1. ANALİZ

  2. İdeoloji çağı sona erdi
İdeoloji çağı sona erdi

İdeoloji çağı sona erdi

İdeoloji ikili ilişkileri şekillendirmiyor; çünkü zamanın ruhunu yakalamış bir ideoloji henüz ortaya çıkmış değil.

A+A-

Jacob L. Shapiro | Geopolitical Futures

Geçen hafta İngiltere ve ABD’nin öncülüğünde 20’yi aşkın ülke Rus diplomatları kovdu. Moskova da misliyle mukabele edeceğini belirterek 60 yabancı diplomatı çoktan kapı dışarı etti. Batı ve Rus medyasındaki yorumcular nefes nefese aynı soruyu tartışıyorlar: Acaba dünya ikinci bir soğuk savaşın arifesinde mi? Bu, birkaç nedenle tuhaf bir soru; ama ben burada bunlardan sadece birisini açıklayacağım. Soğuk Savaş, jeopolitik olduğu kadar aynı zamanda ideolojik bir çatışmaydı. SSCB kendisini küresel ihtilalin öncü kuvveti olarak görüyordu ve bu, araçları meşrulaştıran bir amaçtı. Benzer şekilde ABD de -her bir bireyin hürriyetini savunmaya ahdetmiş ulusların üzerinde liberal bir ışık olarak- kendisinin eşsizliğine inandı.

Bugün aynısı her iki aktör için de söylenemez. Aslında hâlihazırda dünyada herhangi bir büyük gücün eylemlerini harekete geçirici veya meşrulaştırıcı bir ideolojiye sahip olduğu da iddia edilemez. Rusya da Çin de artık küresel bir ihtilal peşinde değil: Moskova tampon bölgelerde, Pekin de kıyıdaş sularda kendi milli menfaatlerinin peşinden gidiyor. Kim Il Sung’un Kuzey Kore’deki resmî devlet ideolojisi ve ona dayalı siyasi sistem olan juche, nükleer silah programından biraz daha fazlasına tekabül ediyor. Avrupa’da en ateşli Avrupa [Birliği] severler dahi belli bir noktada Brüksel’in kendi işine bakması gerektiğini düşünüyor. ABD’ye gelince, 2000’lerin başında kısa süreli yeni-muhafazakâr (neocon) suaresi dışında Washington’ın kafası 1991’den bu yana çok daha karışık. [Trump’ın henüz daha] 1,5 yıllık “ABD’yi Yeniden Yüceltmek”[söyleminin] anlamı aslında neredeyse “ABD’yi Daha Güçlü Yapmak”tan ibaret.

İdeoloji Çağı

İdeolojinin şansı yaver gitmişti; İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı 1939’dan itibaren 52 yıl hâkimiyet kurdu. O savaşın hatırası hala daha dünyanın aklından çıkmış değil. Tıpkı Soğuk Savaş gibi İkinci Dünya Savaşı da –(yıllara bağlı olarak farklı kombinasyonlara bürünen) liberal demokrasi, komünizm, faşizm ve ulusal kurtuluş arasında- bir ideoloji savaşıydı. Aslında İkinci Dünya Savaşı kinayesi bugün hala her yerde yaygın; kişinin bir duyguyu/düşünceyi ifade ettiği herhangi bir sohbette haddini aşarak “Nazi kartının ileri sürmesi”nden [yani karşısındaki kişinin görüşünü Adolf Hitler veya Nazi Partisi’nin görüşleri ile karşılaştırarak çürütmeye çalışmasından] tutun manşetlerde hemen her gün köpürtülen İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel hafızası üzerinden yürüyen kavgaya kadar… Sözkonusu tarihsel hafıza savaşı; Polonya’da belirli savaş suçlarından kimler suçlanmalı konusunda, Güney Kore’de Japonya’nın savaş zamanı zulümleri için nasıl kulağı çekilmeli üzerinden ve Ortadoğu’da Türkiye ile İran’ın bir ortak nokta olarak zaman zaman yabancılar tarafından Nazi Almanya’sıyla kıyaslanmaları bakımından devam ediyor.

