bir alış-veriş olarak ele almaktadır. Said’in başlangıç noktasını İngiltere ve Fransa’nın Doğu tecrübesini bir bütün olarak almak, tarihi ve entelektüel zeminde bu tecrübeyi mümkün kılan şeyi keşfetmek ve bu tecrübenin özelliklerinin belirlenmesi teşkil etmektedir. Çalışmasını, İngiliz ve Fransız şarkiyatçılığıyla ve bu oryantalizmlerin Araplar ve İslam ile olan ilişkileri düzeyinde sınırlar. [Bu iki sınırlama, aralarında Bernard Lewis ve Albert Hourani’nin de bulunduğu pek çok akademisyen tarafından eserin zayıflığını oluşturan bir husus olduğu iddiasıyla eleştiri konusu yapılmıştır.]

Said, eserinde oryantalizmin ansiklopedik bir tarihini vermek niyetinde değildir. Bunu yapan yeterince eserin varlığına kânidir. Ancak, bu eserlerde oryantalistlerin ele aldıkları konulardaki siyasî ve ideolojik keskinliklerinin işlenmediğine inanmaktadır, Kendisinin yapmak istediği de bu ilişkiyi gözler önüne serebilmektir. İngiliz ve Fransız oryantalizmiyle kendisini sınırlamasının altında yatan bir neden de budur, [Bu sınırlamada, çocukluğunun Filistin ve Mısır gibi iki İngiliz sömürgesinde geçmesi, eğitimini Amerika’da almış olmasının da muhtemelen bir rolü bulunmaktadır.] Yaptığı sınırlama, İngiltere ve Fransa’nın Doğu’da ve oryantalist çalışmalar alanında öncü uluslar olmalarının yanı sıra, 20. yüzyıl öncesinde öncülük konumlarını iki büyük sömürge ağı vasıtasıyla korumuş olmalarından kaynaklanmaktadır.

Amerika’nın İkinci Savaş’tan itibaren Doğu’da sahip olduğu konum da, bilinçli bir şekilde, bu iki emperyalist devletin açtığı alanlar üzerinde idi. Oryantalizmde ilk adımların İngiltere’de ya da Fransa’da atıldığı, Almanların bu alanlarda geriden geldikleri ve önemli katkılar yaptıkları da doğrudur. Sylvestre de Sacy, eser verdiği alanlardaki öncülüğünün yanı sıra, Mukayeseli Dilbilim dalının kurucusu Alman Franz Bopp’un da hocasıydı. William Jones, Edward William Lane gibi İngiliz oryantalistlerinin ilgilendikleri konularda çağdaşlarının öncüleri olmaları ve herkesçe kabul edilebilir otoriteler olmaları da bu tercihte etkili olmuştur. Bu gibi sebeplerle Said, —Almanların, İtalyanların, İspanyolların, Rusların ve Portekizlilerin ve İncil incelemelerinin oryantalizme yaptıkları katkılarının farkında olmasına karşın— çalışmasında zorunlu olmadıkça, bu geleneklere değinmemiştir. Aynı şekilde, Araplar ve İslam dışındaki Japonya, Çin, Hindistan ve Uzak Doğu’nun geri kalan kısmı çalışmasının ilgi alanı dışındadır. Bu bölgelere ancak, Yakın Doğu’daki gelişmelerin anlaşılması için zorunlu olduğunda yer verilmiştir. Mesela Hindistan’dan, Napolyon’un Doğu ile olan ilgisinin İngiltere’nin Hindistan’daki rolü ve konumuyla ilgili oluşu gibi sebeplerle bahsetmektedir.

Gerek özel olarak oryantalizm alanında ve gerekse de genel olarak Alman araştırmacılığının saygınlığını kabul etmesine rağmen; Oryantalizmi bir “muhakeme üslubu/söylem” olarak kabul eden ve bu söylemin siyaset ve emperyalist menfaatler ile ilişkisini göstermek isteyen Said, 19. yüzyılın ilk üçte birlik kısmında Alman oryantalistleri ile Doğu’ya duyulan millî bir çıkar arasında sağlam bir ilişkinin —tarihî olarak— bulunamayacak oluşu [zira, Almanya’nın geleneksel Doğu’daki İngiliz-Fransız varlığına denk bir deneyimi yoktu] nedeniyle, Alman oryantalizmini eserine dahil etmemiştir. Ayrıca Alman oryantalizmindeki Doğu, İngiliz ve Fransız oryantalizminde olduğu şekliyle “aktüel” bir nitelik arz etmez. Alman oryantalizminin Doğusu, sırf ‘kuramsal’, en azından ‘klasik’ bir Doğu idi. Goethe’nin Doğusu bir Ren yolculuğunda, Schlegel’in Doğusu ise Paris’in kütüphanelerinde geçirilen uzun saatler neticesinde üretilmişti. Bunlar, Nerval, Chateaubriand, Lane, Lamartine, Burton ya da Disraeli’nin ‘Doğu’ları kadar “aktüel” değillerdi. Alman oryantalizminin yaptığı, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının Doğu’dan getirdikleri metin, efsane, fikir ve diller üzerinde uygulanan teknikleri geliştirmekti.

Oryantalizm, yine araştırma nesnesi olan Doğu’dan ziyade, bu nesneyi ortaya çıkaran Batı kültürüyle ilgili olmuştur. Bu nedenle, oryantalizm hem bir iç tutarlılığa, hem de bu disiplini ortaya çıkaran egemen kültürle çok sıkı ilişkilere sahiptir. Oryantalist disiplinin biçiminin, örgütlenmesinin, öncülerinin, örnek şahsiyetlerinin, bunların izinden gidenlerin ve birikimi geliştirenlerin, dahası bu kültüre hakim güçlü fikir ve öğretileri bünyesine dahil edip kendisini nasıl geliştirdiğinin analizinin yapılması gereklidir. Bu ilişkiler çerçevesinde, dilbilimin Doğusundan, ırkçılığın doğusundan ya da oryantalistlerin sayısınca Doğu’dan bahsetmek mümkündür. Ancak “saf’ veya “şartlara bağlı olmayan” bir Doğu fikrinden söz edilemez. Aynı şekilde oryantalizmin maddî olmayan bir formu, yani masum bir Doğu “fikrî” mevcut değildir.

