1. STRATEJİ

  2. Laik Arap orduları girdikleri savaşları neden kaybediyor?
Laik Arap orduları girdikleri savaşları neden kaybediyor?

Laik Arap orduları girdikleri savaşları neden kaybediyor?

Araplardan oluşan ordular modern devirde yaşanan savaşlarda büyük oranda sürekli etkisiz kaldı.

Mepa News | Strateji
A+A-

Modern tarih boyunca Laik Arap rejimlerinin orduları, başta İsrail'e karşı olmak üzere birçok savaşa girdi. Ancak söz konusu ordular, girdikleri savaşların neredeyse hiçbirinde kayda değer bir başarı elde edemedi. Arap tarihi ve modern Arap siyasi aklı üzerine araştırmalarıyla tanınan Norvell B. De Atkine'in 1999 yılında kaleme aldığı "Araplar Neden Savaşları Kaybediyor?" başlıklı yazısı günümüze ışık tutuyor. Atkine'in değerlendirmesi Mepa News okurları için tercüme edildi.

*

Araplar neden savaşları kaybediyor?

Araplardan oluşan ordular modern devirde yaşanan savaşlarda büyük oranda sürekli etkisiz kaldı. 69 yıllarda düzenli Mısır ordusu Yemen’deki milis yapıya başarısız oldu. 70’li yıllarda Suriyeliler Lübnan’da ancak silah ve sayı avantajlarını kullanarak zor bela başarı elde edebildi. Iraklılar daha yeni devrimden çıkmış zayıf İran ordusu karşısında tam anlamıyla becereksizdi ve Kürtlere karşı 30 yıl savaşmalarına rağmen kazanamadılar. 1990’daki Kuveyt savaşında iki Arap ordusu da orta düzeyde bir performans sergiledi. İsrail ile savaşan tüm Araplar girdikleri bütün savaşlarda hezimete uğradı. Peki bu felaket silsilesinin sebebi nedir? Mali, ideolojik ve teknik birçok faktör var ancak belki de en önemli faktörler Arapların etkin bir askeri güç üretmesinin önünde duran kültür ve belli başlı toplumsal özelliklerdir.

Bir ordu nasıl eğitilirse o şekilde savaşır. Arapların nasıl eğitim yaptığını yıllarca ilk elden gözlemleyen birisi olarak bu tecrübelerim sayesinde onların savaşta nasıl davrandıklarına dair bazı sonuçlara vardım. Birazdan sıralayacağım çıkarımları Arap askeri kurumlarında ABD bünyesinde askeri ateşe ve güvenlik yardım subayı olarak, İngilizler bünyesinde de Birleşik Arap Emirlikleri daha kurulmadan önce bölgedeki düzenli birlik olaran Trucial Oman Scouts’ı teftiş eden bir gözlem subayı olarak ve 30 yıllık Orta Doğu çalışmalarım ışığında bir araya getirdim.

Yanlış başlangıçlar

Stratejik değerlendirme yaparken işin içine kültürün dahil edilmesi geçmişte pek iyi sonuçlar doğurmamıştır zira bu yapılırken cehalet, hüsnü zan ve mitolojiden mütevellit çirkin bir bakış açısı kullanılır. Tam da bu sebepten dolayı 1930’lu yıllarda ABD ordusu Japonların milli karakterlerinin özgünlükten uzak olduğu kanısına vardı ve ülkenin teknolojik olarak her zaman dezavantajda olacağını düşündü. Hitler ABD’yi çok uluslu yapısı nedeniyle “kırma köpek” olarak nitelendirdi ve ABD’nin savaşa dahil olmasının yaratacağı etkiyi küçümsedi. Bu örnekler göstermektedir ki, karşı tarafın güçlü ve zayıf yanlarını belirlerken özellikle de savaşa hazır olmadığı halde bir milletin niçin savaşa kendine tam güvenle savaşa atıldığını anlamaya çalışırken meseleye kültürü de dahil etmek büyük yanılgılara sebep olur. Değerlendirme yaparken düşman devlete onun sayı veya silah olarak üstünlüğünün göz ardı edilmesinin önünü açan kültürel özellikler isnat edilmesi çok çekicidir. Tam tersi durum yani bir düşmanı kendi kültürel normları üzerinden değerlendirmek de aynı derecede felaketvari bir durumdur. Amerikalı strateji üreticileri Kuzey Vietnamlılarının dayanma güçlerinin kendilerinin ki kadar olduğunu ve Kuzeyin havadan vurularak ülkenin dize getirilebileceğini varsaymışlardı. Sırpların sadece üç gün süren hava saldırılarından sonra pes edileceği düşünülürken gerçekte ABD ordusu bölgeyi 87 gün bombalamak zorunda kaldı.

Savaşta düşmanın geçmiş performanslarına dayanarak ucuz varsayımlarda bulunmak bilhassa çok tehlikelidir zira toplumlar ve beraberinde askeri kültür de sürekli olarak gelişir ve değişir. 1870 yılındaki Fransa-Prusya Savaşında Fransız tarafının gösterdiği rezil performans 1. Dünya Savaşı öncesinde Alman komuta kademesinde çok iyimser raporlar hazırlanmasına neden oldu. 1. Dünya Savaşı sırasında Fransız askerinin gösterdiği üstün cesaret ve dayanıklılık Winston Churchill’den Alman kurmaylarına kadar herkesi bu kez Fransız ordusunun olduğundan çok daha güçlü olduğu kanısına sürükledi. İsrailli generaller 1967 yılında rezil olan Mısırlıları 1973’te yine aynı şekilde savaşacak sandı.