Ancak bugün dünya, 1939-1991’in ideolojik bakımdan heyecan yaratan dünyasına benzemiyor; zira o dönemlere dönmekten muazzam bir korku var. Gerçekten de dünya bugün farklı bir küresel savaşın -Birinci Dünya Savaşı’nın- öncesindeki on yıllara çok daha fazla benziyor. Bu, ideolojik bir savaş değil, büyük güçlerin yükselip düştüğü bir çağda sahici bir milli güç savaşıydı. Almanya artık Germany no longer wished to chomp at the bit of the British Empire.[İzolasyon politikası izleyen] ABD her şeyden fazla yalnız bırakılmayı istiyordu. Osmanlılar, Avusturya-Macaristanlılar ve Ruslar yavaş yavaş gerilemekteydi ve çökmekte olan siyasi rejimlerine canlılık katmanın bir yolunu arıyorlardı. Bu arada Fransızlar üçlü krem peynir icat etmekte ve [geçmişindeki travmatik] ihtilalleri ve Napolyon’u unutmaya çalışmaktaydı.[Avusturya-Macaristan] Arşidük[ü] Franz Ferdinand suikastla öldürüldüğü sırada Avrupa ittifak sistemi o şekilde yapılanmıştı ki savaş kaçınılmaz hale geldi.

Günümüz dünya düzeninde benzer bir güç yapılanması çerçevesinin izini sürmek mümkün. Hâkim emperyal güç olan ABD, statükoyu sürdürmek için sürekli tokmakla köstebek vurma oyununa girişmiş durumda. Çin ve Türkiye gibi güçlenen aktörler, ABD’nin orantısız güç ve servet paylaşımından rahatsız. Rusya Federasyonu ve Avrupa Birliği gibi çokuluslu yapılar, eski şaşalı günlerini çoktan yitirmiş gibi görünüyor – bu da kanamayı durdurmak için Moskova’nın agresifçe, Brüksel’in ise etkisiz çözümler önermesine yol açıyor. Manşetleri dolduran konular, ideolojik değil bürokratik: Çin’in düşük fiyatlı alüminyumu ve çeliğine karşı Amerikan gümrük vergileri, (NAFTA ve Brexit de dâhil) serbest ticaret anlaşmalarının yeniden müzakeresi, (AB-Türkiye anlaşmasında olduğu gibi) Müslüman mültecileri yerleştirmek için mali ödenek ve İran nükleer anlaşması. Bu ille de iyiye işaret değil. Nitekim ideolojisizlik, Birinci Dünya Savaşı’nda 20 milyon insanın can vermesini engelleyemedi; dahası, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyaya son derece yıkıcı şekilde hâkim olan ideolojiler de bu ilk muazzam küresel mücadeleden neşet etmişti. Ancak Birinci Dünya Savaşı o denli geçmişte kaldı ki ondan alınan dersler de ekseriyetle unutulup gitti.

İdeolojiye karşı rekabet

İdeoloji; liberallerin ve muhafazakârların, otoriterlerin ve demokratların gece gözlerine uyku sokmayan dehşet. Batı, SSCB’nin geri dönmesinden, Rusya ise Batı destekli rejim değişikliği dalgasından korkuyor; yine herkesin müşterek korkusu, -ironik bir şekilde şu an dünyanın en net siyasi ideolojisi ama aynı zamanda en vahşisi olan- radikal İslam. İdeolojiye yönelik bu küresel suskunluğu anlamak önemli; zira milletlerin nelerden korktukları, ne yapacaklarının en güçlü ön göstergesidir. Ama bu ideolojik güçlerin 20. yüzyılda çatışmaların bizzat nedeni olmamakla birlikte onları şiddetlendirdiklerini idrak etmek de aynı derecede önemli. Bu çatışmaların kökeninde büyük güçler arasındaki rekabet vardı ve dünya şu an yeni bir rekabete doğru adım adım ilerliyor.

İdeoloji etrafındaki ton duyarsızlığının Amerikan siyasi söylemi kadar iyi bir örneği olmasa gerek. Başkanlığı sırasında Barack Obama, -hasımları tarafından aşağılamak için, destekçileri tarafındansa ABD’yi İsveç haline getireceği düşüncesiyle- bir sosyalist olarak nitelendi. Başkan Donald Trump’a ise -hasımları onun lafebeliğinden nefret ederek, destekçileri ise güç konusundaki katı duruşuna hayranlık besleyerek- popülist diyorlar. Bu iki başkana yönelik popüler görüşlerin hiçbiri gerçeklikle bağdaşmıyor. Zira Obama sosyalist değildi; sizce acaba solculuğun hangi numune-i imtisali,[Obama’nın yaptığı gibi] çokuluslu finans ve sigorta devi AIG’in mali destekle kurtarılmasına rıza gösterebilir? Trump da popülist değil; acaba hangi popülist, borsadaki irrasyonel zirvelerin alt ve orta gelirli işçilere yarayacağını iddia edebilir? ABD’de siyasi etiketler, deli saçmalığından pek de öteye geçmiyor; öyle ki kimin neyi temsil ettiğini bilebilmek artık zor.