Edward Said’in Oryantalizm başlıklı eseri, yayınlandıktan sonra kültürel araştırmalar sahasında yoğun bir tartışmanın odağı haline geldi. Said’e ve eserine, Batı dünyasından olsun, Doğu dünyasından olsun birbirlerinden oldukça farklı kaygılardan hareket eden Aijaz Ahmad, Bernard Lewis, Sadık Jalal al-’Azm, Albert Hourani, James Clifford, John McKenzie, David Kopf, Leonard Binder, Fred Halliday ve daha pek çok entelektüel tarafından kimi eleştiriler yöneltildi.

Oryantalizm’ in yaptığı etki sadece kendisine yönelik eleştirileri yaratmakla kalmadı. Bunun yanında eser, 1970’li yıllardan itibaren ünlenmeye başlayan post-kolonyal incelemeler, edebiyat eleştirisi, sub-altem incelemeler, feminist teori gibi birçok yeni araştırma alanının oluşmasında veya gelişmesinde teşvik edici, tahrik edici ve yöntem belirleyici bir etki yarattı. Buna bağlı olarak da, Said’i kendi tez ve teorilerinin temeli olarak gören, yöntem noktasında referans alan Ronald inden, Stuart Schaar gibi yeni bir akademisyenler, araştırmacılar kuşağı yetişti. Bunlar aynı zamanda, Said’e dönük eleştirilere cevap verme ihtiyacı da duydular. Dolayısıyla Said’in eseri, kültürel araştırmalar alanında ve Batılı entelektüel camiada, birbirine karşıt iki kampın oluşmasına ya da var olan kamplaşmanın yeni araçlarla ifade edilmesine de vesile olmuştur.

Edward Said’in eseri, sadece Batılı oryantalistler ya da Doğu/İslam dünyası alanlarında uzmanlaşmış akademisyenler tarafından eleştirilmedi. Batılı akademisyenler kadar, belki de onlardan daha çok ve şiddetli fakat benzer argümanlarla, Doğulu akademisyenlerce de Said ve eseri eleştiri konusu yapılmıştır. Batılı akademisyenlerin özellikle Said’in oryantalizm alanındaki bilgisinin ve birikiminin yeterliliği konusunu ön plana çıkarttıkları görülmektedir. Sadik Jalal aI-‘Azm, Aijaz Ahmad gibi Doğu kökenli akademisyenlerde öne çıkarılan husus ise, Batı kültürünün[18] İslam dünyasında ve Doğu’nun diğer kısımlarında oynadığı “ilerici” rol olmuştur.

Said’in en fazla eleştirildiği noktalardan bir tanesi de, eserini kaleme alırken yararlandığı Michel Foucault ve yöntemi meselesi olmuştur. Mesela Aijaz Ahmad, Said’in Foucault’nun çözümlemelerine, yöntemine ve düşüncelerine sadık kalmadığını düşünmektedir.[19] Tam tersine Ahmad, Said’te Aurbeachcı hümanist değerlerle Foucault’yu uzlaştırma çabasının varlığından bahseder. Ahmad, ayrıca, Said’in Aurbeachcı hümanizm ile Nietzscheci anti-hümanizmin, bütün “izm”lerin Ötesine konumlanmış olma estetikçi iddiasının mevcudiyeti sebebiyle, —Julian Benda, Gramschi, Lukdes, Croce ve Matthew Arnold gibi— birbiriyle pek de uyuşmayacak birçok düşünürü kullanımın getirdiği sorunlara dikkat çekmektedir.

Ahmad’ın vurguladığı bir diğer konu da, paradoksal bir biçimde, kitabın ilk çıktığı yerin bir Üçüncü Dünya ülkesi değil de, dünya siyasetine yön veren ABD oluşudur. Ayrıca Ahmad, Said’in en tutkulu izleyicilerinin üniversite entelijensiyasınm etnik azınlıklardan gelen ya da bu azınlıkların akademik kesimleriyle kendilerini ideolojik olarak bütünleştiren kesimi içinde olanlar olduğu hususuna dikkatleri çekmektedir. Ahmad’a göre, bu beşerî ve toplum bilimleri alanında üniversite öğrencisi olarak gelip fakültelere girenler, çoğunlukla kendi ülkelerinin üst sınıflarından gelen kişilerdi ve metropolitan ülkelere yerleşme sürecinde kendi tezlerinin belgelerine, daima ezildiklerinin kanıtına ihtiyaç duymaktaydılar. Sınıf analizleri ya da sömürgeciliğin zararlarından bahseden anlatılar, bu nesiller için açıklayıcı ya da anlamlı değildi. Zira onlar, kendi ülkelerinin işçi ya da ezilen sınıfından değildiler ve yine onlar, sömürgecilik ilişkilerinden zarar değil fayda görmüş sınıflara ait ailelerin çocuklarıydılar. Ahmad’a göre, “bu yeni göçmenler arasında yukarı doğru tırmanan profesyonellerin gereksinim duyduğu şey, zaten işgal etmiş oldukları toplumsal konumlarda —yani, çoğunluğu erkek, orta sınıf profesyoneller olarak— kendilerine öncelik tanınmasını, iş ve yüksek ücretler verilmesini sağlayacak ezilme anlatılarıydı. Bu amaçlar açısından Oryantalizm, kusursuz bir anlatıydı.”[20] Ahmad, Subaltern ve post-kolonyal incelemeleri, Üçüncü Dünya Edebiyatı ya da ‘Üçüncü Dünya kadın alt disiplini’ kategorisi gibi kimi kategorilendirme ve inceleme alanlarını da bu çerçevede değerlendirmektedir. Ona göre, —Said’in diğer eserlerinden ve denemelerinden de yararlanarak— Batı’nın toptan suçlanmasına “Batı’ya konumlanma arzusu” eşlik etmektedir. Ayrıca ek olarak, Said’in sınıfsal konumu ile Ahmad’ın yaptığı bu sınıfsal analiz arasında kimi paralelliklerin kurulabileceği de belirtilmelidir.

