Sami el Aryan

Sami el Aryan

Hamas neden 7 Ekim saldırısını gerçekleştirdi?

Hamas neden 7 Ekim saldırısını gerçekleştirdi?

7 Ekim olayları, Filistinlilerin uzun mülksüzleştirilme, işgal, kuşatma ve mücadele tarihinden bağımsız olarak anlaşılamaz. Filistinlilerin, kendilerini nesiller boyunca mülksüzleştiren bir sisteme karşı direnme haklarını gerekçelendirmeleri gerektiği ön kabulünden hareketle bu olaylar ciddi biçimde incelenemez. Bu hak tartışma konusu değildir.

Sorgulanabilecek olan, Hamas'ın neden tam da o dönemde bu eylem yolunu seçtiği ve liderlerinin 7 Ekim'den önce bildikleri ve makul olarak öngörebilecekleri dikkate alındığında bu kararın rasyonel olup olmadığıdır.

Bu durum, ellerindeki alternatifler arasında bunun doğru stratejik tercih olup olmadığı ve hangi stratejik değerlendirmenin onları böylesine olağanüstü bir risk almaya yönelttiği sorusunu da gündeme getiriyor.

Bu sorular kaçınılmaz olarak sonrasında yaşanan yıkım üzerinden ele alınıyor. Uluslararası Af Örgütü, B'Tselem, Uluslararası Soykırım Araştırmacıları Birliği ve BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu'nun vardığı sonuca göre Gazze soykırıma maruz kaldı, İnsan Hakları İzleme Örgütü ise imha ve soykırım eylemlerini belgeledi.

Gazze, üç yıldır, 7 Ekim'den önce çok az kişinin hayal edebileceği ölçekte yıkıma ve kayıplara uğruyor.

Sonradan edinilen bilgi, analizin yerini tutamaz. Rasyonellik öncelikle karar vericilerin o sırada ne bildikleri, neden korktukları ve makul olarak ne bekledikleri üzerinden değerlendirilmelidir. Kararın nihayetinde doğru olup olmadığı farklı bir sorudur ve bu soruyu yanıtlamak için hala erken olabilir.

Hamas'ın 7 Ekim'den önceki yıllarda yürüttüğü iç tartışmalar, mevcut durumun kendisinin stratejik bir tehdide dönüştüğüne giderek daha fazla ikna olan bir liderliği ortaya koyuyor.

Bu tabloya temel oluşturan ve İsrail ordusunun Gazze'de ele geçirdiği iç belgelerin çoğu, askeri istihbarat çevreleriyle bağlantılı İsrailli bir araştırma merkezi olan Meir Amit İstihbarat ve Terörizm Bilgi Merkezi tarafından yayımlandı ve bu belgeler, saldırılardan önceki yıllarda Hamas'ın Gazze'deki liderlerinin düşüncelerine ışık tutuyor.

Bu hesaplamayı beş gelişme şekillendirdi: Gazze'nin kuşatma altında tutulması, Batı Şeria'nın hızlanan sömürgeleştirilmesi, Kudüs ve Mescid-i Aksa üzerindeki mücadele, İsrail cezaevlerindeki Filistinli tutsaklar, ve normalleşme, özellikle de bir Suudi Arabistan-İsrail anlaşması olasılığı.

Bu beş gelişmenin her biri, zamanın tarafsız olmadığı yönündeki aynı sonuca işaret ediyordu. Beklemek başlı başına bir tercihti ve Hamas, bu tercihin Filistinlilerin seçeneklerini sürekli olarak ortadan kaldırdığına giderek daha fazla inanıyordu.

Kuşatma, yerleşimciler, Mescid-i Aksa

Gazze ilk sıradaydı. 2023'e gelindiğinde kuşatma 16 yılı aşkın süredir devam ediyordu ve 2,2 milyondan fazla Filistinli, hareketliliğin, ticaretin, ekonomik ve toplumsal hayatın ağır biçimde kısıtlandığı dar bir kıyı şeridine hapsedilmişti. Gazze'ye giriş ve çıkışlar sıkı denetim altında tutulmaya devam ediyordu.

Mevcut savaştan önce bile işsizlik, 2022'nin ikinci çeyreğinde yaklaşık yüzde 44 düzeyindeydi ve aynı yılın ilerleyen dönemlerinde genç işsizliği yüzde 60'ı aşmıştı.

