Savaş sonrası Ortadoğu'da İran'ın rolü ne olacak?

"Tahran nasıl bir güvenlik yapısı, siyasi ve ekonomik yapı inşa etmeye çalışıyor ve bölgedeki diğer başkentler bu yaklaşıma ne ölçüde açık?"

Zahra Ladha | New Arab | Tercüme: Mepa News

Son aylarda hem ABD Başkanı Donald Trump hem de İran'ın önde gelen yetkilileri, Ortadoğu'da yeni bir siyasi ve güvenlik düzenine ilişkin birbiriyle rekabet eden vizyonlardan söz ediyor.

Başkan Trump, temmuz ayında Irak'ın yeni Başbakanı Ali Zeydi ile yaptığı görüşmede, İran'ın bölgedeki nüfuzunun gerilemesi sonucunda "Ortadoğu'nun daha önce hiç olmadığı kadar bir araya geldiğini" söyledi.

Bir ay sonra, Irak'a gerçekleştirdiği resmi ziyaret sırasında İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Tahran'ın "bölgedeki yeni düzeni" güçlendirmeyi ve "yabancı müdahalesi olmaksızın bölgedeki tüm ülkeler arasındaki iş birliğini" hızlandırmayı amaçladığını ifade etti.

Bu tablo karşısında Tahran nasıl bir güvenlik yapısı, siyasi ve ekonomik yapı inşa etmeye çalışıyor ve bölgedeki diğer başkentler bu yaklaşıma ne ölçüde açık?

Tecritten temkinli entegrasyona

Irak'a yaptığı resmi ziyarette Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, "bölgedeki İslam ülkelerinin derin güvenlik etkileşimleri ve ilişkileri geliştirmesi" ve bunların "ekonomik iş birliği yoluyla sürdürülebilir hale getirilmesi" gerektiğini söyledi. İran'ın her ikisine de "hazır" olduğunu ekledi.

Farklı düzeylerde de olsa bölge başkentleri bu çerçevede ilişki kurmaya hazır görünüyor. Bu durum, Trump'ın ilk başkanlık döneminde bazı Körfez ülkelerinin İran'ı tecrit ve kontrol altında tutma girişimleriyle tezat oluşturuyor.

Bu tür bir iş birliğinin en belirgin örneği, Hürmüz Boğazı'nın nasıl yönetileceğine ilişkin devam eden Umman-İran görüşmeleri.

Diğer ülkeler açısından ise bu iş birliğinin niteliğinin ve kapsamının ne olacağı henüz belli değil.

Chatham House'ta araştırmacı olan Neil Quilliam, The New Arab'a yaptığı açıklamada, "Suudi Arabistan ve BAE, Körfez'deki en etkili iki Arap gücü olmaya devam ediyor ancak bölgesel düzene ilişkin bir ölçüde farklı vizyonlar izliyorlar. Suudi Arabistan, İran'la gerilimi azaltmaya odaklanırken aynı zamanda Türkiye ve Pakistan gibi ortaklarla genişletilmiş Mekke Paktı üzerinden yeni güvenlik düzenlemelerine yatırım yapıyor" dedi.

Quilliam, "BAE ise ABD ile yakın bağlarını sürdürüp İsrail'le ilişkilerini derinleştirirken, bölgedeki diğer aktörlerle iletişim kanallarını da açık tutarak daha çok ağ temelli bir yaklaşım izlemeye devam ediyor" ifadelerini kullandı.

Türkiye de İran'ın bölgesel sisteme yeniden entegre olması ihtimaline açık görünüyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 4 Temmuz'da İstanbul'da Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile düzenlediği ortak basın toplantısında ABD-İran Mutabakat Zaptı'nı memnuniyetle karşıladı ve "bölge ülkelerinin iradesinden ve katkısından güç almayan hiçbir çözümün kalıcı olamayacağını" söyledi.

Bununla birlikte Ankara, İran'ın nüfuzunun daralmasından en fazla yararlanan aktörlerden biri oldu ve hem Suriye'de hem de Irak'ta daha geniş bir hareket alanı kazandı.

Geopol Report Direktörü Tarık Ata, The New Arab'a yaptığı açıklamada, "Ankara'nın Tahran'la ilişkisi, stratejik rekabet ile ortak çıkarlar arasında hassas bir denge kuran temkinli bir tarafsızlık ilişkisi" dedi ve ekledi:

"Türkiye İran'ın çökmesini istemiyor, bölgeye hakim olamayacak ölçüde zayıflatılmış ve kontrol altında tutulan bir Tahran istiyor. Ankara aynı zamanda ortaya çıkan stratejik boşluktan yararlanarak kendi bölgesel ve enerji alanındaki hedeflerini ilerletmeye çalışıyor."

Dolayısıyla ortaya çıkan tablo, üzerinde uzlaşılmış ortak bir bölgesel düzen vizyonundan ziyade, bölgesel güçlerin bu düzenin şekillendirilmesinde daha büyük rol oynaması gerektiği yönünde giderek güçlenen bir fikir birliğine işaret ediyor. Ancak bu ülkeler, söz konusu düzen içerisinde nüfuzun nasıl paylaşılacağı konusunda birbirleriyle rekabet etmeyi sürdürüyor.

