1. HABERLER

  2. ASYA

  3. Akademisyenlikten Keşmir direnişine: Dr. Mennan Vani neden savaşa katıldı?
Akademisyenlikten Keşmir direnişine: Dr. Mennan Vani neden savaşa katıldı?

Akademisyenlikten Keşmir direnişine: Dr. Mennan Vani neden savaşa katıldı?

Hindistan'da akademisyenlik yapan Mennan Vani, Keşmir direnişine neden katıldığını yazdığı bir mektupla açıklamıştı.

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-

Bu yılın Ocak ayında ortalardan kaybolan akademisyen Dr. Mennan Vani, bir süre sonra sosyal medyada tekrar ortaya çıkıp, silahlı mücadeleye başladığını ilan ederek niçin Keşmir’deki işgal karşıtı güçlerin safına katıldığını açıklayan bir mektup yayınlamıştı.

Aligarh Müslüman Üniversitesinde Uygulamalı Jeoloji alanında araştırma görevlisi olarak çalışan 26 yaşındaki Vani, Ocak ayında kayıplara karışmasının ardından el bombası ile poz verdiği bir fotoğraf ile sosyal medyada tekrar ortaya çıkmıştı. Yerel bir haber ajansı olan CNS’e gönderdiği mektupta Vani, kendisini AMU’da doktora yapan bir öğrenci ve Hizbul Mücahidin üyesi olarak tanıtmıştı.

Vani, Ekim ayının başlarında Hint güçleriyle girdiği bir çatışmada yaşamını yitirdi.

Mennan Vani'nin yazdığı mektubun tam metni:

*

“Kalem Silaha Karşı”

“Barışçıl ol, nazik ol, kurallara riayet et, herkese saygılı ol; ama birisi sana elini sürerse onu mezarlığa gönder. – Malcolm X”

İşgal anlaşılması zor, karmaşık ve birçok cephesi olan bir olgudur. On yıllardır devam eden kanlı çatışma ortamı, Keşmir’i dünyanın siyasi manada en olgun yerlerinden birisi haline getirmiştir.

Zaman içerisinde hepimiz, işgal makinesinin karmaşık işleyiş tarzını ve yapısını belirli bir düzeyde anladık. Sömürgeci bir devlet olan Hindistan, yavaş da olsa emin adımlarla Keşmir halkı üzerinde kurduğu sömürge hakimiyetini meşru gösterme hususunda başarısız olma yolunda ilerlemektedir.

Ancak, işgal misal olarak kansere benzediği için, bir millet ve topluluk olarak bizler de bu olgunun sürekli değişen yeni askeri, fikri ve diplomatik taktiklerine mukavemet gösterebilmek adına sürekli değişmek ve gelişmek zorundayız.

Benim gibi silahı kaleme tercih etmiş birisinin neden kendini açıklamak için yazı yazdığını merak ediyor olabilirsiniz. Ancak sessiz kalmamı imkansız hale getiren birkaç husus var:

  1. İşbirlikçiler bugünlerde, kitlelerin duyguları ile oynayarak işgali ve zulmü haklı çıkarmak adına gerçeklerin üzerini örtmektedir. Sözde insan hakları savunucuları, savunduklarını iddia ettikleri değerler üzerinden kazandıkları paraların akmaya devam etmesi için zulme uğrayanların acılarını bir “iş modeli” olarak kullanmaktadır. Bölgemizdeki aktivist hareketler Delhi’deki stüdyolardan sevk ve idare edilmektedir.
  2. Yazılı basından elektronik medyaya, mazlumlardan zalimlere herkes bizleri şeytan gibi göstererek/algılayarak izlediğimiz yolu, metodolojimizi, ideolojimizi ve düşünce sürecimizi acımasız şekilde eleştirmektedir.
  3. “Barışçıl direniş yollarının” propagandasını yapmaları için zorla silah bıraktırılan insanlar bizim direniş yöntemlerimizi kendi anlayışları ve mantıkları üzerinden muhakeme ettikleri zaman aslında bizleri ve ideolojimizi topyekün reddetmiş olmaktadır. Son olarak, insan hakları savunucu olduğunu iddia eden eski bir polisin, yetersiz ve mantıksız argümanlar üzerinden insanlık ve ılımlılık vurguları yaparak halkın bağrından gelen istek ve taleplerini bastırmaya çalışması gözden kaçırılmamaldır.