Ahmad’ın bu tümcü Batı ve sömürgecilik eleştirisine karşıt oluşunun bir diğer nedeni de, Üçüncü Dünya ya da Batı dışı toplumların kendi zorbalıklarının, geriliklerinin, suçlarının da sömürgeciliğe yüklenmiş olmasıdır. Bunu kabul edilemez olarak değerlendirmektedir. Bu noktada sömürgeciliğin “olumlu” yanlarını görmeye davet eder gibidir. Bu konudaki düşüncelerini özellikle Marx’m Said tarafından İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki konumuna İlişkin değerlendirmelerinin eleştirilmesi konusuna değinirken dile getirmektedir.

Aijaz Ahmad, Said’in, İngiliz sömürgeciliğinin Hindistan’daki uygulamaları konusundaki değerlendirmeleri dolayısıyla Marx’i itham etmesini de bu zemine yerleştirir. Ona göre, Marksizmin bir “üretim tarzları anlatısından başka bir şey olmadığı ve emperyalizm karşıtlığı pozitivist “ilerleme miti” İçinde kaybolup gideceği türünden bir önermeyi desteklemek için Marx’m 1853’te New York Tribune İçin yazdığı -ve bu çerçevede adından sıkça bahsedilen- iki yazısını kullanmak en fazla başvurulan bir yoldur. Bilindiği üzere,' Marx, bu yazılarında, İngiltere’nin Hindistan’da ikili bir rol oynadığını belirtir. Birincisi, İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki geleneksel yapıları “yıkıcı” etkisidir. İkincisi ise, birincisine bağlı olarak, İngiltere’nin Hindistan’da “insanoğlunun yazgısını yerine getir”mesine imkan tanıyan bir toplumsal devrime sebep olarak oynadığı “tarihin bilinçsiz aleti” olma şeklindeki “ilerici” roldür[21] Said, Marx’m bu değerlendirmelerini Batı’nın oryantalist söylemi içerisinde değerlendirir. Aijaz Ahmad, “Hindistan Konusunda Marx: Bir Aydınlatma”[22] başlıklı yazısında bu meseleyi ele alarak Said’e kimi eleştiriler yöneltiyor.[23] Ahmad’ın bu yazıdaki amacı, Said’in İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki uygulamaları konusunda Marx’i ele alış tarzını irdelemektir. Öncelikle Marx’m gazeteciliğini anlayabilmek açısından kısa bir arka plan sunuyor. Ardından da, Said’in değerlendirmelerinin yanlışlığını ve aynı konuda Hindistan tarihçilerinin dile getirdikleri yaklaşımlara ters düştüğünü gösterebilmek amacıyla, Hindistan’daki mevcut anti-emperyalist tarih literatürünü temsil edebilecek nitelikteki yazarlardan iktibaslar yapıyor. Emperyalizmin Hindistan’da oynadığı “ilerici” rolün ve Hindistan’ın “edebî değişmezliği” şeklindeki anlayışın Hindistanlı, hem de anti-emperyalist, Gandi’den E. M. S. Namboodripad’a[24] kadar pek çok Hintli yazar tarafından da belirlendiğini ifade ederek Marx’m oryantalist söylem içerisinde değerlendirilmesinin yanlış olacağına dikkat çekiyor. Aijaz Ahmad, Said’in ithamlarını haksız çıkarmak için, Marx’in emperyalizm karşıtı tavırlarından bahisle, bu konudaki değerlendirmelerinden Örnekler de sunuyor. Ahmad’in diğer bir savunusu da, Marx’in Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğinin muhtemel neticeleri konusundaki yazılarını “teorik” değil de “sanal ve spekülasyon” olarak değerlendirmek gerektiği iddiasıdır. Bu iddia, konu üzerinde yazan Marksist kalemler tarafından sıkça başvurulan bir savunma aracı olarak dikkat çekiyor. Benzer bir yaklaşımı Bryan S. Turner’m eserinde de görmek mümkündür. Ancak, aynı yazarlar garip şekilde çelişkili bir tutum içine girerek, Marx’in yine gazetecilik dönemine ait başka yazılarına, mevcut iddiaları çürütmek için başvurabilmektedirler. Yine Marx’in 1850’li yıllardaki gazeteciliği, ekonomik sıkıntılar nedeniyle başvurduğu bir yol olarak değerlendirilmekte, gazeteciliğe yaklaşımın özensizliğinden bahsedilmekte ve Marx’in dönemin ihtiyaçları doğrultusunda ilgi duyduğu Hindistan olaylarına, döneminin bölge ile ilgili üretilmiş bilgileriyle sınırlı ve buna bağlı olarak da, olgularla ilgili bilgilerinin ne kadar üstünkörü olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır. Ayrıca Ahmad, Marx’in Hindistan toplumunu değerlendirirken olgulara ilişkin kimi yanlış değerlendirmelerde bulunduğunu kabul etmekte ve Marx’in Hindistan’ın sömürgecilik idaresinde hızla sanayileşeceğine olan inancından daha sonraki dönemlerde vazgeçtiğinin görüldüğünü belirtiyor.