Milisler meselesi

Bölgedeki İran bağlantılı grupların geleceği, İran-ABD savaşının seyrini şekillendirdi ve savaş sonrasında ortaya çıkacak bölgesel düzeni de neredeyse kesin olarak etkileyecek.

Savaşın sona erdirilmesine yönelik bir çerçeve oluşturmak amacıyla 18 Haziran'da imzalanan İran-ABD Mutabakat Zaptı'nın 1. maddesi, Lübnan dahil olmak üzere tüm cephelerde askeri operasyonların kalıcı biçimde sona erdirilmesini açıkça öngörüyor.

Ancak İran daha sonra İsrail ile Lübnan arasında Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını öngören ABD destekli anlaşmayı Mutabakat Zaptı'nın ihlali olarak kınadı. Bu durum, Tahran'ın bölgedeki silahlı müttefikler ağını dağıtmaya yönelik girişimlere karşı çıkmaya devam ettiğini gösteriyor.

Benzer şekilde Kalibaf, Irak'a yaptığı son ziyarette İran bağlantılı silahlı grupları ifade etmek için kullandığı "Direniş"in kalıcı önemini vurguladı.

Dolayısıyla bu gruplar yalnızca Washington'ın savaş sonrası bölgesel düzen vizyonunu değil, Tahran'ın Körfez ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirme çabalarını da zorlaştırıyor. Zira İran bağlantılı silahlı gruplar Körfez ülkelerinde uzun zamandır istikrarı bozucu devlet dışı aktörler olarak görülüyor.

Bu gerilim temmuz ayı sonunda özellikle belirgin hale geldi. Suudi Arabistan, Iraklı silahlı grupların Suudi petrol tesislerine saldırılar düzenlediğini açıklamasının ardından 29 Temmuz'da ABD ile birlikte Irak'taki İran bağlantılı milis mevzilerine ortak hava saldırıları gerçekleştirdi.

Saldırılar, Suudi Arabistan'ın Yemen'deki Husi hareketinin yeniden artan baskısıyla karşı karşıya olduğu bir dönemde gerçekleşti. Husiler aynı ayın başlarında Suudi Arabistan'ın Kızıldeniz üzerinden gerçekleştirdiği petrol ihracatını hedef alan bir deniz ablukası ilan etmişti.

Dolayısıyla temel soru, bu gruplar faaliyet gösterdikleri devletlerden önemli ölçüde bağımsız askeri hareket kabiliyetini korurken bölge ülkelerinin İran'la siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini ne ölçüde derinleştirmeye hazır olduğu.

En az bunun kadar önemli bir başka soru da Tahran'ın, özellikle Irak'ta halihazırda yürütülen ve uzun süredir İran'ın kendi caydırıcılık kapasitesinin önemli bir parçası olarak gördüğü silahlı gruplar üzerindeki nüfuzunu azaltabilecek güvenlik sektörü reformlarını ne ölçüde kabul etmeye hazır olduğu.

Ekonomik iş birliği

Kalibaf'ın Bağdat'taki son açıklamaları, İran'ın bölgesel ekonomik entegrasyonu bölge genelinde uzun vadeli güvenlik iş birliğinin teminatı olarak gördüğüne işaret ediyor.

Diğer bölge ülkelerinin bu modele ne ölçüde açık olduğu henüz belli değil ve Körfez genelinde yaklaşımın tek tip olması beklenmiyor.

ABD-İran savaşı sürerken bazı Körfez ülkeleri, İran'ı daha fazla tecrit etmeyi amaçlayan yeni ABD ekonomik tedbirlerine karşı olduklarını dile getirdi. Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el Ensari, 25 Ağustos'ta bu yaptırımların "tek taraflı" olduğunu söyledi ve bunları Doha'nın gerilimi azaltmaya yönelik yaklaşımıyla karşılaştırdı.

BAE ise 18 Ağustos'ta İran ile tüm ticari ve bankacılık iş birliğini "süresiz olarak" durduracağını açıkladı. Bu karar, Trump'ın Truth Social üzerinden İran'a ekonomik can simidi sağlamayı sürdüren ülkelerin, kendisinin "ekonomik D-Day" olarak adlandırdığı süreç kapsamında "çok büyük ekonomik sonuçlarla" karşılaşacağı yönündeki uyarısından bir gün önce geldi.

Quilliam, "BAE'nin İran'la ticari ve mali ilişkileri askıya almaya yönelik son adımları, güvenlik kaygılarının ilişki kurmanın sağladığı bazı ekonomik faydalara ağır basmaya başladığını gösteriyor" dedi.

Sonuç olarak bu modelin nasıl gelişeceği, hem İran'ın hangi güvenlik tavizlerini vermeye hazır olduğuna hem de Tahran ile Körfez başkentleri arasındaki güvenin yeniden tesis edilip edilemeyeceğine bağlı görünüyor.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.

Haberler Haberleri