Gazze nüfusunun yüzde 80'inden fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyordu ve 1,2 milyon Filistinli mülteci, en temel ihtiyaçlarını karşılamak için BM'nin Filistinli mültecilere yönelik kuruluşu UNRWA'nın acil gıda yardımına bağımlıydı.

Hamas Gazze'yi yönetiyordu, ancak kuşatmayı sona erdiremiyordu. Dönemsel çatışmalar Siyonist rejime bedeller ödetiyor, fakat temel denklemi değiştiremiyordu. Yıkımı sınırlı bir yeniden inşa izliyor, müzakereler geçici rahatlamalar sağlıyor ve abluka devam ediyordu.

Dolayısıyla tercih hiçbir zaman yalnızca savaş ile barış arasında değildi. Mevcut durumun kendisi, devam eden şiddeti, boğulmayı ve kötüleşmeyi içeriyordu.

Batı Şeria farklı, ancak aynı ölçüde acil bir tehlike oluşturuyordu. Yerleşimlerin genişlemesi, bir Filistin devletinin topraksal temelinden geriye kalanları giderek yok ediyordu. 2023'e gelindiğinde, Doğu Kudüs dahil işgal altındaki Batı Şeria'da, uluslararası hukuka göre yasa dışı olan yerleşimlerde yaklaşık 750 bin İsrailli yerleşimci yaşıyordu.

Binyamin Netanyahu'nun 2022'nin sonlarında kurduğu hükümet, Bezalel Smotrich gibi isimleri Batı Şeria üzerinde benzeri görülmemiş bir nüfuza sahip konumlara getirdi. Smotrich, Filistinlilerin önüne açıkça üç seçenek koymuştu: Ulusal hedefler taşımadan İsrail yönetimini ve tahakkümünü kabul etmek, göç etmek ya da direnirlerse ölümcül güçle karşı karşıya kalmak.

Hamas açısından bunun stratejik anlamı, yerleşimlerin kendisinin ötesine uzanıyordu. Zamanın Filistinlilerin lehine işlediği söylenemezdi. Geçen her yıl, toprakların daha fazla parçalanmasını, İsrail'in denetiminin artmasını ve süreci tersine çevirme olanaklarının azalmasını beraberinde getiriyordu. Bu koşullarda stratejik sabır, sonunda stratejik felce dönüşebilirdi.

Kudüs ve Mescid-i Aksa, meselenin önemini daha da artırıyordu. Mayıs 2021'deki Seyfu'l Kudüs çatışması, Mescid-i Aksa'nın coğrafi ve siyasi bölünmelerin ötesinde Filistinlileri ve dünya çapındaki Müslümanları harekete geçirme konusundaki olağanüstü gücünü göstermişti.

Hamas açısından bu çatışma, Gazze ile Siyonist rejim arasındaki bir başka savaştan daha büyük bir anlam taşıyordu. Gazze'yi, Kudüs'ü, Batı Şeria'yı, 1948 topraklarındaki Filistinlileri, tutsakları ve diasporayı tek bir ulusal mücadele içinde birleştirme olanağını gösteriyor gibiydi.

2022 ve 2023'te yaşanan olaylar, Hamas'ın Mescid-i Aksa'ya ilişkin korkularını artırdı. İsrail'in Mescid-i Aksa'ya yönelik tekrarlanan baskınları, ibadet edenlerle yaşanan çatışmalar ve İsrailli dini milliyetçi güçlerin yerleşkeye ilişkin giderek daha güçlü biçimde dile getirdiği talepler, mevcut düzenlemelerin aşamalı olarak ortadan kaldırıldığı yönündeki endişeleri artırdı.

El-Halil'deki İbrahim Camii'nin önce bölünmesi, ardından giderek daha fazla İsrail denetimi altına alınması, kaygı verici bir emsal oluşturuyordu. Hamas açısından Filistinlilerin bir başka kırmızı çizgisi daha aşınıyor gibi görünüyordu.

Tutsaklar ve normalleşme

Dördüncü baskı unsurunu tutsaklar oluşturuyordu. 7 Ekim'den önce, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 5 binden fazla Filistinli İsrail cezaevlerinde tutuluyordu, 1200'den fazlası ise herhangi bir suçlama yöneltilmeden alıkonuluyordu.