Kültür tam olarak anlaşılması zor bir meseledir. Kültür demek bir kişinin ırkı veya etknik kimliği demek değildir. Osmanlı ve Roma İmparatorluklarının askeri tarihlerinden anlaşılacağı üzere savaş tarihi şahıslara kültürel özellikler isnat etmek isteyenleri rezil eder. Her iki örnek de başarının anahtarı ordudaki askerlerin hangi milletlerden alındığı değil eğitim, disiplin, ruh ve şevkti. Örnek olarak, son derece disiplinli Roma lejyonları imparatorluğun her köşesinden gelen askerlerden oluşmaktaydı. Aynı şekilde Osmanlıların seçkin Yeniçeri askerleri Balkanlardaki Hristiyan ailelerin çocuklarından seçilirdi.

Kültürün rolü

Bütün bu saydıklarıma rağmen kültür yine de hesaba katılması gereken bir etkendir. Eskilerin yaptığı hataların farkında olmak kültürel faktörlerin savaştaki rolünü doğru bir şekilde ölçmenin önünü açar. Ünlü savaş tarihçisi John Keegan’a göre kültür, savaşın doğasının temel belirleyici faktörüdür. Keegan’ın “yüz yüze” olarak tanımladığı Avrupa'nın savaş tarihinin aksine ilk dönemki Müslüman Arap orduları düşmandan uzak durma, geciktirme ve endirekt çatışma hususlarında mükemmeldi. Bu dönemki Arap ordularını incelediğimizde Arapların gerilla usülünde ve siyasi savaşlarda yani T.E Lawrence’ın deyimiyle “çatışmaya girmeksizin savaş kazanmakta” daha başarılı olduğu sonucuna varırız. Hatta, bugün birçok taktisyen tarafından hayranlıkla yadedilen 1973 yılında Mısır ordusunun Süveyş Kanalı'ndan geçmesi dahi özünde çok mahir bir şaşırtma planıdır. Yüzyıllardır kalıcı bir şekilde duran bu özelliklerin, kişisel ilişkilerde kurnazlığı, endirekt angajmanı ve gerçeği gizlemeyi içselleştirmiş bir kültürün ürünü olma olasılığı oldukça yüksektir.

Kenneth Pollack Arapların askeri etkinliği üzerine yaptığı geniş çalışmalarda yukarıda anlattıklarıma paralel bir şekilde söyle der; “baskın Arap kültürü içindeki belli başlı bazı davranış şekilleri 1945-1991 yıllarında arasındaki Arap ordularının ve hava kuvvetlerinin yetersiz kimliklerine yol açan en önemli faktörlerdi.” Pollack’in bahsettiği bu davranış şekilleri (kültürel özellikler) aşırı merkeziyetçilik, inisiyatif alınmasının hor görülmesi, esneklik hususundaki zaaflar, bilginin çarpıtılması ve orta seviye subay seviyesindeki askerlerin liderlik yapmasına izin verilmemesidir.

Samuel Huntington’ın bütün çevrelerden ağır eleştiren alan “medeniyetler savaşı” tabiri nedeniyle kendisinin parmak bastığı şu mesele göz ardı edilemez: Dünyayı sınıf, ırk ve cinsiyet üzerinden tanımlayan akademisyenler ne kadar kızarsa kızsın, insanlar siyasi veya ekonomik ayrımlar üzerinden değil kültür ve din üzerinden bir araya gelir ve bu durumu modern iletişim araçları köreltememiştir.

Peki bir insan kültür üzerine yapılan akademik çalışmaları askeri eğitime nasıl entegre edebilir? Günümüzde bu çalışmaların askeri eğitimde neredeyse hiçbir etkisi yoktur. Geçmişte ABD ordusundaki Delta Force’da görev yapan ve aynı zamanda bir akademisyen olan Paul M. Belbutowski Amerika’nın askeri eğitim sistemindeki bir eksikliği kısa ve öz bir biçimde şöyle tanımlamıştır: “Tanımı gereği belirsiz ve soyut kavramlardan oluşan kültür, stratejik planlama sürecimize sadece en yüzeysel şekilde dahil edilir.” Ancak düşük yoğunluklu çatışmalar bizatihi “belirsiz ve soyut kavramlar” üzerinden tanımlanır. Vietnamlılar nasıl ABD’nin kendini hazırladığı savaşı savaşmadıysa Çeçenler ve Afganlar da Rusya’nın kendini hazırladığı savaşı savaşmadılar. Bu durumu düzeltmek için sadece silahlarınızı yeniden ayarlamak ve askerlerini yeniden eğitmek yetmez. Bunların yanında düşmanın kültürel mitolojisini, tarihini, zamana karşı tavrını vb. anlamanız gereklidir. Bütün bunları yapmak ise bürokratik bir organizasyonun kullanmanız için size vereceği zaman ve paradan çok daha fazlasına mal olacaktır.

