1. ANALİZ

  2. Generallerimiz Afganistan'da başarısız oldu
Generallerimiz Afganistan'da başarısız oldu

Generallerimiz Afganistan'da başarısız oldu

'Birleşik Devletler ordusu Amerika’yı Afganistan’da başarısızlığa uğrattı. Bu taktiklerden değil liderlikten kaynaklanan bir başarısızlıktı.'

A+A-

Jason Dempsey | Foreign Policy

David Patraeus’un göreve gelmesi ve ordunun “kontrgerilla” taktiklerinin yeniden tanımlanması ile askeriyenin Afganistan ve Irak’ta verdiği savaşlara kendini muazzam şekilde adapte ettiği düşünülüyordu. Ne yazık ki, bu değişim yüzeysel olmaktan öteye gidemedi. Patraeus sadece bir hayaldi ve onun ordunun fikirsel babası olduğu tezi sadece ulusal medyada kabul gördü. Askeri bürokrasinin kurumsal uyuşukluğu basın açıklamalarına hiç yansımadı. Sonuç olarak elimizde, yüksek rütbeli subaylardan düşman unsurlarına karşı koymanın önemine dair açıklamalar, bu açıklamaların yanında Soğuk Savaş dönemi personelinin göreve devam etmesi, dikkate değer herhangi bir değişim sağlamayan bazı askerlerin görev yerlerinin değiştirilmesi uygulaması kaldı.

2009 yılında Afganistan’da komutayı eline alan General Stanley McChrystal emri altındaki askerleri ziyareti sırasında hepimize teker teker şu soruyu sordu: “Kazanana kadar burada kalman gerekseydi, neleri farklı yapardın?”

O zaman ben doğu Afganistan’da zorlu bir savaşın yaşandığı bölgede görev yapan bir birliğin lideriydim. Bu kesinlikle sorulması gereken doğru soruydu, ancak geriye dönüp baktığımda bunun aynı zamanda şaşırtmacalı bir soru olduğunu görüyorum. Cevap savaşa doğru adamları götürmek, bu adamaları çevreye alışana kadar orada tutmak, bir ilerleme kat edilmesi adına onları sorumlu kılmakta yatıyordu, ancak ordu bu çözümü uygulamak için pek istekli değildi. Çözüm yerine, komutanların birer turist gibi sürekli değiştirildiği bir askeri politika izledik. 

Vietnam’da askeri birliklerin uyumu konusunda dersini alan ordu, Afganistan’da büyük birliklerin her 7,9 veya 12 ayda bir görevden alınıp yenilendiği bir politika izledi. Bu model, Vietnam’da uygulanan bütün birlik yerine askerlerin ferdi olarak görev süresinin sonlandırıldığı ve yerine yeni bir askerin geldiği sistemden daha etkili bir biçimde, ordu içindeki etkinliği ve er seviyesinde birlik uyumunu sağladı ancak bu model bir kontrgerilla savaşı için tamamıyla yetersiz bir modeldi. Taktiksel operasyonlarda bulunan askerlerin görev sürelerinin sınırlı tutulması mantıklı bir hamledir ancak kontrgerilla savaşı verilen bir bölgede gerekli olan anlayış ve arkadaşlık olgularının oturması için birliklerin başındaki komutanların normal askerlerden çok daha uzun süre görev başında olması gerekir. Büyük birliklerin bu derece sıklıkla değiştirilmesi uygulaması, şekil vermeye gönderildikleri bölgeyi ancak yüzeysel olarak tanıma fırsatı bulan yüksek rütbeli komutanların etkisinin de yüzeysel seviyede kalmasını garanti altına aldı.

Hayata geçirilen bu rotasyon politikasının yol açtığı sorunlar, kurumsal kültür ve askeri personel yönetim sisteminin “yardımcı görev” olgusuna verdiği değerin az olması ile daha da ağırlaştı. 

Afganistan’da operasyonlarımızın başlamasından itibaren “yardımcı görev” açık olarak dile getirilmişti ancak uygulamada bu operasyon tipine pek de önem verilmedi. 