Itamar Ben Gvir, ulusal güvenlik bakanı olduktan kısa süre sonra Filistinli tutsaklara ek kısıtlamalar getirmeye başladı.

Tutsak takaslarının tarihi farklı bir ders sunuyordu. 1985 Cibril anlaşması, İsrail'in tuttuğu 1.150 tutsağın serbest bırakılmasını sağladı, Hizbullah'ın 2004 ve 2008'de İsrail'le gerçekleştirdiği takaslar da aynı ilkeyi pekiştirdi.

Hamas açısından en önemlisi, 2011'deki Gilad Şalit takasının, esir alınan tek bir İsrail askeri karşılığında 1027 Filistinli tutsağın serbest bırakılmasıyla sonuçlanmasıydı.

Buradan çıkarılacak sonucu gözden kaçırmak zordu. Esirler, diplomasinin çoğu zaman yaratamadığı bir pazarlık gücü oluşturuyordu, dolayısıyla İsrail askerlerini esir almak, 7 Ekim'de ortaya atılmış bir hedef olmaktan ziyade yerleşik bir stratejik mantığın parçasıydı.

Beşinci gelişme olan normalleşme, bunların en etkili olanı olabilir. 2023'e gelindiğinde Hamas, Filistin meselesini bütünüyle marjinalleştirme tehdidi taşıyan bölgesel bir dönüşümden giderek daha fazla kaygı duyuyordu.

2020 İbrahim Anlaşmaları, Arap hükümetlerinin Filistin meselesini çözmeden İsrail'le ilişkilerini normalleştirebileceğini göstermişti ve Biden yönetimi şimdi çok daha önemli bir kazanımın, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki normalleşmenin peşindeydi.

7 Ekim'den yalnızca iki hafta kadar önce, 22 Eylül 2023'te, bunun simgesel anlamı açıkça ortaya çıktı. Netanyahu, BM Genel Kurulu kürsüsünde, normalleşmeyi ve bölge üzerinden Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan bir ekonomik koridoru merkeze alan "yeni bir Orta Doğu" vizyonunu sundu.

Gösterdiği harita, bir Filistin devletine yer vermeksizin tarihi Filistin'i fiilen İsrail olarak gösteriyordu. Hamas açısından Filistin'in stratejik olarak bütünüyle devre dışı bırakılması tehlikesi açıktı.

Hamas kararını bu koşullarda aldı. Gazze kuşatma altında kalmaya devam ediyor, Batı Şeria sömürgeleştiriliyor, Mescid-i Aksa giderek daha fazla tehdit altında görünüyordu, binlerce tutsak cezaevlerinde tutulmaya devam ediyor ve normalleşme, Filistin'i bölgesel siyasetin daha da dışına itme tehdidi taşıyordu.

Bunların hiçbiri 7 Ekim'in uygulanabilir tek yanıt olduğunu kanıtlamaz, ancak operasyonun belirlenebilir bir siyasi ve stratejik hesaplamadan doğduğunu gösterir.

Rasyonelliği değerlendirmek

Rasyonellik, sonradan ortaya çıkan sonuçlara göre değil, kararın alındığı sıradaki koşullara göre değerlendirilmelidir. Gazze'nin yıkımına tanık olduktan sonra geriye doğru akıl yürütmek ve böylesine bir yıkımın izlediği her kararın irrasyonel olması gerektiği sonucuna varmak cazip gelebilir. Stratejik kararlar bu şekilde adil biçimde değerlendirilemez.

Hamas'ın muhakemesini değerlendirmeden önce bir ayrım net olmalıdır. Gazze'deki soykırımın ve yıkımın sorumluluğu Siyonist rejime ve bunu mümkün kılanlara aittir. Buradaki soru, Hamas'ın verilecek karşılığı yeterince öngörüp öngörmediği ve bunu stratejik hesaplarına dahil edip etmediğidir, bu, Filistin direnişinin İsrail'in eylemlerine neden olup olmadığı sorusundan farklı bir meseledir.