Bu çalışmada sizlere geçmişte yapılan hatalardan ve günümüzdeki kültürel hassasiyetlerden müteşekkil bir mayın tarlasından geçmenin farkındalığı içinde Arap subayların tabi olduğu askeri eğitim programlarındaki kültürün rolü ile alakalı bazı değerlendirmeler sunacağım. Çalışmayı sadece eğitim üzerine odaklanarak yapmamın iki sebebi var. İlk olarak, şahsi olarak birçok eğitim programını gözlemlememe rağmen yalnızca bir çatışma halini (Ürdün ordusu ile Filistin Özgürlük Örgütü arasında 1970 yılında yaşanan çatışmalar) gözlemleme fırsatım oldu.İkinci olarak, daha öncede belirttiğim gibi ordular nasıl eğitilirlerse öyle savaşırlar. Birlikler barış zamanındaki alışkanlıkları, politikaları ve prosedürlerine şartlı hareket ederler: sivilleri üniformalı savaşçılara çeviren ani bir değişim geçirmeleri diye durum olmaz. ABD’li General George Patton, Sezar’ın lejyonerleri ile alakalı şu anekdotu sürekli anlatır: “... Sezar lejyonerlerini kışın bütün zorlukları esnasında eğitmiş, yeni katılan siviller kış şartları altında birer asker olmuş ve kış şartları altında neyi ne zaman yapacağını o kadar iyi bellemiş ki yeni lejyon Bahar gelip Galyalılara karşı savaşa katıldığında onlara emir vermesine bile gerek kalmamış zira birlik neyi nasıl yapacağını en ince ayrıntısına kadar biliyormuş.”

Güç olarak bilgi

Bütün toplumlarda şu veya bu şekilde bilgi para kazanmak veya gücü elinde tutmak için kullanılan bir araçtır. Ancak Araplar bilgiye birçok kavimden farklı davranır, onu en yakınında tutar ve en dikkatli şekilde gözetler. Arap orduları ile yıllardır yakından çalışan Amerikalı eğitmenler anahtar personele verilen bilgilerin bu şahıslardan fazla öteye gitmemesine ve yayılmamasına sürekli şaşırırlar. Karmaşık bir süreci nasıl işleteceğini veya manevrayı nasıl yaptıracağını öğrenen bir Arap askeri birliğinde o bilgiye sahip tek kişi olduğu sürece son derece değerli olduğunu yani bilgiyi diğerleriyle paylaştığı anda artık bilginin tek kaynağı olarak kalmayacağını ve gücünün azalacağını bilir. Kendilerine verilen kılavuzları, kitapları, eğitim kitapçıklarını ile diğer eğitim ve lojistik yayımlarını bir kenarda saklarlar. Bir keresinde Mısır’da zırhlı araçlar konusunda çalışan gezici bir Amerikalı eğitim takımı uzun uğraşlardan sonra araçların kullanma kılavuzlarının Arapça tercümesini edinmişti. Eğitimciler hemen eğitim alanında topladıkları tankçılara bu yeni kılavuzları dağıttı. Fort Knox’daki zırhlı araç okulunda eğitim alıp Aberdeen’de ağır silah ve mühimmat okulunda bulunan birliğin Arap komutanı Amerikalı eğitmenlerin ne yaptığını görür görmez müdahale edip dağıtılan kılavuzları toplattı. Bunu neden yaptığı sorulunca da komutan bu kağıtları dağıtmanın bir anlamı olmadığını zira sürücülerin okuma yazma bilmediğini iddia etti. Aslında yapmaya çalıştığı şey emrindeki askerlerin bağımsız bir bilgi kaynağına sahip olmasını engellemekti. Ateş kontrol mekanizmasının nasıl çalıştığını veya ağır silahlardaki nişan alma sürecini açıklayabilecek tek kişi olma o komutana saygınlık getirip dikkat çekmesini sağlıyordu. Bu davranış şeklinin orduda olması birlik içinde çapraz eğitimin olmaması anlamına gelir. Yani örnek olarak bir tank takımında atıcı, yükleyici ve sürücü kendi işini nasıl yapacağını belki çok iyi bilir ama çatışma esnasında içlerinden birinin ölmesi veya yaralanması halinde onun yerini dolduramaz. Beraber çalıştığı adamların görevini nasıl yaptığını bilmemek iyi işleyen bir ekip olunmasını imkansız hale getirir. Biraz daha derine inildiğinde bu ordunun bir bütün olarak teknik etkinlikte derinleşememesi demektir.

Öğretim sorunları

Eğitim sürecinin hayal gücünü harekete geçirmekten uzak, kısıtlı, kuru olma ve insanı zorlamama gibi eğilimleri vardır zira Arap öğretim sistemi ezbere dayalıdır. Subaylar çok büyük miktarda bilgiyi akıllarında tutabilirler. Öğretim sistemi, içeriği bol derslerde katılımcıların sayfalarca notlar alması ve daha sonra kendilerine anlatılanlardan sınava tabi tutulmaları şeklinde işler. (Bu durum yabancı eğitmenler için bazı zorluklar oluşturur zira mesela eğitim esnasında ufak bir detayı kontrol etmek için oradaki eğitmen gidip kitaba bakarsa Arapların gözünde kabiliyetsiz olur.) Ezber odaklı olmak beraberinde konuların mantığını anlayamamak, genel prensiplere dayalı bir şekilde analiz yapamamak gibi sorunları getirir. Araplarda meselelere farklı açılardan yaklaşmak hoş görülmez; insan içinde böyle yapanların kariyerleri zarar görür. Eğitmenler dolayısıyla da öğrenciler kendilerini zorlayıp geliştirecek içerikten mahrumdurlar.

