Mısır'ın Suudi Arabistan'a Yemen konusunda desteği riskli bir kumar
"Mısır'ın 1960'lardaki müdahalesi, artan maliyetler ve kolay bir çıkış yolu olmaksızın, sınırlı bir konuşlandırmadan uzun süreli bir angajmana dönüştü."
Shady Ibrahim | Middle East Eye | Tercüme: Mepa News
Süveyş Kanalı'na yaklaşan gemiler, Sumed boru hattı, enerji terminalleri ve yakıt depolama tesisleri: Bunlar, Mısır'ın Yemen'deki Husilere karşı doğrudan savaşa girmesi halinde saldırılara açık hale gelebileceğini hesaba katması gereken varlıklar arasında.
Sonuçlar, Kahire'nin konuşlandırdığı kuvvetlerin çok ötesine uzanarak Mısır'ın döviz kazandığı ve ekonomisinin ihtiyaçlarını karşıladığı altyapıyı tehdit edebilir.
Husilerin kanal gelirlerini baltalamak için kanalın kendisini vurması gerekmez. Daha güneydeki tehditler, gemilerin geçiş yapmaktan kaçınmasına yol açabilir, maliyetleri artırabilir ve gemileri daha uzun rotalara yönelmeye zorlayabilir. Seyrüsefer teknik olarak mümkün kalırken su yoluna ekonomik değerini kazandıran trafik başka yerlere kayabilir.
Ancak Kahire'nin daha ciddi bir senaryoyu da hesaba katması gerekiyor: Kanala hizmet veren gemilere veya altyapıya doğrudan saldırılar düzenlenmesi ve bunun seyrüseferin tamamen askıya alınmasını zorunlu kılabilmesi.
Bu, doğrulanmış bir Husi planı ya da böyle bir operasyonun başarılı olacağına ilişkin bir öngörü değil, değerlendirilmesi gereken bir risk. Böyle bir durum, ABD ve İsrail donanmalarının Akdeniz'den Kızıldeniz'e hareketlerini engelleyerek Husilere ve İran'a fayda sağlayabilir.
Temmuz ayında Dimyat'ta iki tankere zarar veren insansız hava aracı saldırısı, Mısır'ın karşılaşabileceği aksamalar konusunda bir uyarı niteliğinde. Saldırıdan kimin sorumlu olduğu belirsizliğini koruyor, dolayısıyla bunun Husilerden gelen bir mesaj olduğu ortaya konamaz. Bununla birlikte, Mısır sularındaki saldırıların gemi taşımacılığını, enerji ihracatını ve denizcilik altyapısına güveni nasıl tehdit edebileceğini gösteriyor.
Mısır'ın doğrudan müdahalesi bu riski, Sumed boru hattına ve terminaller ile yakıt depolama tesisleri dahil bağlantılı enerji altyapısına genişletebilir.
Mısır, Husilere karşı savaşta Suudi Arabistan'a nasıl bir destek sağlayabilir?
Sınırları kim belirliyor?
Suudi Arabistan'ın deneyimi, gelişmiş silahların veya Amerika'yla bağların korumayı garanti ettiği yönündeki her türlü varsayımdan uzak durmaya sevk etmeli. Havalimanlarına ve enerji altyapısına yönelik tekrarlanan saldırılar Suudi savunmasındaki açıkları ortaya koyarken Washington, Riyad'ın ABD'nin saldırılar düzenlemesi yönündeki taleplerini kabul etmeden istihbarat ve hedef belirleme yardımı teklif etti.
Mısır'ın Suudi güvenliğine ilişkin son taahhüdünün ardındaki belirsizlikler bunlar. Dayanışma söyleminin izin verdiğinden daha fazla üzerinde durulmayı hak ediyorlar.
