7 Ekim saldırısı Ortadoğu'yu nasıl değiştirdi?
"7 Ekim saldırılarının ve İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırım savaşının başlamasının ardından geçen üç yılda, Ortadoğu'nun genelinde çatışmalar öne çıktı."
Simon Speakman Cordall | Al Jazeera | Tercüme: Mepa News
7 Ekim saldırılarının ve İsrail'in Gazze'ye yönelik soykırım savaşının başlamasının ardından geçen üç yılda, Ortadoğu'nun genelinde çatışmalar, ekonomik çalkantılar ve güç dengelerinin altüst olması öne çıktı.
Uzun süredir İran'ın bölgesel gücünün merkezinde yer alan ittifak ağı ağır darbeler aldı ve ciddi biçimde zayıfladı. Yemen'deki Husiler ise bunun dikkate değer istisnalarından biri olmaya devam ediyor.
İsrail önemli kazanımlar elde etti. Lübnanlı Hizbullah ve Filistinli Hamas gruplarının lider kadrolarından birçok isim öldürülürken İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney de şubat ayında suikastla öldürüldü. İsrail, 74 binden fazla Filistinliyi öldürdüğü ve büyük bölümünü enkaza çevirdiği Gazze'nin büyük kısmını işgal altında tutuyor.
Ancak İsrail'in askeri saldırganlığının da bir bedeli oldu. Ülke, geleneksel müttefiklerinden uzaklaşırken ABD dahil dünya genelinde giderek daha az destek görmeye başladı. Arap ülkeleriyle yeni normalleşme anlaşmaları yapılması ihtimali ise en azından kısa vadede düşük görünüyor.
Bunun yerine İsrail, 2025'te Katar'ın başkenti Doha'ya düzenlediği saldırıda olduğu gibi daha önce gözetilen kırmızı çizgileri aşarak bölge genelinde saldırılar düzenlemeye devam ediyor. Bu durum, dünya genelinde birçok hükümetin İsrail'i Ortadoğu'daki istikrarsızlığın başlıca kaynağı olarak görmesine yol açıyor.
ABD artık güvenlik garantörü olarak görülmüyor
Royal United Services Institute'tan (RUSI) HA Hellyer, Birleşik Arap Emirlikleri dahil bazı Arap ülkeleriyle yapılan normalleşme anlaşmalarına atıfta bulunarak, "7 Ekim'den önce ABD'nin Ortadoğu politikasının tamamı, sözde İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla İsrail'in bölgedeki varlığını normalleştirmeye dayanıyordu. İsrail'in 7 Ekim saldırısına verdiği karşılık buna son verdi." dedi.
Böylece ABD, İsrail'in merkezinde yer aldığı istikrarlı bir Ortadoğu yerine bu yıl İran'la savaşa girdi. Washington daha sonra Tahran'ın Körfez genelindeki ABD müttefiklerini hedef almasını izlemek zorunda kaldı. Bu gelişmeler, ABD'nin güvenlik şemsiyesinin sağladığına inanılan güvenliği de sarstı.
İHA'lar ve füzeler Katar'ın Ras Laffan doğal gaz merkezini vururken Dubai Havalimanı yakınlarında ve Füceyre'deki petrol bölgesinde yangınlara yol açtı. Eylül ayında Husiler Yemen'in Kızıldeniz kıyısı boyunca güneye ilerleyerek Muha Limanı'nı ve yakınındaki adaları ele geçirdi. Bu kazanımlar, Husilerin Babu'l Mendeb Boğazı üzerindeki hakimiyetini güçlendirdi ve Hürmüz Boğazı'ndaki aksaklıklar nedeniyle önemi daha da artan küresel ticaret ve enerji arzı güzergahını tehdit etti.
Hellyer şu ifadeleri kullandı:
"ABD'nin tek başına yeterli bir güvenlik garantörü olduğuna duyulan güven azaldı. Bölgedeki birçok ülkenin, ABD ile ilişkilerini sürdürmenin ve bazı durumlarda derinleştirmenin yanı sıra başka dış aktörlerle de görüşmesinin nedeni bu. Bölge ülkeleri güvenliklerini sağlamanın başka yollarını ararken Mekke güvenlik paktı gibi girişimler de ortaya çıkıyor."
Hellyer, ağustos ayında Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ve taraflardan birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılmasını öngören ortak savunma anlaşmasına atıfta bulundu.
İttifaklar yeniden şekilleniyor
ABD'ye güvenlik garantörü olarak duyulan güvenin azalmasına, ittifakların ve rekabet ilişkilerinin köklü biçimde yeniden şekillenmesi eşlik etti.
İran'ın ittifak ağının büyük bölümü, özellikle de uzun süredir İsrail saldırılarına karşı caydırıcı bir güç olarak görülen Hizbullah, İsrail'in baskısı altında çözülmeye başlamış gibi görünüyor.