Bütün bunlara bir cevap verme zorunluluğu hasıl olmuştur. Dolayısıyla benim gibi çoktan silahı kaleme tercih etmiş birisinin, (yukarıda bahsettiğim insanların elinde olan kaynaklara sahip olmayan birisinin) aynı dili kullanarak kendi bakış açımızı ortaya koyması hayati derecede elzemdir.

Aynı zamanda, meselenin içine bizzat dahil olmuş bir ağzın kendi bakış açısını sunmasının gerçekleri ortaya çıkaracağı kanaatindeyim.

Hepimizin köklerini, sebeplerini ve ilacını çok iyi bildiğimiz işgalin uzun tarihi arka planına girmek istemiyorum.

Direnişin modern safhası 2008’deki geniş halk gösterileri sonrasında başladı. Bu tarihten itibaren direnişin yöntemleri olumlu yönde büyük değişimlerden geçti.

Direnişin yöntemlerindeki değişiklikler neticesinde zulüm ve baskının taktikleri de evrildi. Hindistan, hukuk dışı işgalini daha fazla meşru olarak lanse edemeyeceğini ve kölelik nizamının postalları altındaki Keşmirlileri sessiz tutamayacağını hızlı bir şekilde fark etti.

Bu nedenle, Keşmir’deki siyasi ve tarihi gerçekleri kasti olarak değiştirme yoluna başvurdular. Günaşırı ortaya çıkan yeni yeni söylemler çeşitli şahıslar ve haber ajansları üzerinden medyada döngüye sokulmaya başladı.

Cammu Keşmir halkının zihinlerini kontrol altında tutmak ve kafalarını karıştırmak amacıyla Hindistan çok akıllı bir şekilde, bölgedeki baskıcı uygulamalarını ve askeri varlığını meşru gösterecek yeni tezler ve söylemler üretmeye başladı.

Hindistan, seçtikleri şahısları güçlü ve geniş kaynaklara sahip pozisyonlara getirerek, bunların yeni (ancak konuyla alakası olmayan) söylemlerle asıl haklı ve eskiden beri var olan talep ve istekleri bastırması için çalışmaktadır.

Örnek olarak, bir bürokrat çıkıp “Keşmirlilerin elindeki tek mantıklı seçim Hindistan'dır” diye yazarken, ertesi gün bir siyasetçi çıkıp “militanlar neden ölümde şeref olduğunu düşünür ki?” diye soruyor. Bu yazıda ortaya sürülen bu tür içi boş argümanları inceleyip, altlarında yatan ikiyüzlülüğü ortaya çıkaracağım:

‘Bizler askeriz. Ölmek için değil kazanmak için savaşıyoruz. Ölümde değil, Hindistan işgaline, ordusunun gücüne, zulmüne, tiranlığına, işbirlikçilerine ve en önemlisi de egosuna karşı savaşmakta izzet ve şeref buluyoruz. Bu yol üzereyken ölürsek bizler ölümde şerefi buluyoruz. Biz diye özneleştirdiklerim, sadece silahlı adamlar değil, bütün Keşmirlilerdir, “Keşmirli” ise şu veya bu şekilde işgale karşı koyan her Keşmir ve Cammu vatandaşıdır.

Öğrencilerine dürüst ve doğru bir şekilde eğitim veren bir öğretmen, her gün hiç durmadan hastalarını insana layık şekilde tedavi eden bir doktor, işgalin getirdiği zulümleri onurlu bir şekilde protesto etmek için sokağa çıkan bir öğrenci, kendisine kurşun sıkan işgal güçlerine taş atan birisi, köşesinde korkusuzca doğruları anlatan bir yazar, sahadan gerçekleri aktarmak için canını tehlikeye atan bir muhabir, işgalden sadece yakın çevresine de olsa yakınan ve işgal hakkında konuşan kişi, mahkemede hukuk mücadelesi veren avukat, işini layıkıyla yapan memur, asıl görevini (yerel halkı terörize etmek, öldürmek, yaralamak ve onlara işkence etmek değil) yani halkı koruyup, kuralları uygulamayı dürüst bir şekilde yapan bir polis... Hepimiz direnişin askerleriyiz.

Toplum içinde kutuplaşma, direniş içinde de zaafiyet yaratmak amacıyla yeni kimlikler ve ayrımlar üretilmektedir. Mesela, 2016 yılındaki geniş katılımlı halk gösterileri kasti bir şekilde şehir ve kasabalarla ilişkilendirilirken, silahlı mücadele yolunu seçenlere “okuma yazma bilmeyen başıboş köylüler” denildi.