Cumhurbaşkanı Abdulfettah es Sisi'nin son konuşması bir sis bombası gibi işlev gördü. 2030'da görevden ayrılma ve geleceğin liderlerini askeri akademi aracılığıyla yetiştirme konusundaki açıklamaları, daha yakın bir ihtimali gölgeledi: Mısır'ın askeri gücünü Suudi Arabistan'ın savunmasına tahsis etmesi.
Kamusal tartışmanın sistematik biçimde kısıtlandığı bir ülkede bu muğlaklık önemli. Mısırlılardan, hedefleri, sınırları veya bedeli açıklanmadan önce yurt dışına yönelik bir başka askeri taahhüt üzerine düşünmeleri isteniyor.
Sisi, 17 Ekim'de, talep edilmesi halinde Suudi Arabistan'ın savunması için harekete geçmek üzere parlamentodan yetki istedi. Ulusal Savunma Konseyi daha sonra gerekli ve mümkün olan her türlü desteği verme sözü verdi.
İki açıklama da Mısır askerlerinin Yemen'e girdiğini ortaya koymuyor, ancak Suudi topraklarını savunmakla Suudi Arabistan'ın savaşına katılmak arasındaki mesafenin dikkatle incelenmesi gerekiyor.
Mısır Ulusal Savunma Konseyi savaş kararlarında merkezi bir konumda, ancak tek başına savaşa yetki veremiyor. Anayasanın 152. maddesine göre cumhurbaşkanı, savaş ilan etmeden veya yurt dışında muharebe görevlerine asker göndermeden önce konseye danışmalı ve parlamentonun üçte ikisinin onayını almak zorunda. Parlamento bulunmadığında Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ne danışılması ve hem kabinenin hem de Ulusal Savunma Konseyi'nin onayı gerekiyor.
Konseyin 18 Ekim'deki toplantısının ardından yayımlanan açıklamada, gerilimi azaltmaya yönelik diplomatik çabaların yanı sıra Suudi Arabistan'a destek sözü verildi. Toplantı, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman'ın geçen ay Kahire'ye yaptığı ziyaretin ardından gerçekleşti.
Ne tanımlanmış bir muharebe görevi ne de konuşlandırma takvimi açıklandı. Dolayısıyla açıklama tek başına ne operasyonel bir karar alındığını ne de anayasal sürecin tamamlandığını ortaya koyuyor.
Mısır, Husilere karşı savaşa dahil oluyor
Farklı değerlendirmeler
Bununla birlikte konseyin bileşimi, onu müdahalenin sonuçlarını değerlendirmek açısından kritik bir platform haline getiriyor. Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği konseyin 14 üyesi, üst düzey sivil yetkilileri, askeri komutanları ve istihbarat başkanlarını bir araya getiriyor. Görev alanı, savunma politikası ve askeri hazırlıktan silahlı kuvvetlerin bütçesine ve devlet kurumları arasındaki koordinasyona kadar uzanıyor.
Müzakereleri gizli olduğundan kamuoyuna yapılan açıklama, hangi risklerin kabul edilebilir görüldüğünü, farklı değerlendirmelerin ortaya çıkıp çıkmadığını veya liderliğin savunma amaçlı olduğu söylenen bir taahhüdün ne kadar genişleyebileceğini düşündüğünü Mısırlılara göstermiyor.
Mısır parlamentosu da halkın rızasının doğrudan bir ifadesi olarak görülmemeli. Askeri ve istihbarat kurumlarının hakim olduğu bir siyasi sistemde parlamento, devlet kurumlarının ve onların müttefiki elitlerin nüfuz dağılımını da yansıtıyor.
Parlamentonun bileşimi, bağımsız biçimde ifade edilmiş bir halk iradesinden çok rejimle uyumlu çıkarları ve birbiriyle rekabet eden güvenlik kurumlarını yansıtıyor. Tartışmada eksik olanlar, savaşın insani ve ekonomik bedellerini üstlenecek Mısırlılar. Bu savaşın yetki çerçevesini ne onlar şekillendirdi ne de bu çerçeveyi incelemelerine izin verildi.