Marx’in Doğulu toplumlar hakkında “ırkçı” yaklaşımlara sahip olduğunu ya da her türlü emperyalist girişimi desteklediğini söylemenin doğru olmadığı hususunda Aijaz Ahmad’a katılmak mümkündür. Ancak, nihaî tahlilde, Marx’in “insanoğlunun yazgısını gerçekleştirmek” şeklindeki ifadelerinde de görüleceği gibi Batı/Avrupa-merkezci zihniyetin pek çok özelliğini —bilinçli ya da bilinçsiz— paylaştığının, pek çok değerlendirmesinde bu zihniyetin izlerini taşıdığının da farkında olmak gereklidir, Marksizm de, neticede, Batı kültür dünyasının bir ürünüdür ve Marksist Batı da nihayetinde Batılı özellikler taşımaktadır. Marksist anlayışın ya da Marksist uygulamaların, Doğulu toplumlarda Batılı oryantalist söylemden farklı ve Marksist idealler açısından başarılı sonuçlar üretemediği de ortadadır.

Edward Said’in en saldırgan eleştirmeni Bernard. Lewis olmuştur. Bernard Lewis, New York Review of Books’un 24 Haziran 1982 tarihli nüshasında yayınlanan “The Question of Orientalism” başlıklı eleştirisi, Said’in temel tezlerini ele alan derinlikli bir eleştiri değildir. Lewis’in eleştirisinin önemi ve etkisi, yazarının kimliğinden kaynaklanmaktadır. Lewis, Said’in temel tezlerini tartışmak yerine, meseleyi çok daha spekülatif bir alanda tartışmayı daha uygun görmüş. Lewis, yazısında, daha ziyade, Said’in Arapça bilgisini, oryantalist literatüre hakimiyetini, seçtiği malzemenin keyfî olup olmadığını sorgulamaktadır.[25]

Oryantalizm’in antropoloji sahasındaki etkilerini ve Foucault’nun yönteminin Said tarafından kullanılış biçimini ve sınırlarını ele alan iki yazıdan daha söz etmek gereklidir. Bunlardan birincisi Michael Richardson’un, diğeri ise James Clifford’un kaleminden çıkmıştır. Michael Richardson, Edward Said’in eserinin antropoloji alanındaki yansımaları ve temsil sorunu üzerinde durmaktadır. Richardson, —Leonard Binder, Sadik Jalal al-‘Azm ve diğer— birçok eleştirmenin de ısrarla sorduğu soruları tekrarlamaktadır. “En iyisi Said’in anlayışına uygun olabilecek temsili elde edebilmektir. Peki ama, Said’in Doğu’nun doğru bir temsili olarak benimsediği şey nedir? Nihaî noktada Said de, eleştirdiği söylem ile tamamen aynı pozisyonu zorlamaktadır.”[26]

James Clifford, eserinin “On Orientalism”[27] başlıklı bölümünde, Edward Said’in eserini, en hareketli zamanlarını 1950’lerin başında yaşayan zenci hareketinin alternatif bir hümanizma olarak Avrupa’ya geri dönüşünün ve Avrupalı ideolojik pratiklerin radikal bir biçimde sorgulanmasını mümkün kılan ve arka planını Michel Leiris’in geliştirdiği söylemin oluşturduğu bir antropoloji ile sömürgecilik ilişkisini irdeleyen zengin literatürün devamı olarak değerlendirmektedir.[28] Ona göre, Edward Said’in Oryantalizm’i bu belirsiz tarih bağlamına oturan yabancı hakkmdaki Batılı bilginin eleştirel bir incelemesidir. Clifford, Oryantalizm’i, aynı zamanda, anavatanından uzaklaştırılmış Filistinli birisinin kişisel bir protestosu olarak da görmektedir. Said, “saf’ bir akademisyenliğin mevcut olmadığını” da yazıyor. Ona göre bilgi, girift bir biçimde iktidara bağlıdır. Oryantalizm analizleri yıkıcı bir polemiktir; fakat Said’in kitabı bunun dışında belli özelliklere de sahiptir ve kitabın önemini haksız bir şekilde kısıtlamak yanlış olacaktır. Oryantalizm, bir kere ciddi bir metin tenkidi denemesidir ve daha da köklü bir biçimde, kültürel söylemin genel biçimleri ve süreçleri konusunda bir dizi önemli farazî epistemolojik düşünceler içerir.[29] Clifford’un yazısının ana mihverini ise, Said’in Foucaultcu yöntemi eserinde ne oranda başarıyla uygulayabildiğim, tartışmak oluşturmaktadır.

Edward Said’in eserinin 1978 yılında yayınlanması oryantalizme ilişkin oldukça hareketli bir tartışmanın başlangıcına da işaret etmektedir. Kendisinden önce de oryantalizm konusunda fikirler yürütmüş ve batılı oryantalist düşünceye -özellikle de metodolojisine- eleştiriler yöneltmiş şahsiyetlerden söz etmek mümkündür: Enver Abdülmelik, Abdullah Laroui, Yves Lacoste, A. L. Tibawi, Talal Asad, Bryan S. Turner vb. Ancak bu akademisyenlerin hiç biri Said’in etkisine ulaşamamışlardır.

Oryantalizm’in bu denli ses getirişinde, Said’in kendi meslek alanındaki yetkinliğinin ve zengin birikiminin bir etkisi olduğu muhakkaktır. Akademi dünyasındaki saygınlığının değerlendirmelerine bir meşruiyet sağladığı söylenebilir. Ayrıca Filistin davası ile yakından ilgili bir şahıs olması da bir diğer önemli etkendir. Said’in oryantalizm sözcüğünü meslekî bir uzmanlıkla sınırlandırmayışı ve sözcüğün genel kültür, edebiyat, ideoloji ve hem toplumsal hem de siyasal tavırlar bağlamında yürürlükte olduğunu göstermeye çalışması da; onun eseri önemli kılan bir diğer unsur olarak zikredilmelidir. Foucault’nun bilgi-iktidar formülasyonunu kullanarak iktidar ile bilginin (sömürgeci Batı ile oryantalist bilginin) birbiriyle nasıl kaçınılmaz bir ilişki içerisinde olduğunu ortaya koyan Said; bu şekilde, o döneme kadar, çalışmalarını tarafsızlık iddialarıyla yürüten ya da Doğu dünyasını akademik merak saİkiyle ele aldıklarım açıklayan —bununla da tespitlerinin tartışmasız kabulünü bekleyen— oryantalistlerin görünürde bağımsız olarak inşa etmeye çalıştıkları “olgu”ları nasıl oluşturduklarını göstermiş olması da etkinliğini artıran sebeplerindendir.