Bugün protesto gösterileri aynı şekilde ekonomik olarak kötü durumda olan “Güney Keşmir halkına” mal edilmektedir. İnsanlarımız direniş hareketine geniş desteklerini zaman zaman toplanıp göstermektedir ancak yine de insanları bazen bölgesel (Kuzey-Güney) bazen de mezhepçi ve etnik nedenlerle birbirinden ayırmayı amaçlayan söylemlere karşı hazırlıklı ve dikkatli olmalıyız.

Medyada (hem sosyal hem elektronik) Keşmir direnişine karşı güçlü bir kampanya yürütülmektedir.

İşgale karşı savaşanlar fanatik, kökten dinci ve onların en sevdiği kelime olan terörist olarak adlandırılmaktadır. Bu kampanyaların arkasındaki insanlar gerçeklerin tam olarak farkında olup, insanların bu gerçekleri görmemesi adına onları kandırmak için uğraşmaktadır. Siyasi bilim öğrencilerinin 12. sınıfta kullandıkları kitapta terörist “taleplerinin karşılanması için sivilleri ayrım yapmaksızın öldüren kişi” olarak tanımlanmaktadır.

Bu tanım üzerinden baktığımızda kimin bir terörist olduğunu rahatça görebiliriz zira bizim yöntemlerimiz herkes tarafından bilinmektedir. Hindistan devletinin aksine bizler sivilleri de savaşa dahil olmayan kişileri de öldürmeyiz.

Bizlere durmadan terörist diyenler ya kitaplarını ya da söylemlerini değiştirmelidir. Hindistan halkına "Keşmirli militanların, 72 bakireye sahip olmak için beyni yıkanıp cepheye sürülen yaşı küçük çocuklar olduğu ve bu şekilde ölmenin cennete gitmek için bir kestirme olduğuna inandıkları" öğretilmektedir.

Bizi harekete geçiren gücün İslam olduğunu reddedecek değiliz. İslam da her türlü zulme karşı imkanı dahilinde savaşan herkese cennet vaat eder.

Ancak yukarıda bahsettiğim üzere, bizler savaşçılarız, öldüğümüzde cennete gidecek olmamız, dünyada düşmana karşı koyup onu mağlup etme önceliğimizi değiştirmez.

Her şeyini feda etse dahi hiçbir mücahidin cennete gireceği kesin değildir. Cennetin sahibi olan Allah’tır. Kimin oraya gireceği hesap günü belli olacaktır. Bir savaş sırasında ölmüş olmak cenneti garantilemek anlamına gelmez. Oraya girmenin milyon tane farklı kriteri vardır.

Ayrıca, biz hiçbir zaman İslam’ın sadece bize özgü olduğunu iddia etmememize rağmen bize zulmedenlerin insanları din üzerinden yönlendirme çabaları ise çok eskilere dayanmaktadır. Ne zaman konusu açılsa, İslam’ın belirli bir kısmını ele alır, kasti bir şekilde yanlış yorumlar ve vardıkları sonuçları işgallerini haklı göstermek için kullanırlar.

Sık sık bizlere bu savaşı kazanmamızın imkansız olduğu söylenmektedir. İşgali kabul edenler Hindistan’ın askeri gücünü, füze teknolojisini ve devasa ordusunu bahane göstermekte, Kalaşnikoflu 200 genç ile en son silahlara sahip bir milyon asker arasında karşılaştırma yapmaktadır.

Yakın askeri tarih, ABD-Vietnam, SSCB-Afganistan, NATO-Afganistan savaşlarında olduğu gibi devasa orduların ve en son teknoloji ürünü silahların savaşı tek başına kazanamadığını göstermektedir.

Eğer elinde sadece Kalaşnikof olan bu 200 genç ile Hindistan ordusu arasında bir karşılaştırma dahi yapılamayacaksa, o halde Hindistan neden bu militanlarla savaşmak için bir milyon askere ve milyarlarca dolar bütçelere ihtiyaç duymaktadır? Cesur Hindistan ordusu niçin, binlerce askeri tarafından etrafı çevrilmiş eğitimsiz gençlerle savaşmak için tanklar ve helikopterler kullanmaktadır? Bu işgalci güçler neden sadece bir tane silahlı adamı öldürmek için on tane evi havaya uçurmaktadır? Bütün bu soruların cevabı şudur: Hindistan Keşmir’deki savaşı kaybetmektedir.

Savaş bir zamanlar silahlı militanlar ve binlerce Hindistan askeri arasındaydı ancak şimdi ordu militanlara ulaşmadan önce binlerce silahsız özgürlük savaşçısını geçmek zorundadır.