Hamas kuşkusuz büyük çaplı bir İsrail saldırısı bekliyordu. Ciddi hiçbir lider, İsrail'in Gazze'yi çevreleyen hattın aşılmasını, askeri mevzilerin ele geçirilmesini, yüzlerce İsrail askeri ve yerleşimcinin öldürülmesini ve çok sayıda İsraillinin esir alınmasını içeren bir operasyonu büyük bir savaş başlatmadan kabulleneceğine inanmış olamazdı.

Hamas'ın kapsamlı Amerikan desteğini de beklemiş olması gerekir, çünkü İsrail'in Gazze'ye karşı önceki savaşları her ikisine ilişkin de yeterli kanıt sunuyordu.

Yine de ağır bir askeri saldırı öngörmek, ardından gelen benzeri görülmemiş savaşı tahmin etmekten çok farklıdır: Yıllara yayılan bir soykırım kampanyası, neredeyse bütün bir nüfusun yerinden edilmesi, Gazze'nin geniş kesimlerinin fiziksel olarak yok edilmesi, ve uluslararası kamuoyunun yakın takibine rağmen yürütülen bir aç bırakma ve yoksun bırakma kampanyası.

Amerikan desteğinin kendisi tamamen öngörülebilirdi, ancak bu desteğin ölçeği ve süresi daha önce görülmemişti. Washington, artan Filistinli ölü sayısına ve giderek yükselen uluslararası kınamalara rağmen en gelişmiş silahları ve yıkıcı mühimmatı, istihbaratı ve diplomatik korumayı sağlamaya devam etti.

Başlıca Avrupa hükümetleri büyük ölçüde İsrail ve ABD ile aynı çizgide kalırken Arap ve Müslüman ülkelerin hükümetlerinin tepkisi olağanüstü ölçüde zayıf kaldı. Bunların her biri Hamas'ın 7 Ekim öncesindeki değerlendirmesiyle doğrudan ilgilidir.

İran, Hizbullah ve daha geniş Direniş Ekseni ayrı bir soruyu gündeme getiriyor. Hamas, bu ilişkileri geliştirmek ve bölgedeki direniş hareketleri arasında daha fazla koordinasyon sağlamak için yıllarını harcamıştı. 2021'deki Seyfu'l Kudüs'ün ardından iç tartışmaları, Filistin mücadelesini Siyonist rejimle daha geniş bir bölgesel çatışmaya bağlama yönündeki ilgiyi giderek daha fazla yansıtıyordu.

Belgeler, Hamas'ın 7 Ekim'i İran ya da Hizbullah'ın topyekun bir bölgesel savaşa girme sözü vermesi nedeniyle başlattığı yönündeki basitleştirici iddiayı desteklemiyor.

Hamas daha derin bir koordinasyon arayışındaydı, birden fazla cepheyi ve çeşitli olası senaryoları tartışıyordu ve Lübnan'dan ve başka yerlerden gelecek baskının İsrail'in askeri hesaplarını zorlaştırabileceğini biliyordu. Liderleri İran ve Hizbullah'la aktif biçimde iletişim kuruyordu, ancak iletişim, bağlayıcı bir askeri ittifak değildir.

Aynı şekilde, kanıtlar İran ya da Hizbullah'ın 7 Ekim'in zamanlamasını ve operasyonel ayrıntılarını önceden bildiğini ortaya koymuyor, Hamas'ın, bunlardan herhangi birinin derhal tam ölçekli bir savaşa gireceğine dair bir güvenceye sahip olduğunu ise hiç ortaya koymuyor.

Yanlış hesaplama ve alternatifler

Hamas operasyonu, İran ve Hizbullah'ın derhal topyekun bir bölgesel savaşa girmesini bekleyerek başlattıysa stratejisinin temel varsayımlarından biri neredeyse hemen çökmüş demektir. Mevcut kanıtlar ise bunun yerine, mutlaka derhal topyekun bir savaşa yol açmadan İsrail'e askeri ve stratejik bedeller ödetecek ek cepheler biçiminde kademeli bir bölgesel baskı beklentisine işaret ediyor.

Bu gerçekleşti, ancak Gazze'nin yıkımını önlemek için gerekli ölçekte değil. Hizbullah Lübnan'dan bir destek cephesi açtı, Husiler Yemen'den müdahil oldu, Iraklı gruplar Amerikan mevzilerine saldırdı ve İran'ın kendisi de saldırıya uğradıktan sonra nihayet İsrail ve ABD ile doğrudan çatışmaya girdi.

