1. YAZARLAR

  2. Hişam Alevi

  3. Körfez'de BAE zayıflarken Katar geri dönüyor
Hişam Alevi

Hişam Alevi

Akademisyen, yazarYazarın Tüm Yazıları >

Körfez'de BAE zayıflarken Katar geri dönüyor

A+A-

Katar sadece birkaç yıl içerisinde, bölgesel siyaset arenasında maruz kaldığı tecritten çıkarak yeniden etkin bir aktör haline gelmekle yetinmeyip aynı zamanda Afganistan meselesinde oynadığı rolün de ispatladığı üzere dünya siyasetinde de etkili bir konuma gelmeyi başardı. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise, sahada hala çok sayıda hamle yapabileceği unsura sahip olmasına rağmen bir dizi aksilik ile karşılaştı.

BAE ve Suudi Arabistan 2017 yılında bir araya geldikleri küçük bir koalisyona birlikte liderlik ederek Katar’a ambargo uygulama kararı almıştı. Katar bu süreçte bölgedeki nüfuz gücü açısından bakıldığında uçurum kenarına kadar gelmişti zira boyut olarak küçük bir yarımadadan ibaret ülke BAE-Suudi liderliğinde yürütülen bir tecritle karşı karşı kalmış ve bunu yanı sıra geçmişte Müslüman Kardeşler organizasyonuna yaptığı yatırımların pek bir geri dönüşü olmamıştı. Medya alanındaki amiral gemisi El-Cezire dahil tüm sektörden elini çekmesi için baskı mevcuttu. Trump hükümetinin hem Suudi Arabistan hem de BAE liderliğini övdüğü ve sevdiği bir ortamda Katar’ın geleceği pek de iç açıcı görünmemekteydi.

Geride kalan dört yıl içinde bu vaziyet tepe taklak oldu. Körfez bölgesi, jeopolitik denge açısından bakıldığında son derece nihai bir “yeniden başlatmaya” şahit oldu. Katar, bir ülke olarak hükmettiği küçük toprak parçasının çok daha ötelerine erişen dış siyaseti üzerinden kendisini yeniden tanımladı. Bölgedeki birçok cephede geri püskürtülen BAE artık savunma yapmak zorunda olan taraf haline geldi. Bu yeni vaziyetin ortaya çıkışı iki tarafın bölgedeki meselelere yaklaşımlarda gösterdikleri taban tabana zıtlıktı. Katar, bağımsız devlet idaresi (hamleleri) ile ufuk ötesi stratejiler uygulamaya koyarken BAE ise kısa vadeli taktiklere saplanıp kaldı.

Afgan meselesi

Katar’ın uluslararası arena yerini tekrar aldığını gösteren en büyük emare Afganistan’dan geldi. Farklı bölgelerdeki çatışmalar hususunda uzun yıllardır arabuluculuğu ile sahnede olan Katar bazı çevrelerden yükselen tepkilere rağmen 2013 yılında önce Taliban’a resmi olarak sınırları içinde ev sahipliği yapmaya daha sonra da ABD ile yürütülen barış görüşmelerini ayarlamaya karar vermişti. Amerika’nın Afganistan’dan çekilmesinin ardından ortaya çıkan durumda Katar, Taliban’ın en güvenilir yabancı muhatabı olması hasebiyle Afganistan meselesinde kilit bir oyuncu pozisyonundadır. ABD’nin geri çekilişi sırasında sayısı belli olmayan Amerikalı ve risk altındaki Afgan Katar tarafından uçaklarla tahliye edildi. İlaveten, Doha yönetimi Türkiye ile birlikte Kabil Havaalanını faal halde tutmak için çalıştı. Gelinen noktada Batı ile Taliban arasındaki ilişkilerin kaderi Doha’da alınan kararlara bağlı hale geldi.