Kahire böylece, görünürdeki istikrarı giderilmemiş hoşnutsuzlukları gizleyen bir iç cepheyle, sınırları iyi tanımlanmamış bir askeri taahhüde doğru ilerleme riski taşıyor. Rejimle uyumlu siyasetçiler ve medya figürleri arasında Suudi Arabistan'ın savunulup savunulmayacağı ve nasıl savunulacağı konusundaki farklılıklar bir başka soruyu gündeme getiriyor: Bu taahhütten sorumlu kurumlar içindeki mutabakat ne kadar geniş?
Bu farklılıklar, silahlı kuvvetler veya Genel İstihbarat Servisi içinde bir bölünme olduğunu ortaya koymuyor. Ancak kamuoyuna yapılan dayanışma açıklamalarını, müdahalenin kapsamı ve maliyetleri konusunda yerleşmiş bir mutabakat bulunduğunu varsaymak için yetersiz bir dayanak haline getiriyor.
Yemen'in hatırası bu şüpheleri keskinleştiriyor. Mısır'ın 1960'lardaki müdahalesi, artan maliyetler ve kolay bir çıkış yolu olmaksızın, sınırlı bir konuşlandırmadan uzun süreli bir angajmana dönüştü. Bugünün koşulları farklı, ancak ilgili ders geçerliliğini koruyor: Askeri üstünlük, siyasi hedefin tanımlanmamış olmasını telafi edemez.
Konseyin toplantısı, risklerin kurumsal düzeyde ele alındığına işaret ediyor. Hangi senaryoların değerlendirildiğini, görüş ayrılıkları doğup doğmadığını veya hangi düzeyde bir misillemenin katlanılabilir görüldüğünü ortaya koymuyor. İstişare gerekli, ancak gerilimin tırmanmasının planlamacıların öngördüğü senaryolarla sınırlı kalacağını garanti edemez.
Bu nedenle parlamentodaki tereddüdün yalnızca usul açısından ele alınmaması gerekiyor.
Parlamento pazartesi günü Suudi Arabistan'a askeri destek verilmesine ilişkin oylamayı 26 Ekim'e erteledi. Bu adım, Mısır'ın Yemen çatışmasındaki rolüne ilişkin tartışmayı uzatıyor.
Çekinceler, görevin maliyetlerine ilişkin farklı kurumsal değerlendirmeleri yansıtıyor olabilir. Tek başlarına Ulusal Savunma Konseyi veya askeri liderlik içinde bir kopuş olduğunu kanıtlamıyorlar.
Sisi: Netanyahu'ya Mısır'ın İsrail için bir tehdit olmadığını söyledim
Bölgesel iş bölümü
Daha önceki bir yazımda, Washington ve Tel Aviv'in arka koltukta daha rahat edebileceğini savunmuştum: Bölgesel aktörler maliyetleri üstlenirken çatışma üzerindeki nüfuzlarını korumak. Mısır'ın müdahalesi tam da bu düzeni derinleştirebilir.
ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye'den müdahale etmesini isteme fikrini kamuoyu önünde gündeme getirdi. Washington da talep edilen saldırıları düzenlemeyi reddederken Riyad'a istihbarat ve hedef belirleme yardımı teklif etti. Bunlar farklı risklere maruz kalma düzeyleri. Mısır, daha güçlü ortakların sınırlamayı tercih ettiği riskleri kendi askerlerinin ve varlıklarının neden üstlenmesi gerektiğini sormalı.
Suudi Arabistan'ın meşru güvenlik kaygıları var ve Mısır'ın da Kızıldeniz'de seyrüseferin korunmasında çıkarları bulunuyor. Bu iki husustan hiçbiri, Yemen içinde bir Mısır harekatını kaçınılmaz kılmıyor. Böyle bir harekat, Husileri zayıflatma konusunda Amerikan ve İsrail çıkarlarına hizmet ederken ortaya çıkacak yıpranmanın büyük bölümünü bölge ordularına aktarabilir.