Şahıslar arasında rekabet asla açık bir hal almaz zira rekabetin sonunda bir kazanan ile kaybeden olur ve kaybeden taraf kültür gereği aşağılanmış olur. Eğitim alan ekipte farklı rütbeden askerler olduğu durumlarda bu durum daha da ilginç bir hal alır. Eğitime bir şahsın kişisel prestijini arttıracak bir mesele olarak bakıldığı için ABD’deki askeri okullara iştirak eden Arap subaylar arasında en yüksek rütbeli veya sosyal olarak en yüksek seviyedeki kişinin katılımcılar arasında en yüksek puanı alması gereklidir. Bu sebepten dolayı Arap subaylar arasında kopya ve düşük rütbeli subayların üstlerinden daha az puan alabilmek için bilerek sınavda yanlış yapması gibi durumlar meydana gelir.

Orta Doğulu katılımcılara ders veren Amerikalı askeri eğitmenler sınıfta birisine soru soracakları zaman özellikle de bu kişi bir subay ise, o kişinin sorulacak sorunun cevabını bildiğinden eminse soruyu sorarlar. Eğer böyle yapmaz ve soru yöneltilen subay cevabı bilemezse bunun kendisini insan içinde küçük düşürmek için yapıldığını düşünür. Hatta, paranoyanın normal hale geldiği Arap siyasi kültürünün etkisiyle daha da öteye giderek bunun kasti olarak yapıldığını düşünür. Bu katılımcı daha sonra eğitmenin düşmanı olur. Sınıftaki diğer katılımcılar da bir sonraki hedefin kendileri olacağı korkusu ile yaşamaya başlar ve artık o eğitimde bir şeyler öğretmek imkansız hale gelir.

Subaylar ve askerler

Düşük rütbeli Arap subaylar kullandıkları silahların teknik özellikleri ile taktiksel manada nasıl davranmalarını gerektiği hususlarında iyi eğitilir. Ancak eğitimleri sırasında liderlik konusuna çok az ehemmiyet arz edilir. Mesela, Mısır orduları Genelkurmayı General Sa’d eş Şazli 1973 yılındaki savaştan önce orduların durumu ile alakalı değerlendirmelerinde emrindeki askerlerin inisiyatif alma, yeni metodlar ve fikirler üretme hususlarında hiçbir eğitime sahip olmadıklarını rapor etmiştir. Gerçekten de bakıldığında liderlik meselesi Arap eğitim sistemlerinin en zayıf halkasıdır. Bu sorunun, kast sistemini andıran sınıf bilinci ve bir astsubay yetiştirme programının olmaması olmak üzere iki ana nedeni vardır.

Arap subayların çoğu emri altındaki askerlere insandan daha aşağı bir varlık gibi davranır. Bir gün, Mısır ordusunun tatbikatını izlemek üzere Amerikalı temsilcilerin katıldığı bir program düzenlenmişti. Program sırasında çıkan rüzgar çölden getirdiği kumları izleyenlerin üstüne doğru savurmaya başlayınca komutanlar hemen bir müfreze askeri Amerikalıları rüzgardan korumak için onların önüne dikti. Subaylarının gözünde askerleri gerektiğinde bir rüzgarkıran olarak kullanılacak kadar değersizdi. Emri altındaki adamlara iyi davranıp onların ihtiyaçlarını giderme fikri Mısır ordusunun sadece en seçkin birliklerinde görülen bir durumdur. Haftasonlarında Kahire dışında konuşlu subaylar makam araçlarına binip evlerine gider. Geride kalan askerler ise şehre gidebilmek için ya çölü yürüyerek geçip yoldan geçen otobüslerle ya da kamyon arkalarında Kahire’nin demiryolu sistemine ulaşır. Kışlalarda askerlerin rahatlamak için kullanabilecekleri herhangi bir alan yada bina yoktur. Aynı durum Ürdün’de biraz daha az şiddetli ancak mesela Irak ve Suriye’de daha da şiddetli bir şekilde mevcuttur.

Mısır ordusunun büyük bir kısmını oluşturan zorunlu askerler bulundukları ortamlardan nefret eder ve doğru konuşmak gerekirse bunda hakları vardır. Bu yüzden askerlikten kaçabilmek için kendilerini sakatlamak dahil her çareye başvururlar. Suriye’de zengin ailelerin çocukları belli bir ücret karşılığında ya askere hiç alınmaz ya da cephe gerisindeki görevlere getirilir. Mesela, Suriyeli bir genç bir defasında bana enstrüman çalmayı Suriye ordusunda bandoda görev aldığı sırada öğrendiğini anlatmıştı.

Bereketli Hilal’in (Mezopotamya ve Doğu Akdeniz'i içine alan bölge) ordularında disiplin büyük çoğunlukla korku üzerinden sağlanır; aşiret sisteminin hala yürürlükte olduğu Suudi Arabistan gibi ülkelerde toplumda zuhur eden tabii eşitçilik (egalitaryanizm) durumu korkunun ana faktör olduğu ortamda beraberinde genel bir disiplinsizliği getirir.