Bu durum, Katar’ın Körfez bölgesindeki rakiplerinin başarabildiklerinin çok daha ötesinde çıkarlar peşine düştüğüne işaret eden kritik bir değişimdir. Geçmişte Körfez ülkeleri ve İran merkezli anlaşmazlıklar ne kadar karmaşık olursa olsun mesele sürekli Orta Doğu’daki enerji politikaları ve bölgedeki yerel petrol ve gaz yataklarının güvenliği etrafında dönmekteydi. Afganistan ise farklı bir meseledir. Bu ülke, yirmi sene boyunca cihat yanlılarına karşı Batılı müdahaleye sahne olan ve Batılı güçlerin travmatik İslamcılık ve terörizm anılarıyla dolu bir savaş alanıydı. İşte tam burada, Hürmüz Boğazı'ndan çok uzaklarda Katarlıların nüfuzu tekrar ortaya çıktı.

Afganistan’daki savaşta kat edilen ilerleme Katar’ı aslına bakılırsa son derece ironik bir duruma soktu. Katarlı liderler eskiden İslamcılık ve dolayısıyla da terörizmle içli dışlı olmak ile suçlanırken artık Katar Taliban ile iletişim kurmak için kullanılan ana damar haline geldi ve dış aktörlerin hepsi Taliban’ın son derece muhafazakâr İslami ideolojisini göz önünde tutmak ve aşındırmak için Doha yönetimine muhtaçtır.

Fakat, tarihte birçok kez şahit olunduğu üzere Orta Asya’daki jeopolitik kaymalar hiçbir zaman “büyük oyunu” bitirmez. Söz konusu bu değişimler sonucu bölge dinamiklerine yeni oyuncular dahil olur. Katar yakın gelecekte, kendisinden çok daha uzun süredir Taliban’ı desteklediği bir tarihe sahip olan Pakistan’ın bölgedeki nüfuzu ile yüzleşmek zorunda kalacaktır. Pakistan’ın Afganistan’daki askeri müdahalesinin tarihi Hindistan’a karşı stratejik derinliğini büyütmek istediği Soğuk Savaş dönemine kadar geriye gitmektedir. Pakistan’ın bir başka hedefi ise, Afganistan’da Peştun milliyetçiliğinin İslami bir versiyonunu destekleyerek kendi sınırları içindeki milliyetçilik akımını baltalamaktır. Ayrıca, Pakistan Taliban ile olan ilişkileri devam eden süreçte ne kadar sıkı tutabilirse o kadar iyidir zira bu ilişki sayesinde Pakistan’da faaliyet yürütmekte olan ve her geçen gün daha da popüler hale gelen Taliban kolları ve medreselerini yeniden şekillendirebilir.

Katar bir yandan Afganistan’da gövde gösterisi yaparken diğer yandan da kendisi için görece daha geleneksel ve hayati olan Arap dünyası içindeki sahaları da ihmal etmeyecektir. Katar, Afganistan’da elde ettiği başarıyı tekrarlamak amacıyla Hamas ile ABD ve İsrail arasında arabuluculuk rolü üstlenerek Filistin meselesine de dahil olabilir. Katar, BAE’nin aksine, İsrail ile normalleşme yoluna gitmediği için hala Filistinlilerin güvenine sahiptir. Devrim karşıtı cephede yer alan devletlerin aksine, Katar duruma müdahil olması durumunda Hamas ile daha dürüst bir şekilde etkileşimde bulunabilir zira Doha yönetimi İslamcı grup Hamas’ı hiçbir zaman terörist bir aktör olarak ilan etmedi.

Katar bu avantajını kullanıp Gazzelilerin dertlerini ortadan kaldırmak için sadece Hamas’ı destekleme seçeneğini tercih etmeyerek diğer alanlarda hamleler yaparsa, ABD ve İsrail’in kendisine duyduğu güveni de muhafaza edebilir. Bu sürecin nihai amacı, ABD, İsrail ve Filistinliler arasında temas tesis edilerek aynı masada bir tür büyük pazarlık konuşmalarının başlaması olabilir.