Ordunun söyledikleriyle bürokrasinin önceliklerinin uyuşmamasının en iyi örneği AfPak programıdır. Bu program Genelkurmay Başkanı Amiral Mullen tarafından yürürlüğe alınmıştı ve etkin bir Afgan güvenlik unsuru yaratabilmek için silahlı kuvvetlerin çeşitli departmanlarından, yerli güçlerle uzun vadeli bir iletişimin kurulması adına yeterli dil ve tecrübeye sahip subayların bir birliktelik içerisinde çalışmasını amaçlıyordu. Genelkurmay Başkanı tarafından öncelik arz eden bir program olmasına rağmen, AfPak kuvvet komutanlıkları tarafından hiçbir zaman benimsenmedi.

Program genel olarak destek görmesine ve önemine rağmen, yanlış yönetim ve kaynakların yanlış kullanılması büyük bir sorun haline geldi zira özenle seçilmiş bu kurmay heyet geleneksel olmayan kariyer kanallarını desteklemekten aciz bir askeri personel yönetim sistemleri ile uğraşmak zorundaydı. Subayların asıl yapması gereken iş olan taktik unsurlara komutanlık yapmak yerine kendilerine verilen bu görevin kariyer açısından bir “yoldan sapma” olarak görülmesi ve Afgan liderlerle ortaklık üzerine kurulu görevler yerine kendilerine rasgele verilen personelle çalışmak zorunda olunması, programın ordu içerisinde ya uzak durulması gereken ya da bir şekilde atlatılması gereken önemsiz bir görev olarak anılmasına neden oldu.  

 

Kara Kuvvetleri’nin baş personel subayı tarafından, Kara Kuvvetleri Kurmay Subayına gönderilen ve basına sızdırılan bir bilgilendirme notuna göre AfPak programı askeri kariyer basamaklarında çıkmaz bir sokak olarak adlandırılmıştı. Bu programa iştirak eden subaylar etmeyenlere göre daha yavaş şekilde terfi ettiriliyordu. Bu sonuç yalnızca iki şekilde açıklanabilir; ya ordu ortalamanın altındaki subayları bu programa yolluyordu ya da subaylar geleneksel terfi yolundan çıktıkları için cezalandırılıyorlardı. İki açıklama da ordu için Afganları eğitmenin ve onlara danışmanlık yapmanın bariz bir şekilde bir öncelik olmadığını gösteriyordu. 

Güvenlik Kuvvetleri Danışmanlık ve Yardım takımlarında görev alanlar benzer zorluklarla karşılaştılar. Bu takımlar, AfPak programında olduğu gibi geçiciydi ve uzak durulması gereken bir pozisyon olarak nam salmıştı zira bu takımlar da görev yapanlar geleneksel kariyer kanallarından uzaklaşmış oluyorlardı. En sonunda, 1950’lerin askeriyesindeki personel sistemi katılığı yeni kontrgerilla algısını tamamen ortadan kaldırdı. Askeri kariyer planlamaları merkezi olarak katı şablonlara maruz kaldı. Bu tür bir personel sistemi, ordunun barış döneminde devletler arası herhangi bir savaşın çıkması ihtimaline karşı taktiksel olarak hazırlanması için uygundur, ancak kare şeklindeki deliklerden kare bloklar geçirmekten başka bir işe yaramaz. 

Böyle bir sistemin üretimi olan konvensiyonel savaş kapasitesinin korunması gelecekteki savaşlar göze alındığında gayet açık bir endişe yaratıyor. 15 yıldır devam eden savaşlara ve bu savaşlarda elde ettiğimiz başarısızlıklara baktığımızda askeri liderlerimize “Ne tür bir savaş bekliyoruz?” diye sormanın zamanının geçtiğini görüyoruz. 