Erler ile subaylar arasındaki sosyal ve profesyonel farklılıklar dünya üzerindeki tüm ordularda mevcuttur ancak ABD ve diğer Batılı ülkelerin ordularındaki astsubaylar bu boşluğu dolduran bir köprü vazifesi görür. Gerçekten de bakıldığında Amerikan ordusunun verimli bir şekilde işlemesinde sahip olduğu profesyonel astsubay kadroları kritik bir öneme sahiptir zira profesyonel ordu içindeki ana eğitmen unsuru olan astsubaylar, eğitim programlarının uygulanmasında ve erlerle erbaşların birlik ruhunu kazanmasında hayati bir role sahiptirler. Arap dünyasındaki orduların çoğunda astsubaylık kurumu ya hiç yoktur ya da iş göremez niteliktedir. Bu durum ordularının etkinliğini felç etmektedir. Bazı istisnalar hariç astsubaylara ordu içinde er ve erbaş gibi kötü muamele edildiğinden, astsubayların köprü olması gereken boşluklar aşılamamaktadır. Subaylar emir verir, çarklar döner ancak daha önce bahsettiğim geniş sosyal farklılıklar eğitim sürecinin baştan savma, belirli bir kalıba oturtulmuş ve etkisiz olmasına neden olur. Subaylar sahaya inip bizzat eğitimlere iştirak etmeyi sosyal statülerine aykırı bir iş olarak gördükleri için eğitimlerde uygulamalı kısımlar genellikle yapılmaz. Bu durumu çok iyi müşahede ettiğim bir örnek Körfez sırasında yaşanmıştı: Ağır bir fırtına savaşta esir düşen Iraklı subayların çadırını yıktı. Bu subaylar etraftaki esir erler kendilerini çalışırken görmesin diye üç gün üç gece rüzgar ve yağmur yemelerine rağmen yerlerinden kalkıp çadırı düzeltmediler.

Bu tutumun askeri manada bedeli çok yüksektir. Astsubaylar eliyle sağlanması gereken birlik mentalitesi olmadığı zaman askerler çatışma hali vuku bulduğunda baskı altında iş göremez ve dağılır. Bunun en büyük sebebi de erlerin başlarındaki subaylara kesinlikle güvenmemesidir. Subaylar eğitim alanını terk ettiği andan itibaren askerler kaytarmaya başlar ve eğitim durma noktasına gelir. Mısırlı bir subay bir sohbetimizde bana 1967’de Mısır’ın ağır şekilde yenilmesinin en büyük nedeninin birliklerin kendi içlerinde bir bütün olmayı başaramaması olduğunu, 1973 yılında ise bu durumun büyük oranda iyileştirildiğini söylemişti. 1991 yılında esir alınan Iraklı erlerin subaylarından son derece korktuğu ama aynı zamanda onlardan nefret ettiklerini gözlemledim.

Karar alma ve sorumluluk

Kararlar yüksek rütbeliler tarafından alınır ve neredeyse hiçbir yana doğru (lateral-aynı rütbeler arasında) iletişim olmadan aşağıya iletilir. Bunun sonucunda ise ortaya otoritenin temsil edilmediği son derece merkeziyetçi bir sistem ortaya çıkar. Bir subay neredeyse hiçbir koşul altında kendisi kritik bir karar almaz; bunun yerine kendisinin şartları zorlayıp verilen işi halleden, zeki,sadık ve uysal birisi olarak tanımlanmasını sağlayacak kolay yolları uygulamayı seçer. Eğer inisiyatif olarak üzerine dikkat çeker veya sıra dışı kararlar alırsanız başınız derde girer. Tıpkı sivil hayatta olduğu gibi konformizm (mevcut düzene uyma) ordu içinde de son derece aktiftir; düz duran çivi kafasına çekici yer. Emirler ve bilgi yukarından aşağıya akar; bu akış sürecinde emirler kesinlikle yorumlanmaz, üzerinde düzeltilme yapılmaz veya emre bir ekleme yapılamaz.

Amerikalı eğitmenler kendileri ile aynı rütbeye sahip subayların bir karar vermesi gereken durumlarda bir sonuç alamazlar. Halbuki muhataplarının bir karar verme otoritesine sahip olmadığını bilmedikleri bilmezler. Muhataplarının da bu durumu itiraf etmekten (anlaşılır bir şekilde) imtina etmeleri nedeniyle çıkmaza giren süreç nedeniyle sinirlenirler. Ben birçok defa bizzat şahit oldum ki, tabur seviyesinde kararlar alınmasını yeterli olacak eğitim saatleri ve yerleri gibi basit konular hakkında dahi Savunma Bakanlığından yazılı emir gelmesi beklenir. Bütün bunlar Amerikalı eğitmenler arasında “Amerikalı bir başçavuşun Arap bir binbaşı kadar yetkisi vardır” kuralı bilinir. Talim şekli ve eğitim konuları yüksek rütbeliler tarafından dikte edilir. Birlik komutanlarının bu meselelerde çok az dahli söz konusudur. Arap ordularının siyasi doğası gereği siyasal faktörler askeri değerlendirmelerin her zaman önüne geçer. Kendi içgüdüsü ile hareket etmeyi tercih eden ve inisiyatif alan subaylar rejim tarafından birer tehdit olarak görülür. Bu durum sadece ulusal strateji seviyesinde değil aynı zamanda ordu içindeki işler ve eğitimlerde de gözlemlenebilir. İsrail ile girişilen 1973 savaşı öncesinde kısa süreliğine de olsa Arap orduları daha az politik ve daha fazla profesyonel bir görünüm sergilediler ancak savaş biter bitmez tüm eski huylar geri döndü. Günümüzde bütün bu olumsuzluklara, her geçen yıl daha fazla bürokratikleşme modası da eklenmiş durumdadır. Pentagon bünyesinde yetki sınırları için mesai arkadaşları ile mücadele eden bir Amerikalı yetkiliyi Arapların herhangi bir kışlasına getirip bıraksak, o kişi i küçücük kışlada şahit olacağı büyük düşmanlıklar karşısında kendini ufak bir çocuk gibi hisseder.

