George Friedman

George Friedman

Amerikalı siyaset bilimci, Stratfor’un kurucusu ve 2015 yılına kadar başkanı, Geopolitical Futures’ın kurucusu ve yöneticisi.

Sınırların tartışılması AB'nin ödünü patlatıyor

Yüzyıllarca Avrupa, sınırlar üzerinden savaşlar verdi. 19. yüzyıl boyunca ve 20. yüzyılın ilk yarısında imparatorluklar parçalanırken, yeni uluslar doğarken ve kanlı savaşlar verilirken Avrupa’nın sınırları da iyice değişti. 1945’ten sonra ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte kıtada yeni bir prensip ortaya çıktı; İkinci Dünya Savaşı sonunda şekillenen sınırlar değişmez birer kutsal addedildi. Avrupa kıtasında ABD ile SSCB’nin karşı karşıya gelmesi muazzam derecede tehlikeliydi. Sınır ihtilaflarının geçmişteki iki dünya savaşının sebeplerinden biri olduğunun ve yeni sınırların meşruiyetini gündeme getirmenin dahi şiddete yol açan ihtirasları alevlendirme riski taşıdığının bilincindelerdi.

Genel olarak Avrupalılar, mantıksız veya haksız sınırlar içinde yaşamanın onları düzeltmeye çalışmaktan çok daha iyi olduğunu kabul ettiler. Bu yüzden Soğuk Savaş yıllarında sınır meseleleri nadiren tartışmaya açıldı ve gündeme geldiğinde de alelacele halının altına süpürülüverdi. Kontrolü elinde tutan ABD ve SSCB’ydi ve her ikisi de Avrupa sınırları üzerinden bir dünya savaşının patlak vermesini istemediği gibi, Avrupa siyasetinin sağduyusuna da güvenmiyordu, hele de 20. yüzyılın ilk yarısının o kanlı savaşlarından sonra…
Benzer şekilde kıtada var olan nüfuz alanları da dokunulmazdı. Ortada Doğu ve Batı [blokları] vardı ve ikisi de birbirinin alanlarına müdahale etmeyecekti. Dolayısıyla Sovyetler, Macaristan’daki ve Çekoslavakya’daki bağımsızlık hareketlerini ezdiğinde ABD herhangi bir askerî adımdan kaçındı (başka bir seçenek de pek yoktu zaten). Yugoslavya, [Z.T.K. SSCB yörüngesindeki] Varşova Paktı’na girmektense Batı yanlısı bir tarafsızlığı tercih ettiğinde Sovyetler, Yugoslavya’yı oluşturan federal cumhuriyetler içinde bağımsızlık yanlısı hareketleri destekleyerek mukabele etme imkanı olduğu halde sonunda bundan kaçındı. Sınırlar ve Avrupa liderlerinin bu sınırlar üzerindeki pervasızca davranışları on milyonlarca can kaybına yol açmıştı. Amerikalılar ve Sovyetler çok daha ihtiyatlıydı; tabii bunda tehlike altında olanın kendi sınırları olmamasının da kısmen payı vardı.

1991-1992’de iki önemli gelişme yaşandı. Önce SSCB dağıldı, ardından Maastricht Antlaşması imzalandı ve böylelikle Avrupa Birliği inşa edildi. Yine sınır meseleleri olayların gidişatını şekillendirmeye başladı. SSCB’nin sınırları çöktü ve birçok ülke, geçmişlerini ihya etmek üzere mantar gibi bitiverdi. Sınırlarla ilgili ağızlarda gevelenen birçok soru vardı. Ukrayna ve Belarus sınırları 1945’te batıya doğru epeyce genişletilmişti. Kafkasya’nın sınırları dosdoğru tanımlanmamıştı. Orta Asya’nın sınırları teorikti. Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki sınırlar, askıya alınmış bir ihtilafın konusuydu.

Ama Doğu Avrupa ülkeleri için başka problemler öncelikti: milli egemenliklerini tesis, bir parçası olmayı arzu ettikleri Avrupa’da kendilerine bir yer bulma ve halklarına yeni bir hayat kurma. Dolayısıyla sınır meselesini –çok büyük oranda– gündem dışına çıkardılar.

Yugoslavya ve Kafkasya, Avrupa sınırları dersinin farkına varılmasını sağlayan istisnalardı. Bu iki bölgede, –AB çerçevesi dışında ve diğerlerini fazla etkilemeden– 100.000’i aşkın insan hayatın kaybetti. Bunu, gelecekteki[1993’teki] Avrupa devletleri çerçevesi içinde meydana gelen ve kimsenin canına mâl olmayan Çekler ve Slovakların Kadife Ayrılığı [Kadife Devrimi] ile kıyaslamak lazım... Bundan sonra Yugoslavya ile Kafkasya tecrübesi akılda tutularak AB sınırlarının kutsallığı/değiştirilemezliği prensibi yeniden tesis edilmeye çalışıldı. AB projesi, vaat ettiği barış ve refahı sağladı ve mevcut sınırlara çağdışı muamelesi yaptı. Hiç kimsenin sınırların nereden çekildiğini umursamadığı varsayıldı.