Warren Buffett’in şu ünlü çıkarımı ilginçtir; eğer yarım saattir poker masasında isen ve hala kimin zayıf olduğunu çözememişsen, zayıf olan sensin demektir. 15 yıldır Afganistan’dayız. Afganlar ülkelerinden gelip geçen subayları nasıl idare edeceklerini biliyorlar. Kısa dönem görev süreleriyle gidip gelen Amerikalı subaylar, resmi emir komuta zincirinin dışında kalan ilişki ağlarını asla tam anlamıyla anlayamazlar. Ben bu duruma 2012 yılında basiretsiz bir sınır polisi komutanını görevden aldırmak için çalışırken bizzat şahit oldum. Emir komuta zincirini aylar süren çabaların ardından tavladıktan sonra bu subay görevden alındı. Ailesinin bağlantıları olduğu bana daha önce söylenmişti, ancak liyakatsizliği benim için onu askeri üniformadan uzak tutmak için yeterli bir sebepti. Ancak tabi ki de ben haksızdım…2014 yılında ben tekrar göreve dönene kadar, sınır polisi yönetim merkezinden 2 farklı danışman jenerasyonu gelip geçmiş ve o komutan tekrar kontrolü ele almıştı. 

Bu şekilde işleyen sistemden haberimiz yokken, öfke ile tepki veriyorduk, çünkü, savaşı kazanıp kazanmamak Afganların umrunda değil miydi?

Amerikan askeriyesi gibi geniş çaplı hiyerarşik bürokrasilerde yaygın olan bir şaka vardır; üstlerimiz planlayamıyor, astlarımız uygulayamıyor. Bu şaka, şimdiki askeri liderlerin geniş çaplı stratejik başarısızlıklara olan bakış açısını yansıtıyor. Onlara göre bu başarısızlıklar askeriyenin elinde olmayan nedenlerden kaynaklanıyor, uygulamadaki bütün sorunlar da tamamen Afganlardan kaynaklanıyor. Sorgulamadığımız tek nokta ise savaşa olan bakış açımızın ne kadar yanlış olduğu ve bu bakış açısının sonucu olarak stratejik seçeneklerimizi kendi elimizle nasıl sınırlandırdığımızdır. 

Taliban’a karşı savaşmak için Afganlar nasıl hazır olur sorusuna cevap olarak yüksek konumdaki bir Pentagon yetkilisi şöyle demiştir; “Yerel kuvvetlerin hava desteğine, istihbarata ve genel olarak lojistik desteğe ihtiyacı var.” Ancak hem genel olarak hem de bu yetkili tarafından gündeme getirilmeyen nokta şudur ki. Nasıl oluyor da Taliban bu olanaklara sahip değilken düşmanına karşı böylesine başarılı olabiliyor!

Hali hazırdaki yüksek rütbeli subaylar sürekli olarak “daha fazla asker, daha fazla para, daha fazla zaman” talebinde bulunurken bir sonraki başkanın ilk sorması gereken soru budur, zira bu sorunun cevabı ordunun Afganistan’a olan gerçek dışı bakışını ortaya çıkaracaktır. 

Güncel çıkış stratejimiz, bir ulusun ihtiyaç duyduğu devasa bir güvenlik gücünü yaratmaktır, ancak bu ulus böylesine bir kuvveti ikame ettirmek için gerekli olan ne etkin bir bürokrasiye ne de işleyen bir nüfusa sahiptir. Afganistan’ı bu model ile kontrol altına almak için onyıllar gereklidir ve bunun günün sonunda başarı garantisi yoktur. Askeriye kontrgerillaya karşı sadece konuşmakla yetindiği sürece, başkan yıllarca tekerleme gibi “daha fazla adam, daha fazla para, daha fazla zaman” laflarını duymaya devam edecektir.

Jason Dempsey 2015 yılında ordudan emekli olmuştur, son olarak Genelkurmay Başkanlığı Kalem Subayı’nın özel yardımcısı olarak görev yapmıştır. 2009 yılında Afganistan’da tim komutanı olarak görev yapmış ardından aynı ülkede Afgan Sınır Polisi’ne 2012-2013 arasında muharebe danışmanlığı yapmıştır. 2014 yılında kısa bir süreliğine “yardım görevi”ni incelemek üzere ülkede bulunmuştur. Ordumuz: Askerler, Politikalar ve Amerikan Halk-Asker İlişkileri isimli kitabın yazarıdır. Bugünlerde, Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi’nde yardımcı kıdemli olarak görev yapmakta ve Columbia Üniversitesi’nde Askerler ve Gaziler İnsiyatifi kurumunun başında bulunmaktadır. 

Tercüme: Mepa News

HABERE YORUM KAT

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.