Uygulanacak politika, operasyonlar, durum değerlendirmesi veya eğitim programları ile alakalı sorumluluk alınması neredeyse hiç görülmeyen bir durumdur. ABD’li eğitmenler, bir operasyon veya program başarısız olduğunda Arap subayların suçu Amerikan ekipmanlarında veya harhangi dışsal bir kaynakta aramasına sık sık şahit olur. Amerikalıların tahsis ettiği ekipmanlar istenildiği gibi çalışmadığı zaman genellikle, ABD ordusunun ikmal sisteminden yanıt alınamadığı gerekçesiyle “yedek parça eksikliği” bahanesi öne sürülür. Ancak, bölgede görev yapan Amerikalı eğitmenler her seferinde yetkililerin önüne gönderilen bol miktarda malzeme listelerindeki her şeyin kendilerine ulaştığını ancak bu malzemelerin eğitime tabi olan ordunun tedarik sistemi içinde kaybolduğunu ispat eder. (Bu eleştiriler hiçbir zaman onur kırıcı bir şekilde veya kişisel seviyede olmayıp, son derece endirekt ve nazik bir şekilde yapıldığından, ancak yapılan toplantılardan sonra eleştirilerin içindeki gizli mesajlar anlaşılır.) Bu durum en üst seviyelerde dahi geçerlidir. Kuveyt Savaşı sırasında Irak kuvvetleri Suudi Arabistan’ın kuzeydoğusundaki Hafci kentini bölgedeki Suudi unsurların tahliye etmesinin ardından ele geçirdi. Sahadaki Suudi kuvvetlerinin komutanı General Halid bin Sultan bu durum sonrasında General Normal Schwarzkopf’dan bölgeden çekilme emrini verdiği gerekçesiyle bir rapor sunmasını talep etti. General bin Sultan olayın nasıl geliştiğini Suudi gözünden anlatırken kentin Iraklılar tarafından ele geçirilmesinin Amerikalıların suçu olduğunu ifade etti. Gerçekte olan ise bölgedeki hafif Suudi unsurların çatışma alanını terk etmesiydi. Bölgedeki Suudi birlikler gerçekten de üzerlerine gelen Irak birliklerinden silah ve sayı olarak zayıf durumdaydı ve oradan çekilmeleri mantıklı bir hamleydi ancak yine de ortada bir mağlubiyet söz konusu olduğu için Suudilerin gururu kırıldı ve bu durumun suçlusu olarak yabancıları gösterdiler. 

Ekipman konusuna gelirsek ABD ve Arap orduları arasında bakım ve tedarik sistemleri hususlarında büyük bir kültürel fark vardır. Arapların ABD tarafından kendilerine verilen ekipman konusunda sıkıntı çekmesinin sebebi bazen söylenildiği gibi “Araplar bakım-onarım yapmıyor” olmayıp sorun aslında çok daha derindir. Bir silah sisteminin Amerikan mentalitesi aktarılması kolay bir iş değildir. Bir silah sistemi beraberinde kendine has ve hepsi Amerikan kültürüne dayalı bakım ve tedarik süreçleri, politikaları ve hatta felsefesi getirir. Bahsi geçen süreçler Amerikan kültürü çerçevesinde belirli bir eğitim seviyesi, küçük birlik sorumluluğu, araç gereç tahsisi ve doktrinleri ile tanımlanmıştır. Mesela, 600-800 asker kapasitesindeki bir Amerikan taburuna tahsis edilen araç ve gereçler ancak bu sayıların üç katı büyüklüğünde bir Arap birliğinde bulunabilir. Düşük sayılı Arap birliklerinde olması gereken uzmanlık, inisiyatif ve en önemlisi de sorumluluğun temsiline dayalı güven duygusu son derece nadirdir. ABD menşeli silahlar ve bu silahların bakım-onarımı en düşük seviyede dahi yapılması beklenilen tamir konseptine dayanır ve dolayısıyla otorite temsili gerektirir. Ekipmanların sağlıklı bir şekilde çalışmaya devam ettirilmesi için ellerinde gerekli araç gereçler, yedek parçalar veya uzmanlık olmayan, buna ek olarak da üstlerine olumsuz bir durumu bildirmektense hiçbir şey yapmamayı tercih eden birlik komutanları doğal olarak bir sorun yaşandığında hemen günah keçisi bulmanın yollarını aramaktadır. Mısır’da niçin sürekli ABD menşeli silahların “çok narin” olduğunu duymamın sebebini yukarıda anlattıklarım açıklamaktadır.