Çatışma alanına silahsız bir şekilde gelip canlarını hiçe sayarak militanların imdadına yetişen halk, insanların içinde bulunduğu duygusal durumu ve beklentilerini açıkça göstermektedir. Hindistan devleti kendi vatandaşlarını hatta bütün uluslararası kamuoyunu, militanları "beyni yıkanmış İslami teröristler" olarak göstererek kandırabilir ancak Hindistan’a karşı bir milletin topyekün olarak savaşması nasıl olur da beyni yıkanmışlıkla açıklanabilir?

Hindistan devleti son dönemde iyice sinirlendi. Bu durum haber kanallarında her gece açık bir şekilde görülmektedir. Hindistan hükümeti, medyada bizlere karşı nefret ve zehir dolu kampanyalar düzenleyerek kendi başarısızlıklarını saklamaktadır.

Hindistan’ın içinde bulunduğu durumun kontrolünü kaybettiğini şu örneklerden anlayabiliriz: Keşmir’deki üniversite hocaları sürekli şekilde istihbarat ajanları tarafından gözetlenmekte, öğrenciler de aynı şekilde kontrol altında tutulmakta, yerel basının ağzı tıkanmakta ve devlet görevlilerinin hükümet politikalarını eleştirmesini yasaklayan yasalar çıkartılmaktadır. Cammu ve Keşmir’in demokratik Hindistan’ın bir parçası olduğunu savunanlar acaba bu örnekleri açıklayabilir mi?

Keşmir meselesine Hindistan’ın demokratik yapısı çerçevesinde barışçıl yollarla bir çözüm bulunması için çalışmamız gerektiği sık sık bize tekrar edilmektedir.

Nüfus bakımından incelenirse Hindistan elbette ki kağıt üzerinde dünyanın en büyük demokrasisidir. Ancak gerçek hayatta bu ülke bir demokrasi olarak nitelendirilemez.

Demokratik seçimle başa gelmiş devlet başkanı toplumsal ayaklanmaların mimarı iken, seçimler şahıslar üzerinden değil, topluluklar üzerinden gerçekleşirken, tecavüzcüler ve suçlular kanun koyucular olmuşken, medya hüküm süren rejimin kontrolü altındayken, her eleştiri ölüm veya diğer yollarla susturulurken, hükümeti eleştiren herkes millet düşmanı ilan edilirken, seçimler popülizm ve hile ile kazanılırken, devlet kurumları muhalefeti baskı altında tutarken, azınlıklar yok olma tehlikesi içinde yaşarken, devleti eleştiren her Müslüman Pakistan’a gönderilmekle tehdit edilirken, buzdolabında inek eti sakladığı için bir Müslüman güpegündüz sokak ortasında linç edilirken, takke giyen her erkek ve burka giyen her kadına terörist gözüyle bakılırken, öğrenciler devlet politikalarını protesto ettiği için hapse atılırken, akademisyenler ve gazeteciler sadece hükümet aleyhine yazma cüretini gösterdikleri için öldürülür veya hapse atılırken nasıl olur da bir milletin seni dinlemesini bekleyebilirsin?

Keşmir’deki ölü sayısı Hindistan’daki bir siyasetçi için oy kazanma fırsatıdır. Keşmirlilerin naaşları seçim pazarlarında satılarak koskoca bir milletin vicdanı tatmin edilmektedir.

Askerler kadınlara tecavüz etmekten ve masumları vurmaktan gurur duymakta, Hintli kitleler ise o kadar ileri derecede propagandaya maruz kalmakta ki hepsi bütün bu çirkin işleri kabul etmek bir yana desteklemektedir.

Bu sadece Keşmir’e özgü bir sorun değildir. Doğu Hindistan bölgeleri, Naksalların (Komünistler) ve aşiretlerin yaşadığı yerler de farklı durumda değildir. Hindistan ordusu tarafından işlenen cinayet, tecavüz ve insan hakları ihlalleri buralarda da oldukça yaygındır.

Demokrasi Keşmir’de her zaman AFSPA, DA ve PSA gibi karanlık yasaların ardına saklanıp, yerli işbirlikçiler üzerinden askeri işgali haklı göstermek için kullanılan bir alet olmuştur. İşin gülünç tarafı ise, Şeyh Abdullah zamanından bu yana devam eden bir şekilde işgal yanlısı bu politikacılar sürekli Hindistan ve onun işgaline hizmet eden “mayın eşekleri” olmuştur. Halkın hakları için seslerini isteseler de çıkartamazlar.