Hataları biriken bir karşıt cephe

Katar, son dönemde elde etmiş olduğu stratejik galibiyetin bir kısmını da BAE’nin, dolayısıyla da tüm karşı devrimci cephenin yaptığı taktiksel hesap hatalarına borçludur. Katar’ın uyguladığı devlet hamleleri her zaman yumuşak güç ve bağımsız diplomasinin maharetli bir şekilde kullanılması üzerine kuruluydu. Arap Baharı dönemi sonrasında BAE liderliğindeki yaklaşım ise Katar’ın tam tersine çoğunlukla sert güç üzerine kuruluydu. Trump yönetiminin koruması eşliğinde bölgede demokratik açıdan ilerleme kaydedilmesi mümkün tüm noktalara askeri olarak müdahale edildi. İlaveten, Pegasus gibi yeni teknolojiler kullanılarak yurtdışından yükselen muhalif ses takip edilmesi teşvik edildi.

Fakat bu BAE’nin bu şekilde yutabileceğinden fazlasını ısırması beraberinde bazı kısıtlamaları getirdi. Yapılan üstü kapalı müdahalelerin ortadaki mali ve sosyal krizlerin etkisini bir kat daha arttırması bunlardan bir tanesiydi. Libya ve Yemen’de meydana gelen felaket vaziyetler de bu silsilenin bir parçasıydı. BAE’liler, son yaşanan Gazze savaşı sürecinde Filistin’deki durumu bile iyileştiremedi zira Trump yönetiminin ortaya sürdüğü “yüzyılın anlaşmasını” elinden gelen tüm gücüyle desteklemeleri, sahadaki Filistinliler ile olan ilişkilerini zehirledi. Ocak ayında Doha yönetimi ile tekrar barışılmasının da gösterdiği üzere Katar’a yönelik Suudi Arabistan-BAE liderliğindeki ambargo dahi başarısızlıkla sonuçlandı.

Durum aslında her zaman böyle değildi. Suudi Arabistan ve BAE bir zamanlar şu anda Katarlıların uyguladığı stratejinin birer ustasıydı. Suudi Arabistan bir dönem Yemen’de, Katar bugün Afganistan ile yürüttüğü ilişkiye benzer özel bir nüfuza sahipti. Aynı şekilde, 90’lı yıllarda Taliban Afganistan’da kontrolü ele geçirdiğinde Suudi Arabistan ve BAE, bu yeni yönetimi tanıyan tek Arap devletleriydi. Afganistan içinde ülkenin en ücra köşelerine kadar etkili olan ağlar oluşturmuşlardı. Ancak söz konusu bu erişim kanalları ve nüfuz, hem Suudi Arabistan ve BAE’nin kendi sınırları içindeki sert ve hiyerarşik nizamın daha da sıkılaştırılması hem de Arap Baharı sonrası girişilen karşı devrimci müdahaleler neticesinde zamanla kurudu.

Yaptıkları bu seçimler istenilen kazanımları beraberinde getirmedi zira karşı devrimci cephe bölgede sathındaki yönetime dahil olma ve demokratik değişim ruhunu ezmekte başarılı olamadı. Son on yıldır, otoriter rejimlere dayalı istikrarın yeninden tesisi sürekli tökezlerken popüler halk hareketleri mobilize olmaya devam etti. Bu aydınlatıcı gerçek, 2018-2019 yılları boyunca Cezayir, Sudan, Irak ve Lübnan’da yaşanan Arap Baharının ikinci dalgası ile ispatlandı. Devrim karşıtı cephe her ne kadar demokratik ilerlemeleri engelleyebilecek güce sahip olsa dahi zamanda geri giderek artık zulüm edercesine demode olmuş bir geçmişi yeniden insanlara empoze edemez.

Katar’ın oyuna tekrar girişinin ardındaki faktörlerden bir diğeri de karşı devrimci cephenin kendi içinde zayıflayan iş birliğidir. Arap Baharının hemen ardından gelen yıllarda Suudi ve BAE’li liderlerin dış politikaları birçok alanda birbiri ile mükemmel şekilde uyumluydu ve iki ülke her adımı birlikte attı. Veliaht Prensi Muhammed bin Selman liderliğindeki Suudi Arabistan son dönemde yaklaşımını yeniden tanımlayıp BAE ile arasına mesafe koymak suretiyle geçmişe göre daha pragmatik şekilde davranmayı öğrendi.