Oryantalizm’in muhtevası oldukça zengindir. Kitapta atıflarda bulunulan eserlerin karşılaştırmalı edebiyat, filoloji gibi birbirinden farklı çeşitli alanlardan olması, kitabın zenginliğinin nedenidir. Birbirlerinden farklı gibi duran ve oryantalistlerin kendi alanları dışında gördükleri edebiyat eserleriyle siyasetçileri, sömürge yöneticilerini, akademik oryantalizmin çalışmalarını birleştirebilme yeteneği ve bunların hepsini “oryantalist arşivin belgeleri olarak okuması” da Oryantalizm’in bu alana getirdiği övgüye değer bir yeniliktir. Tekrar edecek olursak; Lamartine ile Olivia Manning, Chateaubriand ile Lord Byron, Albert Camus, Voltaire, Getrude Bell ve Chanson de Roland’ın anonim bestecileri, Gibb gibi Arabiyatçılar, Cromer ve Balfour gibi sömürge yöneticileri, Edward Lane gibi edebiyatçılar, Massignon gibi oryantalistler, Henry Kissinger gibi çağımızın Önde gelen politikacılarının aynı arşive ait olduklarını, bir-örnek söylemsel oluşumu meydana getirdiklerini düşünmesi Oryantalizm’ in yeniliğidir. Oryantalizm’in bir diğer özelliği de, Foucault’nun yardımlarıyla oryantalizmi bir söylem olarak niteleyen metodolojik yeniliğidir.

Said’in çalışması çoğu kişi tarafından “Batı eleştirisi” ya da “Doğu/İslam savunusu” olarak da okunmuş ve yaygınlaştırılmıştır. Bu kanaatin oluşmasında yazarın Filistinli oluşunun ve Filistin meselesiyle yakın ilgisinin bulunmasının bir etkisi muhakkak vardır. Said’in bu şekilde algılanmasında, Batı’nın ─Avrupalı önde gelen oryantalistlerin itiraf etmekten kaçınmadıkları─ tek ciddi ve gerçek alternatifinin “İslam” olduğu gerçeğinin önemli bir payı vardır. Eserin ilk baskısının İslamcı dalganın yükselişte olduğu bir döneme denk gelişi ve İslam dünyasının entelektüelleri tarafından hararetle sah ipi en ilmesinin bu imajı beslediği söylenebilir. Ancak bu imajın yaygınlaşmasında, Batılı akademisyenlerin Said’in eleştirilerini tartışmak yerine, onu “Batı karşıtı” ─başka bir deyişle “terörist”─ kamp içerisine yerleştirerek mahkum etmek şeklindeki tercihlerinin de Önemli bir payı bulunmaktadır. Özellikle bu ikinci husus, sonraki dönemde Said üzerinde ciddi bir entelektüel baskının sebebi ve en önemli bahanesi olmuştur. Bu baskının İzlerini, Said’in, Oryantalizm’i yayınladıktan sonra kendisine yöneltilmiş eleştirilere cevaplar vermek amacıyla kaleme aldığı çeşitli yazılarında ve röportajlarında görmek mümkündür.

“Batı karşıtı” olduğu iddiasını ilk elde Said’in kendisi reddetmektedir. Gerek Oryantalizm’de ve gerekse de Oryantalizm’in yayınlanmasından sonraki tartışmalar esnasında verdiği cevaplarda Said’in dile getirdiği hususlar, Said’in Batı karşıtı olduğu şeklindeki iddiayı destekler mahiyette değildir. Çünkü her şeyden önce, Said, “Doğu” ve “Batı” gibi kavramsallaştırmaların karşısında olduğunu ifade etmektedir. “Doğu, Doğu Değildir” başlıklı yazısında şöyle diyor: “insan, yazarı ve tezleriyle açıkça özcülük karşıtı, ‘Doğu’ ve ‘Batı’ gibisinden her tür kesin adlandırma konusunda kökten kuşkucu ve Doğu ile İslamiyet’i ‘savunmak’tan hatta tartışmaktan adam akıllı kaçman bir kitaba ilişkin bu karikatürleştirici saptırmaları da ne yapacağım bilemiyor.”[30]

Edward Said’e göre “Doğu”, gerçek olmayan bir dünyadır; o Batılı tarafından üretilmiştir ve “Batı”nın zihniyetinde vardır, gerçek değildir. Bu durum yalnızca Batılılar için geçerli değildir. Doğulunun kendi “Doğu” tanımı için ya da Müslümanın kendi “İslam” ve “Müslüman” tanımları için de bu böyledir. Şöyle diyor: “Benim savunduğum düşünce, Örneğin, öz İslamiyet ve Doğu imgelerinin birer imgeden başka bir şey olmadığı ve gerek Müslüman inanç sahipleri topluluğu tarafından, gerekse —anlamlı bir denklik olarak— oryantalistler topluluğu tarafından bu niteliğiyle yüceltildiğidir.”[31] Byron’un, Chateaubriand’ın, Sacy’nin, Kenan’ın, Lane’in, Gibb’in, Massignon’un “Doğu”ları gibi “oryantalistlerin sayısınca Doğu”dan bahsedilebileceğine ilişkin imaları da bu yaklaşımının bir ürünü olarak görülmelidir. Bütün bunlara rağmen “Doğu” tamamen uydurulmuş bir şey de değildir, ona göre.