Geçtiğimiz dönemde Hindistan yanlısı JKPDP oluşumunun müttefiği BJP’yi sözde Başkanına dahi haber verilmeden bir anda silip atması bu çerçevede bir vaka örneğidir. Bu örnek küçük olmasına rağmen Keşmir’de demokrasinin nasıl işlediğini tam manasıyla anlatmaktadır.

Siyasi arenada ise, şu anda görev başında olan hükümet yetkilileri tıpkı kendilerinden öncekiler gibi bölgesel direniş seslerini görmezden gelip Hindistan’ın her karışını sarmak niyetindedir. Bu durum, hali hazırda tüm Hindistan’da ve özellikle de işgal altındaki Keşmir’de var olan özgürlük yanlısı ve ayrılıkçı fikirleri güçlendirmektedir.

Bunlar fantezi ürünü veya lafta kalan fikirler değildir zira yakın dönemde Dravidastan diye bağımsız bir ülke kurulması ve Sikh ayrılıkçılar tarafından kurulan “Halistan hareketinin” yeniden canlandırılması çağrılarına şahit olduk.

Hindistan’daki tarihi kast sisteminin meydana getirdiği problemler de hızla yayılmaktadır. Bütün bu gelişmeler Hindistan’ın patlamaya hazır bir barut fıçısı olduğunu göstermektedir. Keşmir hareketi ise bu sürecin öncü aktörü olacaktır.

Şu anki Hindistan rejimi ülkenin tüm tarihi altyapısını değiştirmek ve gerçekleri saklamak için muazzam bir çaba göstermektedir. Bu çabalar çerçevesinde Keşmir meselesini de kendi önyargılı faşist siyasi ideolojileri üzerinden değerlendirmektedirler.

Ancak Keşmir meselesinin tamamen farklı nedenleri ve tarihi süreci bulunmaktadır. İnsanlar bir yandan Keşmir’in tarihi ve siyasi gerçeklerini unutmaları için baskı altına alınırken bir yandan da itaat etmemeleri halinde Hindistan’ın askeri gücünün uygulamalı olarak gösterildiği bir şovla tehdit edilmektedir.

Yerel halk kordon ve arama operasyonları (CASO) ile terörize edilmekte, gençler gecenin bir yarısı tutuklanmakta, bütün özgürlük yanlısı sesler hapse atılmakta, “Hindistan ideası” ve onun demokrasisi hakkında ne düşündüklerini belli etmek için “barışçıl” protesto gösterileri yapanlara göz yaşartıcı bomba ve plastik mermiler yağdırılmaktadır. Keşmir’deki sözde “barış” tüm insanları sokağa çıkma yasağıyla evlerine hapsetmekten ibaret olup “barışçıl direniş yöntemlerine” her zaman kurşunlar, göz yaşartıcı bombalar ve plastik mermilerle mukabele edilmektedir.

Her millet gelişmeyi, eğitim görmeyi ve diğer güzel şeyleri ister ancak bunlar için insanlar şereflerini ve özgürlüklerini takas etmez. Keşmir’in tarihine aykırı bir şekilde spor ve eğitim programlarını bir satıcı edasıyla öne süren insanlar ahmaktır zira bu asla işe yaramaz.

Dünya tarihi, milletlerin savaşlarda yenilse dahi asla tarihlerini unutmayacaklarını gösteren örneklerle doludur. Bugün Keşmir’deki silahlı direniş topyekün olarak ortadan kalksa ve hiçbir özgürlük hareketi kalmasa dahi yarın birileri mutlaka yeni bir hareket başlatarak özgürlük haklarını talep edecektir.

Tarihi gerçeklere ve adalet olgusuna dayanan hareketler asla ne şahısların mülküdür ne de sadece şahıslar tarafından temsil edilebilir. Bir lider ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun, yine de hareketin kendisi değil, sadece bir parçasıdır.

Eğer bir lider siyasi fikirlerini değiştirip her türlü taviz vermek için karar alsa bu bütün hareketin yozlaşmış olduğu anlamına mı gelir? Şeyh Abdullah, Keşmir’de bugüne kadar yaşamış en popüler ve en güçlü liderdi peki niçin kendisinin mezarı Hint alt kıtasındaki “en korunaklı mezardır?”