İkili arasındaki bu vaziyetin sebepler fazladır. Suudi rejimi çoğu zaman sadece BAE’li liderleri destekleyen ve üstüne basılan bir yardımcı güçten ibaret, ikilinin küçük ortağı olarak kalmaktaydı. Riyad yönetimi, devrim karşıtı müdahalelerini başarılı kılmak amacıyla son derece büyük meblağlarda askeri kaynak harcarken bir yandan da uluslararası toplum tarafından insan hakları ihlalleri hususunda kendisine yönelik sert eleştirilere maruz kalmaktaydı. İlaveten, BAE’nin İsrail ile normalleşme sürecine girmesi Suudi Arabistan’ı sinirlendirdi zira Riyad yönetimi kendisinin böyle bir adım atmasının mümkün olmadığının farkındaydı. Bunun sebebi de Suudi nüfusunun hem daha kalabalık olması hem de İsrail’e karşı iç muhalefetin BAE’ye nazaran çok daha yüksek olmasıydı. Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın İslam’ın beşiğini muhafaza etmek gibi sembolik bir yükü bulunmaktaydı.

Suudi Arabistan ve yaşanan gerilimler

Temelde bakıldığında Suudi rejimi ile BAE liderliğinin sahibi olmak istediği jeopolitik pazar payı hep aynıydı ve bu rekabet artık ayyuka çıktı. Bu yazın şahit olunduğu üzere OPEC’i bir süre felç eden petrol üretimi miktarı meselesinde iki tarafın farklı tutumlar sergilemesi gibi örnekler BAE ile Suudi Arabistan arasında göz önünde yaşananlar daha çirkef bir hal aldı. Aynı durum, Suudi Arabistan’ın bölge merkezini kendi sınırları içine taşımayı reddeden tüm küresel şirketlerle olan anlaşmaların sonlandırılması yönünde karar almasında da etkili oldu.

İslamcılığın bölgedeki söylemlerinde yeni bir sayfa açıldığı şu dönemde Katar, aralarındaki gerilimi azaltma yolunu tercih eden Mısır ile Türkiye arasında yeniden yakınlaşma noktası oldu. Bu ikili arasındaki ilişkilerin bir nevi düzelmesi Erdoğan’ın Müslüman Kardeşlere gösterdiği desteği azaltmaya hazır olduğunu gösterdi ve bu durum Katar’ı da aynısını yapması için teşvik etti. Hem Türkiye hem Katar gelinen noktada, Mısır’daki Müslüman Kardeşler, Tunus’taki Enhanda ve Fas’taki Adalet ve Kalkınma Partisi gibi İslami aktörlerin pozisyonlarının zayıfladığını kabullendi.

Şunu belirtmekte fayda var ki zikredilen bu gruplar birbirinden son derece farklı çevrelerde faaliyet göstermektedir. Ancak bu grupların tümünün içinde bulundukları vaziyet devam etmekte olan şu küresel eğilimi göstermektedir: İslamcıların devlet yapısına girmeleri hususunda hala dirençli olan otoriter devletlerin yönetimine giden “kurumsal yan yollar” kurarken ideolojik sahalarda geniş halk desteği toplayamamak. Bu durum kesinlikle İslamcılığın siyasi bir güç olmaktan çıktığı anlamına gelmemektedir zira bu toplulukların içindeki büyük bir kesim hala inanç ve siyaseti bir araya getiren muhafazakâr İslamcılık platformuna destek vermeye hazırdır. Buna rağmen her ne olursa olsun İslamcıların gözden düşmeleri neticesinde Doha ile Riyad yönetimleri arasında bir sürtüşme sahası olan İslamcılığın denklemden çıkmasıyla birlikte yeni fırsatlar ortaya çıktı ve Katarlıların daha serbest hareket edebilmesinin önü açıldı.