Eğer stratejik bir yanlış hesaplama varsa bu, çeşitli olumsuz gelişmelerin aynı anda bir araya geleceğini öngörememekte yatıyordu: daha önceki neredeyse bütün eşikleri aşan bir İsrail saldırısı, artan soykırım kanıtlarına rağmen süren Batı'nın askeri ve diplomatik desteği, Arap ve Müslüman ülkelerin hükümetlerinin olağanüstü zayıflığı, üyeleri operasyonun zamanlamasına şaşıran Direniş Ekseni içindeki sınırlı koordinasyon, ve Batı Şeria'da ya da Yeşil Hat içindeki Filistinliler arasında büyük bir ayaklanmanın ortaya çıkmaması.

Hamas bu engellerden birkaçını ayrı ayrı makul biçimde öngörebilirdi. Hepsinin bu büyüklükte ve aynı anda ortaya çıkacağını tahmin edememek, ciddi bir kör nokta olduğunu gösterdi.

7 Ekim hakkındaki her yargı başka bir soruyu da yanıtlamak zorundadır: Neyle karşılaştırılacak?

Hamas'ın gerçekten alternatifleri vardı ve daha da önemlisi Yahya Sinvar bunların birkaçını zaten denemişti. 2017'de Gazze'de liderliği üstlendikten sonra Filistin Yönetimi Başkanı Mahmud Abbas'la uzlaşma arayışına girdi ve ablukanın ve yaptırımların sona erdirilmesini sağlamaya çalışırken Gazze'deki idari yetkiyi Filistin Yönetimi'ne geri vermeyi teklif etti. Bu girişim, İsrail ve Amerikan muhalefeti karşısında sonunda başarısız oldu.

Hamas, Mısır ve Katar'ın arabuluculuğuyla uzun vadeli ateşkes düzenlemeleri arayışına girdi. 2018-2019'da Gazze'deki Filistinliler, Büyük Dönüş Yürüyüşü aracılığıyla büyük ölçüde barışçıl bir kitlesel seferberliğe yöneldi, ancak İsrail'in 200'den fazla Filistinliyi öldüren ve aralarında çocukların da bulunduğu on binlerce kişiyi yaralayan yanıtıyla karşılaştı.

Hamas yine de itidali, daha fazla diplomasiyi, sınırlı bir tırmanmayı, askeri kapasitesini artırmayı sürdürmeyi ya da yalnızca örgütsel varlığını korumayı seçebilirdi. 2017 tarihli Genel İlkeler ve Politikalar Belgesi, Siyonist projenin meşruiyetini tanımadan, 1967 sınırları üzerinde tam egemen bir Filistin devletinin kurulmasını ulusal uzlaşı formülü olarak kabul ederek zaten kayda değer bir siyasi esneklik göstermişti.

2023'e gelindiğinde Hamas liderleri tam da bu yaklaşımlar konusunda yıllara dayanan deneyime sahipti ve bunların hiçbiri kuşatmayı sona erdirmemiş, yerleşimlerin genişlemesini durdurmamış, Mescid-i Aksa'yı korumamış, binlerce tutsağı özgürlüğüne kavuşturmamış ya da bölgesel normalleşme sürecini tersine çevirmemişti.

7 Ekim'e yönelik geriye dönük eleştirilerin önemli bir bölümünün zayıflığı budur. Kararın stratejik açıdan hatalı ya da irrasyonel olduğunu göstermek için ardından gelen felakete işaret etmek yeterli değildir. 6 Ekim'de mevcut olan gerçekçi alternatifin ne olduğunu belirlemek ve bu alternatifin muhtemelen nereye varacağını sormak gerekir.

Beklemek de bir karardı ve Hamas, beklemenin stratejik ortamın, Filistin direnişi daha da kötü koşullarla karşılaşana kadar bozulmasına izin vermek anlamına geldiği sonucuna vardı. Bu değerlendirmenin doğru olup olmadığı başka bir sorudur, ancak irrasyonel değildi.

Bedel ve sonuçlar

Peki Hamas'ın bakış açısından 7 Ekim doğru karar mıydı? Bu, söz konusu soruların en zor olanıdır ve henüz kesin biçimde yanıtlanabileceğine inanmıyorum.