Şahısların yaptıkları nedeniyle hareketimizi gayrimeşru ve yozlaşmış gibi göstermeye çalışanlar bu nokta üzerinde iyice düşünsünler. Bir lider, ancak Keşmir meselesinin siyasi ve tarihi manada gerçeklerini savunduğu sürece kabul edilebilir ve meşru olur. Hükümet bugün yaptığı zulümleri artırabilir ancak asla geriye dönüp tarihi değiştiremezler. Bu nedenle, işgal yanlılarının bizleri şerefiyle yaşamak isteyen insanlar olarak görmesi gerekir. Ancak şunu da bilmelidirler ki, işgal altında asla şerefle yaşanılmaz. Zulme uğrayan insanlar olarak, elimizdeki tüm olanaklarla adaletsizliğe, tiranlığa ve baskıya karşı savaşmak bizim görevimizdir ve işgal altında yaşamaktan daha büyük adaletsizlik, tiranlık ve baskı var mıdır soruyorum. Halkımız tarafından ortaya konan direniş işgalcileri o kadar öfkelendirmektedir ki yerel halk arasındaki yaygın işgal yanlısı söylemlerle aynı fikirde olmayan insanlara dahi tahammülleri kalmadı. İlaveten, ibret olsun diye kendilerine dokunmasa işgal aleyhine asla konuşmayacak olan “insan hakları savunucularını” ve “barış elçilerini” dahi ya öldürmekte ya da hapse atmaktadır.

İslami kuralları tevil ederek bizi ve mücadelemizi dini manada “azarlamaya” çalışmak asla sorunları yatıştırmayacaktır. Şunu açıkça belirtmeliyiz ki, bizler takip ettiğimiz dinin sadece bir dizi ibadet ve duadan ibaret olmayıp aynı zamanda bir hayat sistemi olduğuna inanıyoruz. Kişinin düşüncelerini, prensiplerini ve ideolojisini aynı sistemden temin etmesi de son derece doğaldır.

İkinci olarak, herkesin işgal ve baskı karşısında silaha sarılmasına lüzum yoktur ancak zulme başkaldırmak, işgali kötülemek ve şahit olduğu her yanlışa karşı koymak elindeki tüm imkanlarla herkesin yerine getirmesi gereken birer vazifedir.

Üçüncü olarak, İslam ve Kölelik asla yan yana gitmez ve İslam asla herhangi bir insana zulüm edilmesini mazur görmez. Dördüncü olarak, işgalin bu derece çirkin olduğu bir ortamda direnişten ne güzel olması ne de zalimler tarafından öğretilen veya dikte edilen yöntemlere sadık kalması beklenemez.

Direniş direniştir; ne barışçıldır ne de şiddet içeriklidir. Açıkça söylemek gerekirse, şiddet bizim işgale karşı savaşmak için silaha sarılmamız değildir. Şiddet, Keşmir'de şu anda bir milyon iki yüz binden fazla askerin varlığıdır, şiddet korunaklı askeri üslerin varlığıdır, sığınaklar ve karakollardır, ve dahi bizatihi işgalin kendisi en büyük şiddettir.

Bu nedenle işgal yanlıları “şiddet” ile “nefsi müdafaa” arasındaki farkı iyice okumalı ve anlamalıdır.

Ve son olarak, bizler Müslümanlar olarak, İslam’ın sosyal, ekonomik ve siyasi tüm alanları kapsayan insanlık için gönderilmiş eksiksiz bir sistem olduğuna iman etmekteyiz. Bizler de bu kaideler ile idare edilmek istiyoruz. Ve bu kaideler hiçbir zaman ve hiçbir koşulda zorla uygulanmamıştır.

Bizim görevimiz vatanımızı ve topraklarımızı gayrimeşru yabancı işgalinden kurtarmak ve böylece her düşüncenin ve ideolojinin açıkça tartılıp üzerinde konuşulacağı bir barış ve adalet ortamı oluşturarak insanlara neyi isterlerse onu seçme hakkını teslim etmektir.

Tarih şuna şahittir ki, İslam’a idare etmesi için bir şans verildiğinde insanlar gerçek manada özgür olduklarını hissetmiş, bu idare sadece hoş karşılanmakla kalmamış aynı zamanda o dönemlerin adalet ve barış çağı olduğuna kanaat getirilmiştir. Büyük devrimci Malcolm X’in de dediği gibi: Kitabımız Kuran’da sessiz bir şekilde acı çekmeyle alakalı hiçbir şey yoktur. Dinimiz bize aklımızı kullanmayı öğretir.

Kaynak: Mepa News

HABERE YORUM KAT

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
İlgili Haberler