Oyunun kurallarını değiştirmek

Katar’ın dış politikası üzerinden tekrar sahneye çıkması, ülkenin ideolojik hususlardaki yaklaşımları ile alakalı çılgın bazı beklentilere yol açmamalıdır. Katar, liberalizmi öne çıkarmamakta olup yeni bir Arap Baharı da istememektedir. Katar her ne kadar devrim karşıtı cephenin bir parçası değilse de devrim taraftarı bir aktör de değildir. Doha yönetimi, tarihin gidişatını anlayabilmiş pragmatik bir güçtür.

Benzer şekilde, BAE’nin dış politikada tökezlemiş olması da ülke liderliğinin dahili kuvvetini azaltmayacaktır. BAE sahip olduğu son derece etkin devlet idaresi sistemi ve yüksek kurumsal kabiliyetleri neticesinde küresel şirketleri ve yabancı işçileri kendine çekebilmektedir. Önemli miktarda enerji kaynaklarına sahiptir. İlaveten, halihazırdaki siyasi sistem her ne kadar Suudi Arabistan’daki sistem kadar kapalı olsa da dahili muhalefete ve nüfusun az olması ve kitle kontrolünde kullanılan ileri teknolojiler nedeniyle de geniş çaplı protesto hareketlerine karşı savunması daha iyi vaziyettedir. Dolayısıyla, ülke yönetiminin bölge sathında yaşadığı başarısızlıkların içeride de bazı sorunlar çıkarması gibi bir durum söz konusu değildir.

Her ne olursa olsun, Katar’ın stratejik manada yeniden hayata dönmesinin bölgesel gelişmeler hususunda çok büyük bazı sonuçları olacaktır. İlk olarak, gelinen noktada Katar ile BAE’nin artık eşit şartlarda mücadele ediyor olması nedeniyle her iki ülke de birbirine üstünlük kurmak yeni hamleler arayışında olacaktır. Örneğin, Katarın devlet idaresi sistemi tıpkı BAE’lilerin yaptığı gibi nüfuz elde etmek için eğitim, medya ve kültür alanlarında sahip olduğu kaynakları sahaya sürmektedir. Fakat Katar hala BAE’nin artık ustalaştığı şekilde, söz konusu soyut kaynakları kullanarak, mesela liman işletmeciliğindeki etkinlik üzerinden yapıldığı gibi günün sonunda kar getiren mali sonuçlar elde etmeyi öğrenme aşamasındadır. BAE’liler ayrıca yurt dışında kritik ekonomik pazarlara yaptığı yatırımlar sayesinde buralarda kendisi için hayati önem taşıyan kaynaklara erişim sağladı.

Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da BAE’nin Çin ile yürüttüğü ilişkiyi kullanacak olmasıdır. Çin’in Orta Doğu’da göstermiş olduğu varlık ABD’nin aksine askeri güce değil taraflar arasında imzalanan ekonomik anlaşmalara dayanmaktadır. Körfez bölgesi özelinde, Çin’in buraya giriş yapacağını öngörerek kendini hazırlayan tek ülke BAE’dir. Mesela, yakın geçmişte Çin menşeili COVID-19 aşılarının Arap dünyasına ulaştırılması için hem üretim hem de dağıtım hususlarında Pekin yönetimi tarafından yürütülen aşı diplomasisi BAE aracılığı ile ifa edildi. İkili arasında atılması öngörülen bir sonraki mantıklı adım, Çin devletinin Kemer ve Yol İnisiyatifi isimli dev projesinin Körfez bölgesindeki ayağı olarak BAE’nin ilan edilmesi ve bu süreç kapsamında, lojistik, ulaşım ve arz zincirleri hususlarında daha da kompleks anlaşmalar imzalanmasıdır.

Özetlemek gerekirse, sahip oldukları topraklara nazaran büyük hırslara sahip iki küçük Körfez ülkesi jeopolitik arenada yeni bir tur mücadeleye başladı. Bu mücadelenin sonuçları belki de bir önceki kapışmanınkiler kadar öngörülemez olabilir.


Hişam Alevi tarafından kaleme alınan bu yazı Orient XXI'da yayınlanmıştır. Yazıda yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 826 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.