Doğu’nun hayalîliği ya da gerçekliğinin olmayışı, sadece Batı’nın zihninin bir ürünü olarak ele alınışı; aynı zamanda Said’in çözüm önerisi için de bir zemin teşkil etmektedir. Ona göre çözüm şudur: “Ben gerçek, hak yahut sahih İslam yahut Arap Alemi gibi bir tavır almış değilim, böyle bir iddiam olmadı. Fakat, bütün diğer Oryantalizm eleştirmenleri gibi ben de iki hususun Özellikle mühim olduğu kanaatindeyim: (1) Metodolojik bir uyanıklık ki o suretle Oryantalizm “pozitif’ (tarafsız, nesnel) bir bilim dalı olarak değil, ‘critical’ (eleştirici, yanlı) bir bilim dalı olarak görülebilsin. (2) Bu Doğu-Batı ayırımının bir yerde durması için takınılacak kesin bir tavır. (...) Ben bu ikinci hususa özellikle yakın olduğum cihetle Doğu ve Batı gibi ayırımları zaten kabul etmiyorum.”[32] Ayrıca Said, eserini, oryantalizmin bir alternatifi olması için kaleme almadığını da belirtmektedir.[33] Kolaylıkla anlaşılacağı gibi Said, iki dünya arasında bir uzlaşmanın gerçekleşmesi gereğinden söz etmektedir. Dolayısıyla, Foucaulfnun bilgi/iktidar ilişkisi analizini çalışmasının temeline yerleştiren Said, benzer süreçlerden geçilerek oluşturulacak oryantalizm ya da Batı karşıtı bir söylem biçimine de karşı ilan etmektedir.

Çözüm noktasında Said, bir tür “çoğulculuk” önermektedir. [Bu yönüyle, Victoria Holbrook gibi bazı yazarların Oryantalizm’in “kültürel çoğulculuk” noktasındaki olumlu katkısından bahsetmeleri ya da Aijaz Ahmad gibi bazı eleştirmenlerin Said’i “yüksek hümanist” değerlere bağlı olmakla nitelemeleri yerinde bir tespit olarak görünmektedir.] Fakat bu çoğulculuğun ne anlama geldiği Said’in eserinde oldukça muğlaktır. Bir taraftan nihai noktada ideolojik bir yaklaşım ima eden “Üçüncü Dünya” gibi kavramları rahatlıkla kullanırken, Doğu’nun gerek kendisi hakkında ve gerekse de oryantalizmin karşıtı olarak oksidentalizm [garbiyatçılık] şeklindeki bir imaj üretmesinin yanlışlığını vurgulamak, en hafifinden çözüm noktasında Said’in zihninde açıklığa kavuşmuş bir önerinin bulunmadığını göstermektedir.

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir. Mevcut tartışma içerisinde birbirini anlamak —eğer gerçekten böyle bir amaç varsa— ancak Batı-dışı toplumlarm kendileri olarak ve kendi adlarına konuşabildikleri Ölçüde mümkün olabilecektir. Edward Said ise oryantalist söylemi eleştirirken, entelektüel nesnellik adına, Batı-dışı toplumlarm bu haklarını kullanırken muhtemel tehlikelere de dikkat çekiyor, hatta uyarıları bu hakkın kullanımının -neredeyse- im kan sız olduğunu düşündürtmektedir.

Edward Said’in eserlerinin geneli göz önüne getirildiğinde, başlangıçta da vurguladığımız gibi, çalışma alanları ile kendi kişisel serüveni ve özellikleri arasındaki benzerlikler dikkat çekicidir. Joseph Conrad ile kendisi arasındaki ilginç benzerliğin altını bizzat kendisi çizmektedir. Entelektüel adlı çalışmasında ortaya koyduğu “entelektüel” portresi, toplumlararası meselelerdeki kendi pozisyonunu da belli ölçüde açıklamaktadır. Yine, daha önce belirttiğimiz üzere, Oryantalizm adlı çalışması, onun Filistinli bir Arap olarak Amerikan toplumu içerisinde yaşadığı ─çerçevesini “Dünyalar Arasında” ve Yersiz Yurtsuz’da yine bizzat kendisinin çizdiği─ sıkıntıların bir neticesi olarak ortaya çıkmış ve 1967 Arap-İsrail savaşının tetiklediği bir çalışmadır.[34]

Edward Said, Oryantalizm' de 19. yüzyıl sömürge çağının oryantalizmini değerlendirmektedir ve ağırlıklı olarak da Fransız ve İngiliz oryantalizmini ele almaktadır. O nedenle sömürge ilişkilerinde geride kalan Almanya’nın oryantalist çalışmalarını eserine dahil etmemiştir. İkinci Savaş sonrasında İngiliz ve Fransız imparatorluklarının mirasını devralan ABD’ndeki oryantalist çalışmalarının eserde ele almışı ise oldukça yüzeyseldir. Ayrıca bu ele alışın, “mutlak” bir eleştiri niteliği taşımadığı da belirtilmelidir. Eleştiriler, değişen şartlara uyum gösterilmesi gerektiğinden hareketle geliştirilmiştir. Ancak İkinci Savaş sonrasında, dönemin özellikleri gereği,[35] oryantalizmin gerek yaklaşım, gerek isim ve gerekse de yöntem itibariyle ─temel yaklaşımlarını sürdürmekle birlikte─ zaten değişmiş olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir husustur.