İnsani bedel sarsıcı boyutlara ulaştı. En az 74 bin, belki de bundan binlerce daha fazla Filistinli öldürülürken 175 binden fazlası yaralandı. Gazze nüfusunun büyük bölümü yerinden edildi, birçoğu bunu defalarca yaşadı. Aileler, mahalleler, üniversiteler, okullar, hastaneler, camiler, kiliseler ve bölgedeki sivil altyapının büyük bölümü yok edildi.

Hiçbir stratejik değerlendirme bu gerçekliğe gözlerini kapatamaz ve aynı derecede önemli bir ilkeden de vazgeçemez. İsrail'in Gazze'deki eylemlerinin sorumluluğu Siyonist rejime ve bunları mümkün kılan ve destekleyenlere aittir. Direniş, karşı koyduğu gücün işlediği suçlardan sorumlu tutulamaz.

Aksi halde daha güçlü taraf olağanüstü bir veto hakkı elde eder, çünkü sonrasında uygulanan cezalandırma nedeniyle herhangi bir direniş eylemini stratejik ya da ahlaki açıdan gayrimeşru hale getirmek için sivil halka karşı yeterince ağır bir vahşet tehdidinde bulunması yeterli olur. Ölçüt bu olamaz.

Yine de soykırımın sorumluluğunu ait olduğu yere koymak, Filistin liderliğini kendi stratejik tercihlerini incelemekten muaf tutmaz. Bir direniş hareketinin kapasitesini, sonuçları, alternatifleri ve müttefikleriyle düşmanlarının muhtemel davranışlarını değerlendirme yükümlülüğü vardır. 7 Ekim'in sloganlardan ziyade analiz gerektirmesinin nedeni budur.

7 Ekim saldırıları Filistin meselesini tartışmasız biçimde dönüştürdü. O günden önce Filistin, uluslararası alanda marjinalleşmeye doğru ilerliyor gibi görünüyordu.

İbrahim Anlaşmaları, Arap hükümetlerinin Filistinlilerin hakları meselesini çözmeden Siyonist rejimle ilişkilerini normalleştirebildiği bölgesel bir model oluşturmuştu. Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi ilerliyordu ve Netanyahu, Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıkıp Filistin'in fiilen ortadan kaybolduğu yeni bir Orta Doğu haritası gösterebiliyordu.

O gün bu gidişatı kırdı ve Filistin'i yeniden uluslararası siyasetin merkezine taşıdı.

İsrail'in işgali, yerleşimleri ve Filistinlilere yönelik muamelesi, onlarca yıldır görülmeyen bir ölçekte mercek altına alındı ve dünyanın büyük bölümünde yeni bir kuşak, yalnızca İsrail politikaları hakkında değil, Siyonizm, yerleşimci sömürgeciliği, Nekbe ve Filistinlilere dayatılan siyasi sistem hakkında da sorular sormaya başladı.

Savaş aynı zamanda Batı öncülüğündeki uluslararası düzenin derin çelişkilerini açığa çıkardı. Uluslararası hukuku korumak için oluşturulan kurumlar, meşruiyetleri açısından sonuçları Filistin'in çok ötesine uzanan bir sınavla karşı karşıya kaldı. Bölgesel normalleşme sekteye uğradı ve hükümet politikaları çok geride kalsa da küresel söylem önemli ölçüde değişti.

Dönüşüm zaferi garanti etmez.

Gazze neredeyse hayal edilemeyecek bir bedel ödedi. Filistin toplumu büyük kayıplara uğradı, bölgesel denge henüz oturmadı ve Hamas, Filistin ulusal hareketi, Siyonist devlet ve daha geniş Orta Doğu açısından sonuçlar hala şekilleniyor.

Dolayısıyla 7 Ekim'i tarihi bir stratejik zafer ya da felaket boyutunda bir stratejik başarısızlık olarak ilan etmek için henüz erkendir. Tarih, bu büyüklükteki olaylar hakkında, sonuçları hala şekillenirken nadiren hüküm verir.