Ama ortada bir problem vardı: AB, bir ulusun aslında ne olduğu sorusunu cevaplamaktan kaçınırken ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesini olumlamıştı/onaylamıştı. Birliğin tanımına göre ulus, AB kurulurken var olan her siyasi yapıydı. Bundan sonrasının üzerinde pek de düşünülmedi.

İşte bu yüzden İskoçya’yla birlikte Katalonya son derece önemli. İskoçlar [2014 bağımsızlık referandumunda]şaşırtıcı derecede az bir oy farkıyla İngiltere’den ayrılmayı reddetti. İskoçların %90’ının Birleşik Krallık’ta kalmak istediği zannedilebilir, oysa sadece %55’ten birazcık fazlası bu yönde oy kullandı [Z.T.K. Bu sonucun ortaya çıkmasında AB’den kopmak istememeleri önemli bir faktördü; şimdi Brexit’le İngiltere’nin AB’den ayrılmakta olduğu bir süreçte yeni bir İskoç referandumunda bağımsızlık yanlılarının kazanması kuvvetle muhtemel]. Bu da demek oluyor ki ayrılıkçılar ayrılmaya dikkat çekici mesafedeler; bu durum sadece İskoçya’yı İngiltere’den ayırmakla kalmayacak, aynı zamanda İskoçlar arasındaki bölünmüşlüğü de devam ettirecek.

Buna bir başka kritik unsur eklenebilir. Katalonya uzun bir süredir İspanya’nın bir parçası; ama çok daha uzunca bir süredir kendisini ayrı bir ulus olarak görüyor. İspanya, Katalonya’nın bağımsızlık referandumunu meşrulaştırmayacak. Altta yatan temel sorular, Avrupa’nın bilhassa Yugoslavya vakasından sonra gömmeye çalıştığı soruların aynısı: Ulus nedir ve ne gibi haklara sahiptir? Gerek İskoçya gerekse Katalonya birer ulus. Bu durumda acaba onlar kendi kaderlerini tayin hakkına sahipler mi, yoksa bu hakkı kaybetmiş durumdalar mı? Katalonların hemfikir olmaması halinde acaba bunun ne gibi sonuçları olur?

Bu, Avrupa’da açılan tek yara değil. Macaristan bir zamanlar Romanya ile Slovakya arasında bölünmüştü. Acaba onun eski topraklarının iadesini isteme hakkı var mı? Belçika devleti, Hollandalılarla Fransızları mutsuz bir evlilikle birbirine bağlayan bir İngiliz icadıydı. Acaba şimdi boşanabilirler mi? Lviv geçmişte tastamam bir Polonya şehriydi ve fakat artık Ukrayna’nın bir parçası. Acaba Ukrayna’nın batısı ayrılarak halkı 1945 öncesinde vatandaşı oldukları ülkelere bağlanabilirler mi?

AB, sınırlar sorununu askıya alıp kendi kimliklerini göz ardı ettikleri takdirde herkese evrensel bir refah vaat etmişti. Bu iyi bir pazarlıktı. Ancak köprünün altından çok sular aktı ve iktisadi problemler sınırları çok daha önemli bir hale getirdi. Tabii ki Avrupa’nın bu probleme herhangi bir çözümü yok. 2017’de bağımsız bir İskoçya ve Katalonya’dan bahsetmemiz absürt kaçabilirdi. Hiçbir iktisatçı bunu rasyonel bir tartışma olarak göremezdi.
 
AB’nin tasavvur ettiği homo economicus/iktisadi insan [Z.T.K. yani kendi bireysel faydasına göre, tamamen rasyonel bir şekilde hareket eden birey], maalesef ki bizim kim olduğumuza dair yetersiz bir açıklama. Uluslar önemlidir; çünkü Avrupa sadece bir kıtadır ve AB de sadece bir antlaşmadır. Faydalı bir oluşumdur ve işte bu faydalılık onu meşrulaştıran tek şeydir. Faydalılık özelliğini kaybettiği anda meşruiyetini de yitirir. Bu aynı zamanda AB’nin kabul edilebilir addettiği sınırların bozulup yok olması anlamına gelecektir. Katalonya da İskoçya da ciddi bağımsızlık yanlısı hareketlere sahip. Kaderlerini kendileri tayin etmek istiyorlar; çünkü kendilerini farklı görüyorlar. Onlar [mevcut devletlerden koptuktan sonra] AB’ye kendi başlarına [kendi iradeleriyle tekrar] katılacak dahi olsalar, eski Avrupa uluslarının yeniden ağırlıklarını koyması fikri ve 1945’te çizilen sınırların meşruiyetinin sorgulanması AB’nin ödünü patlatıyor. Gerçekten de bu durum onları Brexit’ten çok daha fazla korkutmalı. Zira Avrupa’daki mevcut devletlerin hemen hepsinin sınır problemleri ve bağımsızlık isteyecek kurucu bileşenleri var. Şu an için bunların çoğu sakin ve hareketsiz halde. Ama İskoçya ve Katalonya’yı izliyorlar. Ve tabii ki Avrupa’da sınır problemlerinin kıtayı nereye sürükleyeceğini biliyorlar.

Kaynak: Ortadoğu Günlüğü / Zahide Tuba Kor (ZTK)