Said Haberlerin Ağında İslam başlıklı eserinde Amerika’da üç temel muhalif bilgi türü ve şablonculuğa karşı çıkabilecek güçte üç çevreden bahsetmektedir. Bir tanesi, kurulu düzen tarafından henüz içerilmemiş ve yaşlılarının önyargılarından görece bağımsız genç alimler; bir diğeri ya radikal bir konumdan kurulu olana meydan okuyan veya ortalama bir uzmandan daha fazla derinlik ve vukufıyete sahip kurumlaşmış bilim adamları; ve üçüncüsü de alim olmayan, savaş karşıtı ve anti-emperyalist gruplardır.[36] Bunun dışında gerek ABD’de ve gerekse de dışarıda konuya ilişkin muhalif yazarları pek dikkate almış görünmüyor. Bunu, hem kendi muhatabı olarak Batı’yı seçmiş olduğunun bir göstergesi, hem de kendi zihniyetinin sınırlarını Batı ile özdeş gördüğünün işareti olarak alabiliriz. Edward Said, oryantalizmin temel dogmalarına eleştiriler getirmektedir. Fakat o, bunu, bağımsız bir kimlik olarak “Şark ve Şarklılık” adına yapmaz. Daha ziyade, o, kendisine “kendi” olarak “metropol’de yer edinmeye çalışan bir “yersiz yurtsuz” olarak konuşmaktadır. O nedenle de, —birçok eleştirmeninin İfade ettiklerinin aksine— Said’te kökten bir Batı karşıtlığı söz konusu değildir ve Batılı bir proje olan oryantalizmi eleştirirken yine Batılı düşünürlerden hareket etmiştir. Buna rağmen, kültür araştırmalarında Avrupa-merkezci yaklaşımın eleştirisine Said’in yaptığı katkılar inkar edilemez. Onun eserleri ve her şeyden önemlisi pratiği, bu yolda ilerlemek isteyenler için çok ciddi bir “miras” olarak yararlanılmayı beklemektedir.

Kaynak: Bulut, Yücel. "Edward W. Said'e ve Oryantalizm'e Dair." Sosyoloji Dergisi 3.8 (2004): 113-160.