ABD ordusu bünyesinde değerlendirme takımlarında görev yaparken sayısız defa şu durum ile karşılaştım: Ev sahibi ülkeler neden en modern askeri donanıma ihtiyaçları olduğunu size son derece ikna edici bir şekilde anlatır ancak ekipman kendilerine ulaştıktan sonra bakım-onarım, lojistik ve eğitim hususlarında her türlü ihmali yapar. Olumsuzluklar karşısında konuyu öylesine saptırır ve gizlerler ki sahadaki Amerikalı eğitmen ekipleri her ne kadar görevlerini layıkıyla yapmaya çalışsalar dahi muhataplarına yardım etmenin imkansız olduğunu fark ederler. Daha genelde ise, Arapların eğitimdeki eksiklikler hususunda açık sözlü olmaktan imtina etmeleri yabancı danışmanların talimlere destek vermesini veya eğitim programlarının nerelerinde düzeltilme yapılması gerektiğini belirlemesini oldukça zorlaştırmaktadır.

Müşterek operasyonlar

İşbirliği hususundaki yetersizliğin en iyi gözlemlenebileceği nokta bütün Arap ordularının müşterek operasyonlarda sürekli başarısız performans sergilemesidir. Mesela herhangi bir Ürdünlü piyade bölüğü adam adama karşılaştırıldığında en az bir İsrailli bölük kalitesindedir. Ancak tabur seviyesinde müşterek bir operasyon sırasında, topçu birlikleri, hava unsurları ve lojistik destek üniteleri ile olması gereken koordinasyon sıfırdır. Sahadaki asker sayısı ne kadar artarsa durum o kadar vahimleşmektedir. Bunun sebebi iki tatbikat arasının uzun tutulması olup, tatbikat yapılırken de genel amaç gerçek eğitim değil izleyen ziyaretçileri etkilemektir.( İtiraf etmeliyim ki köpekler ve atlarla yapılan gösteriler büyük bir hevesle ve tiyatrik bir yetenekle sergilendiği için gerçekten de izleyenleri kendine hayran bırakır.)

Bu problem üç ana faktörden kaynaklanmaktadır. İlk olarak, Araplar arasında çok yaygın olan kendi aşiretinden olmayan kimseye güvenmeme alışkanlığı saldırı operasyonlarını ziyadesiyle kötü yönde etkiler. Bu durumun istinası Arap dünyasının bir parçası olan her ülkede olduğu gibi ülkeyi değil rejimi korumak üzere yetiştirilen seçkin birliklerdir. İş ve sosyal ilişkiler dahil bütün insani faaliyetlerin aile ve aşiret üzerinden belirlendiği bir kültürde bu durum askeri işlerde de kendini göstermekte olup özellikle savaş hali esnasında daha etkili olmaktadır. Saldırı operasyonu özünde “ateş et ve manevra yap” prensibi üzerine kuruludur. Manevrayı icra eden unsurun kendisini bu esnada desteklemesi gereken birliklere ve silahlara güveniyor olması lazım gelir. Eğer bu desteğe olan güven ile alakalı bir sorun varsa iyi pozisyon almış ve hazırlanış düşman birliklerine karşı askerleri harekete geçirmenin tek yolu subayların ön safta askerleriyle beraber çarpışarak onları cesaretlendirmesidir ki bu da Arapların karakteristik liderlik vasıflarından birisi değildir.

İkinci olarak, Orta Doğu’daki mozaik demografik yapı eğitim hususunda ek sorunlar doğurmaktadır zira bölgedeki liderler mezhep farklılıkları ve aşiretlerin sadakatleri üzerinden gücü ellerinde tutarlar. Suriye’yi Alevi bir azınlık, Ürdün'ü doğulular, Irak’ı Sünniler, Suudi Arabistan’ı Necdiler kontrol eder. Bu durum, mezhep farklılıklarının terfiler ve verilen görevlerde en büyük etken olması sebebiyle ordu üzerinde direkt bir etkiye sahiptir. Ürdün’deki Çerkezler veya Suriye’deki Dürziler gibi bazı azınlıklar kendilerini sağlama almak için hüküm süren gruba kendilerini göbekten bağlayıp onlar için kritik güvenlik rollerini üstlenirken Irak’taki Şiiler örneğindeki gibi bazı azınlıklara ise subaylık bile verilmez. Örnekler çoğaltılabilir ancak size göstermek istediğim mezhebe dayalı terfi ve atamaların liyakate dayalı görev usulüne ters düştüğüdür.

Güvensizlik meselesi aynı şekilde devletlerarası düzeyde de etkilidir. Arap devletlerinin orduları birbirine çok az güvenir ve açıkçası böyle davranmakta haklıdır. Örneğin 1967 yılında Mısır hava kuvvetlerine ait uçakların çoğu gerçekte imha edilmiş olmasına rağmen ülkenin o zamanki lideri Cemal Abdülnasır, Kral Hüseyin’i savaşa dahil etmek için ona Mısır hava kuvvetlerinin Tel Aviv semalarında olduğu yalanını söylemişti. Enver Sedat’ın 1973 yılının Ekim ayında Suriyelileri savaşa dahil etmek için iki yüzlü bir şekilde onlara Mısır’ın topyekun savaşa hazırlandığını söylemesi ve hatta sadece Suriyelilerin gözünü boyamak için onlara özgü ana operasyondan bağımsız ikinci bir operasyonun sahte planlarını göstermesi de Arapların birbirini kandırmak için neler yapabileceğini göstermesi açısından bir diğer örnektir. Böylesine bir tarihe sahip olan Arap ülkelerinin kendi aralarında müşterek eğitim programları yapmaması gayet normaldir. Mesela, 67 savaşı sırasında tek bir Ürdünlü subay dahi Mısır’da bulunmazken aynı şekilde Ürdünlüler de Mısırlı subayların ülkeye gelmesine izin vermemişti.