Öte yandan bu sadece bir Amerikan olgusu da değil. Aynısı dünya çapında yaşanmakta, özellikle de iç bölünmüşlüğü rejimi gerçekten tehdit edebilecek hale gelen ülkelerde… Çin, Rusya ve Türkiye buna birkaç örnek. Bunun anlamı, açığa çıkarabileceği şeyden korkarak kamusal tartışmayı bastırmak ve alternatifinden korkarak muhafazakâr otoriter şahsiyetleri yerleştirmek olageldi. Bütün bu mantıksızlıklar, -dünya halklarının menfaatlerinin farklılaştığını yansıtan- genel huzursuzluğun derinleşmesinin bir tezahürü sadece. Geleceğin giderek belirsizleştiği ve müstakbel nesiller için iktisadi beklentilerin iç karartıcı olduğu bir dünyada hayal kırıklıkları kolayca küresel süper güce hamledilebilir. Bu süper gücün sahip olduğu paradan ve güçten payının adil olmadığı, çok daha hakkaniyetli bir paylaşım gerektiği görülüyor. Eş zamanlı olarak bu küresel süper güç, bizzat kendisi yalnız bırakılmayı ve mevcut konumunu sürdürmeyi istiyor ki bu da onun dengesiz davranışlarda bulunmasına yol açıyor ve döngü öylece dönüp duruyor.

Büyük bir ideolojik mücadele kapıda değil; [1945-1989 arasında olduğu gibi] yeni bir Demir Perde dünyanın hiçbir kıtasına inmek üzere değil. Başat bir dünya gücünün yanısıra, -ABD’nin hâkimiyetinin azaltılmasını isteyen ve fakat bu hedefini gerçekleştirecek kadar da henüz güçlenememiş- ikinci ligde yükselen ve düşen güçler var. Bu durum anlaşmazlıklara yol açmakta olup bunu anlamlı kılmak için Soğuk Savaş nostaljisine başvurma gibi bir eğilim sözkonusu. Ama bu yanlış bir benzetme. Daha doğrusu ise 19. yüzyılın ikinci yarısına benzetmek olacaktır. Bu dönem, yeni ortaya çıkan büyük güçlerin bir rekabet çağıydı, devletler arasındaki ilişkilerin ideolojik haklılıklara değil milli menfaatlere dayalı olduğu bir çağdı. Ve fakat milli güçler dünyayı yeniden şekillendirirken dahi insanoğlu ideolojiye (veya dine veya bilime veyahut diğer dünya görüşlerine) hasret çekiyordu. İrrasyonel olanı makul hale getirmeyi ve dünyalık olana bir anlam katmayı vaat ettiği için ideolojiye özlem duyuyordu. Ve savaş patlak verdiğinde kıyımları kitlelerin zihinlerinde meşrulaştıracak ideoloji eksikliği sözkonusu değildi.

Mevcut küresel yapıda başat bir güç var; ama kendi milli menfaatlerini savunmak veya başarmak arayışındaki diğer güçler tarafından gittikçe daha fazla meydan okumalarla yüz yüze. Dünya daha rekabetçi hale gelirken ve sıradan insan için mevcut gidişatın daha iyi bir geleceğe yol vereceğini tahayyül etmek giderek zorlaşırken ideolojiye hasret artacak. İdeoloji ikili ilişkileri şekillendirmiyor; çünkü zamanın ruhunu yakalamış bir ideoloji henüz ortaya çıkmış değil. Dünya, 21. yüzyılı 20. yüzyılın gözlüğünden anlamaya çalışarak hala daha eskilerle patinaj yapıyor. Bu da demek oluyor ki biz İkinci Soğuk Savaş’ın eşiğinde değiliz. İdeoloji ölmüş durumda. Yine de şu an yeni yaratılan tanrıların hayaletini görebiliriz.

Tercüme: Zahide Tuba Kor / Ortadoğu Günlüğü

HABERE YORUM KAT

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
İlgili Haberler