Bu durum İsrail'in askeri hamlelerini de cesaretlendirdi. İsrail birlikleri Ekim 2024'te ve ardından Mart 2026'da Lübnan'a girdi. Ayrıca Beşar Esed'in 2024'te devrilmesinin ardından oluşan kısa süreli otorite boşluğundan yararlanarak Suriye topraklarını ele geçirdi.
Chatham House Ortadoğu ve Kuzey Afrika Programı Direktörü Sanam Vakil, "Ortadoğu her zaman birden fazla ittifakla ilişkiliydi. Ancak şimdi bu durum daha da belirginleşti" dedi.
Vakil, Suriye'de Türkiye gibi dış aktörlerin artan etkisine ve kendi enerji arzı tehdit altına giren Çin'in İran savaşını sona erdirmeye yönelik müzakerelere katılmasına dikkat çekti.
Vakil, "İşin ilginç yanı, 7 Ekim'den bu yana mevcut düzeni değiştirmeye çalışan güç olarak İsrail'in, statükoyu korumaya çalışan güç olarak ise neredeyse İran'ın öne çıkması" ifadelerini kullandı.
Bu değerlendirme, çatışan iki tarafın konumlarında görülen değişime işaret ediyor. Tahran, son üç yılda kaybettiği konumları geri kazanmaya, bunların ötesine geçmekten daha fazla odaklanmış görünüyor.
Ancak Vakil, bütün bunların İsrail'in etkisini abartmak veya onu bölgesel bir süper güç olarak nitelendirmek anlamına gelmemesi gerektiği konusunda uyardı:
"İsrail şu anda Ortadoğu'nun en baskın askeri gücü olabilir. Ancak gerçek güç genellikle istikrar sağlayabilme kapasitesiyle değerlendirilir. İsrail ise bunu yapabildiğini ya da yapmaya istekli olduğunu göstermedi."
Enerji güzergahları tıkandı
İsrail ve ABD, şubat ayındaki saldırıların İran yönetimini hızla devirmesini umarken bunun yerine yeni bir cephe açtı.
Tahran artık İsrail, ABD ve ortakları üzerinde ekonomik baskı uygulayabilecek araçlara sahip. Bunların başında, İran kıyısında bulunan ve normal koşullarda dünya petrol ve gazının yaklaşık beşte birinin taşındığı Hürmüz Boğazı geliyor. İran'ın Husi müttefiklerinin tehdit ettiği Babu'l Mendeb Boğazı da bu araçlar arasında bulunuyor.
Tahran'ın niyeti ne olursa olsun, ortaya çıkan ekonomik sıkıntılar bölgelere eşit şekilde yansımadı.
Acil durum rezervleri, ABD'nin rekor petrol üretimi ve Norveç gibi ülkelerden sağlanan arz sayesinde Batı, mevcut kesintilerin ölçeği daha büyük olmasına rağmen şimdiye kadar 1970'lerdeki petrol şoklarının yol açtığı çalkantılardan kaçınabildi. O dönemde ABD'de sürücüler benzin almak için kuyruklara girmişti.
Uluslararası Para Fonu (IMF), nisan ayında 2026 küresel büyüme tahminini yalnızca sınırlı ölçüde düşürerek yüzde 3,3'ten yüzde 3,1'e indirdi.
Buna karşılık Körfez'deki ihracatçı ülkeler çok daha ağır etkilendi. Aynı değerlendirmede Suudi Arabistan'ın büyüme tahmini yüzde 4,5'ten yüzde 3,1'e düşürüldü. Katar için daha önce öngörülen yüzde 6,1'lik büyüme ise yüzde 8,6'lık daralma tahminine dönüştürüldü.
İsrailli siyasal iktisatçı Shir Hever, Al Jazeera'ya yaptığı açıklamada, "İlginç olan şu ki Batı'nın Körfez petrolüne duyduğu ihtiyacın azalması, birçok açıdan İsrail'in ABD için ne ölçüde bir yük haline geldiğini artırdı" dedi.
Hever, iki ülke arasındaki diplomatik ittifakın uzun süredir İsrail'in, ABD çıkarları açısından merkezi öneme sahip petrol zengini bir bölgedeki stratejik konumuna dayandığına işaret etti.
Hever, "İsrail'de mevcut krizlerin Körfez ülkelerini kendisiyle ittifak kurmaya yöneltebileceğine dair bir düşünce var" dedi.
Ancak 7 Ekim sonrasında yaşanan çatışmalarda başlıca saldırganın İsrail olmasının yol açtığı çelişkiye dikkat çekerek, "Yine de bu pek olası görünmüyor" ifadelerini kullandı.