Mısır, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasındaki Mekke savunma paktının dışında kaldı. Şimdi ayrı bir taahhüt üzerinden benzer yükler üstlenme riski taşıyor. Mısır kuvvetleri cepheye yaklaşırken diğerleri destek rollerini mi koruyacak?
Kahire doğrudan savaşı seçerse, başlangıçta kullanılması en muhtemel unsurlar hava kuvvetleri ve donanması. Kara birliklerinin veya özel kuvvetlerin daha sonraki bir tırmanışı takiben devreye girmesi daha olası. Böyle bir sıralamanın tamamı, ayrıntıları henüz açıklanmamış siyasi kararlara bağlı olmaya devam ediyor.
Hava araçları önleme ve gözetlemeyi, yetki verilirse saldırıları destekleyebilir. Savaş gemileri belirli rotaları koruyabilir ve gemilere refakat edebilir. Ancak saldırılar sürerse komutanlar daha geniş hedef alma yetkisi, daha yakın istihbarat desteği veya karada personel talep edebilir. O zaman kara birlikleri ve özel kuvvetler, sınırlı olduğu varsayılan bir görevin eksikliklerine önerilen çözüm haline gelebilir.
İçerideki bedeller
Tarihsel olarak İsrail'le savaşlar tarafından şekillenmiş bir kurum açısından Yemen'de kapasitesini tüketmek, stratejik önceliklere ilişkin soruları da gündeme getirir. Özellikle Sudan ve Afrika Boynuzu dikkat gerektirirken bu sorular savunma kurumları içinde görüş ayrılıkları doğurabilir.
Savunma etiketi dokunulmazlık garantisi sunmuyor. Kahire, Suudi toprakları üzerinde bir füzeyi önlemekle onun fırlatma noktasını bombalamak arasında ayrım yapabilir, Husiler ise her ikisini de aynı harekata katılım olarak görebilir. Mısır, yalnızca kendi niyetlerini tanımlayarak hasmının tepkisini belirleyemez.
Mısır'ın zayıf noktaları, konuşlandırılmış kuvvetlerinin çok ötesine uzanıyor. Misillemeyi çevreleyen belirsizlik, kabul edilebilir riskler konusunda askeri komutanlarla istihbarat yetkilileri arasındaki farklılıkları keskinleştirebilir.
Bu durum, öncelikler hakkında rahatsız edici bir soruyu da gündeme getiriyor: Büyük Etiyopya Rönesans Barajı ve Sudan savaşından İsrail'in Philadelphi Koridoru'nu ele geçirmesine ve Filistinlilerin zorla Sina'ya sürülmesi ihtimaline kadar, Mısır'ın kendi ulusal çıkarlarını daha yakından ilgilendiren tehditler çözümsüz kalırken neden Suudi güvenliği için kapsamlı bir taahhüt düşünülüyor?
Bu sorunlar birbirinden farklı; ancak Suudi Arabistan'ı savunmaya atfedilen aciliyet, başka alanlarda gösterilen itidalin incelenmesini gerektiriyor. Bu karşıtlık kurumsal bir bölünme olduğunu ortaya koymuyor. Ancak ulusal önceliklere ilişkin farklı değerlendirmelerin ortaya çıkabileceği bir zemin oluşturuyor.
Böyle bir durumda bedeller nihayetinde Mısırlı hanelere de yansır. Seyrüseferdeki aksamalar, azalan döviz gelirleri ve yükselen enerji ile ithalat faturaları, enflasyonu ve yaşam maliyetlerini artırarak Mısırlıların zaten karşı karşıya olduğu gıda fiyatı baskılarını ağırlaştırabilir.
Harekat hiçbir zaman uzun süreli bir kara savaşına dönüşmese bile Mısırlılar müdahalenin sonuçlarını finanse etmek durumunda kalır. Karar, yurt dışındaki uçaklar ve savaş gemileriyle başlayabilir, ancak sonuçları orayla sınırlı kalmaz.