Tarihin hükmü

1936 Filistin ayaklanması, 1939'a gelindiğinde yenilgiye uğramış görünüyordu. Birinci İntifada sonunda Oslo'yu doğurdu, Oslo başlangıçta birçok kişi tarafından tarihi bir atılım olarak kutlandı, ancak daha sonra parçalanma, güvenlik koordinasyonu, genişleyen yerleşimler ve başarısız bir siyasi süreçle ilişkilendirildi. Tarihsel olaylar, ortaya çıkması yıllar, bazen de on yıllar alabilen sonuçları üzerinden tam anlamlarını kazanır.

Tarih, ulusların istila, işgal ve yabancı tahakkümüne karşı mücadelelerinde olağanüstü acılara katlandığı, ancak bu acıların nihai tarihsel sonucu belirlemediği pek çok örnek sunar.

Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası'nı yenilgiye uğratırken 20 milyondan fazla insan kaybetti. Vietnam, yeniden birleşmeye ve bağımsızlığa ulaşmadan önce, Fransız sömürgeciliğine ve Amerikan müdahalesine karşı onlarca yıl süren savaşlarda milyonlarca insan kaybetti. Afganistan da benzer şekilde, ABD güçleri nihayet 2021'de çekilmeden önce, çok ağır bir insani bedel ödeyerek yirmi yıllık Amerikan işgaline katlandı.

Bu deneyimlerin hiçbiri Filistin'e doğrudan uyarlanamaz ve hiçbiri onunla mekanik biçimde karşılaştırılmamalıdır. Gösterdikleri şey, bir halkın çektiği acının büyüklüğünün, direnme kararının stratejik açıdan yanlış olup olmadığını tek başına belirleyemeyeceğidir. Bu yargı nihayetinde mücadelenin neyi başardığına, hangi alternatiflerin mevcut olduğuna ve sonuçlarının zaman içinde nasıl şekillendiğine bağlıdır.

Operasyon nihayetinde yıkıcı bir stratejik yanlış hesaplama olarak değerlendirilebilir ya da bunun yerine, sürdürülemez bir siyasi ve bölgesel düzenin parçalandığı ve Filistin meselesinin zorla yeniden tarih sahnesine taşındığı an olarak hatırlanabilir.

Kararın tutarlı bir stratejik değerlendirmeden doğduğu şimdiden güvenle söylenebilir. Hamas, zamanın Filistinlilerin seçeneklerini giderek daraltması nedeniyle mevcut durumun sürdürülebilir olmadığı sonucuna vardı ve liderleri bu gidişatı kırmayı seçti.

Bedeli doğru hesaplayıp hesaplamadıkları başka bir meseledir. Ağır bir askeri karşılık beklemek, yıkımın tarihsel olarak görülen bütün eşiklerini aşan bir soykırım kampanyası beklemek anlamına gelmiyordu.

İsrail'e verilen sürekli Batı desteğinin derecesini, Arap ve Müslüman ülkelerin hükümetlerinin tepkilerinin zayıflığını, bölgesel askeri müdahalenin sınırlarını ya da Batı Şeria'da ve 1948 topraklarındaki Filistinliler arasında ortaya çıkan sınırlı ayaklanmayı doğru öngörüp öngörmedikleri de belirsizdir.

7 Ekim saldırılarını başlatma kararı, stratejik bir tercih olarak ciddi biçimde incelenmelidir. Açıklanamaz bir şiddet patlamasına indirgenemez, ancak eleştirinin dışında da tutulmamalıdır.

Yapılması gereken, Hamas'ın ne bildiğini, neden korktuğunu, hangi alternatiflerin kaldığını ve İsrail'den, Filistin halkından, Direniş Ekseni'nden, Arap ve Müslüman dünyalarından ve uluslararası sistemden ne beklediğini yeniden ortaya koymak, ardından bu beklentileri gerçekte yaşananlarla karşılaştırmaktır.

Bu, kararın rasyonel olup olmadığını değerlendirmeye başlamak için yeterlidir. Nihayetinde doğru olup olmadığını değerlendirmek ise 7 Ekim'in tarihsel sonuçları bütünüyle ortaya çıktıktan sonra Filistin mücadelesinin hangi noktada olduğunu bilmeyi gerektirir.

Henüz o noktada değiliz. Tarihin vereceği hüküm hala belirsiz.


Middle East Eye'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 349 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Sami el Aryan Arşivi