Dipnotlar

[1] Divan: İlmi Araştırmalar, sy. 15,2003/2, s.169-189.
[2] Edward Said, Yersiz Yurtsuz, Trc.: Aylin Ülçer, (İstanbul: İletişim Yay., 2. Baskı, 2004)
[3] Edward Said, “Dünyalar Arasında”, a.mlf., Kış Ruhu, Hazırlayan ve Çeviren: Tuncay Birkan, (İstanbul: Metis Yay., 2000) içinde, s. 16.
[4] Edward Said, “Dünyalar Arasında”, s. 17.
[5] Edward Said’in kaleme aldığı gazete yazılarının, kitap tanıtım ve değerlendirme yazılarının, derinlikli akademik makalelerin, kendisiyle yapılan röportajların ve kitapların listesi, bu çalışmanın “EK.” kısmında verilmiştir.
[6] Said’in Orientalism isimli eserinin Türkçe’de 3 ayrı çevrisi bulunmaktadır: (1) Edward Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, Trc.: Selahattin Ayaz, (İstanbul: Pınar Yay., 2. Baskı, 1989); (2) Şarkiyatçılık: Batı’nm Şark Anlayışları, Trc.: Berna Ülner, (İstanbul: Metis Yay., 1999); (3) Eserin Türkçe’deki ilk tercümesini yapan Nezih Uzel’in nüshası; önce Pınar Yayınlan (İstanbul: 1982), daha sonra da İrfan Yayınevi (İstanbul: 4. Baskı, 1998) tarafından yayınlanmıştır.
[7] Victoria Holbrook, “Şarkiyatçılık”, Virgül, Sayı: 29, Mart 2000, s. 6.
[8] Edward Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kotu, Trc.: Sefahattin Ayaz, (İstanbul: Pınar Yay., 2. Baskı, 1989), s. 14.
[9] Edward Said, a. g. e., s. 14
[10] Edward Said,   a. g.e., s, 15-16.
[11] Edward Said,   a. g.e., s. 15
[12] Edward Said,   a. g.e., s. 16.
[13] Edward Said,   a. g.e., s. 17.
[14] Edward Said, ABD’nin modem bir imparatorluk olarak, 19. yüzyıldaki İngiliz ve Fransız imparatorlukları ile karşılaştırıldığında gösterdiği benzerlikleri, süreklilikleri ve farklılıkları Kültür ve Emperyalizm [Trc.: Necmiye Alpay, (İstanbul: Hil Yay., 1998)] isimli kitabında daha ayrıntılı bir şeklide ele almaktadır.
[15] Edward Said, a. g. e., s. 19.
[16] Edward Said, a. g. e., s. 20
[17] Edward W. Said. Şarkiyatçılık, s. 21~22.
[18] Bu “ilerici” rolün, Doğu ve İslam dünyasında “Avrupa/Batı sömürgeciliği” şeklinde tezahür ettiği unutulmamalıdır. O nedenle, "Batı kültürü” ibaresi yerine “Batı sömürüsü” demek de mümkündür.
[19] Aijaz Ahmad, "Oryantalizm ve Sonrası: Edward Said’in Eserindeki Metropolitan Konum ve Kararsızlık", Teoride Ulus, Sınıf, Edebiyat: Jameson, Salman Rüşdi, Edward Said Eleştirisi, Trc.: Ahmet Fethi, (İstanbul: Alan Yay., 1995) içinde, s. 187. Said’in Michel Foucault’un felsefesini, yöntemini ve kavramlarını kullanmasını değerlendiren bir başka çalışma için bkz.: Leonard Binder, "Oryantalizme Yeni Bir Yaklaşım Denemesi: Kültürel Bir Geleneğin Geçerliliği Sorunu”, Liberal İslam, Trc.: Yusuf Kaplan, (Kayseri: Rey Yayıncılık, 1996) içinde, s. 135-202. [Binder’in aynı makalesinin bir başka Türkçe çevirisi daha bulunmaktadır: Lenorad Binder, “Oryantalizmin Yapıçözümü”, Trc.: Fatma Ünsal ve Yasin Aktay, Postmodernizm ve İslam, Küreselleşme ve Oryantalizm, Derleyenler: Abdullah Topçuoğlu — Yasin Aktay, (Ankara: Vadi Yay., 1996) içinde, s. 165-215.)
[20] Aijaz Ahmad, a, g. e., s. 221.
[21] Marx’in söz konusu iki yazısının Türkçe tercümeleri için bkz.: Karl Marx, “Hindistan’da İngiliz Egemenliği” ve “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçlan”, K. Marx—F. Engels, Sömürgecilik Üzerine, Trc.: Muzaffer Erdost, (Ankara: Sol Yay., 1. Baskı, 1977) içinde, s. 33-40 ve 86­93.
[22] Aijaz Ahmad, “Hindistan Konusunda Marx: Bir Aydınlatma”, a.mlf., Teoride Sınıf, Ulus, Edebiyat içinde, s. 251-276.
[23] Marx’m İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki uygulamaları konusundaki değerlendirmeleri sebebiyle, çeşitli çevreler tarafından, Marksizme ve Marx’a bu noktada yöneltilen eleştirilere cevap verebilme ihtiyacı Marksist entelektüellerin önemli bir problemi olmuş gibi gözüküyor. Bu türün, Türkçe’ye de çevrilen, en önde gelen örneklerinden bir tanesi Bryan S. Tumer’a aittir: Marks ve Oryantalizmin Sonu, Trc.: H. Çağatay Keskinok, (İstanbul: Kaynak Yay., 1985).
[24] Uzun süre Hindistan Komünist Partisi—Marksist’in Genel Sekreterliği görevinde bulunmuştu.
[25] Lewis’in Said’c yönelik eleştirilerinin ayrıntılı bir değerlendirmesi için bkz.: Yücel Bulut, “1945 Sonrasında Oryantalizme Yöneltilmiş Eleştirilerin Değerlendirmesi”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul: İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Bölümü, 2000, s.149-152. Edward Said ile Bernard Lewis’in İslam medeniyetini ele alma biçimlerini mukayese eden bir çalışma için bkz.: Angel López Santiago, “Two Regards Upon Islam: Edward Said and Bernard Lewis (Or Postmodemity Looks at Modernity in the Face)”, Yayınlanmamış Master Tezi, Quebéc: Université Laval, Département Science Politique, Faculté des Sciences Sociales, 1999.
[26] Michael Richardson, “Enough Said: Reflections on Orientalism”, Anthropology Today, Cilt: 6, No. 4, Ağustos 1990, S. 17.
[27] James Clifford, “On Orientalism", The Predicament of Culture: Twentieth-Century Ethnograplty, Literature and Art, (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1988) içinde, s. 255-276.
[28] Clifford’un bu literatüre örnek: olarak verdiği yazar ve eserleri şunlar: Antropoloji ile sömürgecilik ilişkisi için: Jacques Maquet, “Objectivity in Anthropology" (Current Anthropology, 5:47-55); Dell Hymes, (der.), Reinventing Anthropology, (New York: Pantheon, 1969); Talal Asad, (der.), Anthropology and the Colonial Encounter, (Londra: Ithaca Press, 1973); Raymond Firth, “Anthropological Research in British Colonias: Some Personal Accounts”, Anthropological Forum, 4 (özel sayı); Jean Copan, Critiques et politiques de l’anthropologie, (Paris: Maspéro, 1974); a.mlf., Anthropologie et impérialisme, (Paris: Maspéro, 1975); Gérard Leclerc, Anthropologie et colonialisme, (Paris: Fayard, 1972); June Nash, “Nationalism and Fieldwork”, Annual Review of Anthropology, 4:225-245. Doğu ve lslamiyât incelemeleri için: A. L. Tibawi, “English Speaking Orientalists: A Critique of Their Approach to Islam and to Arab Nationalism”, Muslim World, 1963, 53(3-4):]85-204, 298-313; Anouar Abdel-Malek, “L’orientalisme en crise”, Diogène, 1963, 24:109-142; Albert Hourani, “Islam and the Philosophers of History”, Middle Eastern Studies, 1967, 3:204-268; ve Abdelkebir Khatibi, “Jacques Berque ou le saveur orientale”, Les Temps modernes, 1976, 359:2159-2181 
[29] James Clifford, a. g. e., s. 257.
[30] Edward W. Said, “Doğu, Doğu Değildir: Oryantalizm Çağının Yaklaşan Sonu", Trc.: Necmiye Alpay, Varlık, Şubat 1996, Sayı: 1061, s. 42. [Yazının İngilizce aslı için bkz.: Edward W. Said, “East isn’t East: The İmpending End of the Age of Orientalism”, Time Literatüre Supplément, 3 Şubat 1995, s. 3-5.]
[31] Edward W. Said, “Doğu, Doğu Değildir”, s. 43.
[32] Edward Said, “Ek: Oryantalizme Yeniden Bakış”, Oryantalizm içinde, s. 524.
[33] Edward Said, Oryantalizm, 508.
[34] Said’in oryantalizme ve Filistin davasına ilgi duyma süreci ile alakalı olarak bkz.: “Edward Said İle Oryantalizm Tartışması”, Oryantalizm Eleştirileri içinde, s. 159-173; veNubar Hovsepian, “Connections with Palestine”, Michael Sprinker, (der.), Edward Said.■ A Critical Reader, (Cambridge: Blackwell Publishers, 1992) içinde, s. 5-18.
[35] ikinci Savaş sonrası donemin özelliklerini ve bu özelliklere bağlı olarak şarkiyat araştırmaları sahasında yaşanan gelişmelere dair bir değerlendirme için bkz.: Yücel Bulut, Oryantalizmin Kısa Tarihi, (İstanbul: Küre Yay., 2. Baskı, 2004), s. 131-160.
[36] Edward Said, Haberlerin Ağında İslam, Trc.: Alev Alatlı, (İstanbul: Pınar Yay., 1984), s. 181 vd.

uygulamabanner.jpg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.