Üçüncü olarak, Orta Doğu’daki liderler kendi otoritelerini korumak için düzenli olarak güç dengesi tekniklerine başvurur. Birbirlerine rakip organizasyonları, iki taraflı çalışan ajanları ve sadece rejime sadık gaddar yapıları kullanırlar. Bu durum herhangi bir kişisel güç merkezinin oluşturmasını güç hatta imkansız hale getirirken aynı zamanda lider pozisyonundaki isimleri de kariyerlerini ve sosyal statülerini sürekli tehdit altında hissetmeleri sebebiyle içe dönük ve mevcut durumu korumaya odaklı hale getirir. Aynı şey ordu için de geçerlidir. Mesela bu ülkelerde güçlü bir Genelkurmay Başkanı görmeniz imkansızdır.

Kuvvet komutanlıkları çok az fonksiyona müdahale edebilen kağıttan yapılma kurumlardır. Ülkelerin başındaki liderler, kuvvet komutanlarına, müşterek tatbikatlara, silah eğitimlerine ve entegre komutanlıklara her zaman çok dikkat eder ve onları yakında takip ederler zira Arap orduları iki tarafı da keskin bir bıçak gibidir. Bıçağın bir tarafı dış düşmanlara doğru dururken diğer tarafı da başkente doğru durur. Kara kuvvetleri aynı anda hem rejimi ikame eden güç hem de rejime yönelik bir tehdittir. Hiçbir Arap lider müşterek tatbikat ve eğitimlerin düzenli olarak yapılmasına izin vermez. Bunun sebebi olarak genellikle ekonomik maliyet gösterilir ancak bu durumun yalan olduğu aynı ordunun sürekli olarak parasının yetmediği silahları almasından bellidir. Ordunun müşterek talim ve tatbikat yapması kuvvet komutanlıklarının birbirine aşina olmasını, rekabetlerin yumuşamasını, karşılıklı şüphelerin giderilmesini, bölünmüş ve birbirine düşman grupların barışmasını sağlar. Eğer bu olursa ülkenin başındaki lider ordu içindeki ayrılıkları grupları kontrol altında tutmak için kullanamayacağı için buna asla izin verilmez. Bu durumun en iyi örneği Suudi Arabistan’dır. Ülkenin kara ve hava kuvvetleri Savunma Bakanı Prens Sultan’a bağlı iken, Ulusal Muhafızlar Başbakan yardımcısı ve veliaht prensi Prens Abdullah’ın emrindedir. Mısır’da Merkez Güvenlik Kuvvetleri ordudaki denge unsurudur. Irak ve Suriye’de bu görev Cumhuriyet Muhafızları birliğindedir.

Siyasiler bölünmüşlük halini devam ettirmek için engeller yaratırlar. Mesela, ister müşterek bir tatbikat veya isterse de bir eğitime destek amacıyla yapılmış basit bir idari istek için olsun hava kuvvetlerinden bir uçak tahsis edilmesi, savunma bakanlığı bünyesindeki ilgili kurumların yöneticileri üzerinden koordine edilir; eğer çok sayıda uçak talep edilmişse de bunun için direkt olarak Devlet Başkanının imzası gerekir. Askeri darbeler demode hale gelse de, darbe korkusu ilk günkü kadar tazedir. Büyük ölçekli tüm kara kuvvetleri tatbikatları devletin başı için bir risktir ve özellikle de gerçek mühimmat kullanılması planlanmış ise yakından takip edilir. Suudi Arabistan’da askeri konvoyların yola çıkması, mühimmat nakliyatı ve manevra tatbikatları için farklı komuta kanallarına sahip hem o bölgedeki askeri yetkili hem de sivil idarecinin izni gereklidir. Bu herhangi bir darbe yapılabilmesi için geniş çaplı bir katılım olmasını gerektirir ki bu da Arap liderlerin “darbe geçirmez” olmayı öğrendiğine işaret eder.

Güvenlik ve paranoya

Arap rejimleri hemen hemen her şeyi bir şekilde askeriye ile bağlantılı olarak sınıflandırır. ABD ordusunda rutin bir şekilde (terfiler, görevlendirmeler, birlik komutanlarının isimleri, birliklerin görev yerleri gibi bilgilerle alakalı) halka açıklama yapılması Araplarda devlet sırrıdır. Bu tutum açıkçası düşman kuvvetlerin sağlıklı bir savaş düzeni planlamasını zorlaştırır ancak aynı zamanda askeri kuvvetlerin bölük ve gereksiz bölümlere ayrılmış yapısını ayakta tutar. Güvenlik meselesi takıntısı bazen gülünç seviyelere dahi ulaşır. 73 savaşı öncesinde Enver Sedat iki hafta önce ordunun hazır olması emrini vermesine rağmen Savaş Bakanı General Muhammed Sadık’ın bu emri kuvvet komutanlarına iletmediğini öğrendiğinde şaşkına dönmüştü. Sedat bu durum üzerine “savaşı yapacak adamlardan savaşı gizlemek ne demek?” diye sitem etmişti. Yabancı bir devlet yetkilisi olarak temaslarda bulunduğunuz Arap mevkidaşınızın veya herhangi bir Arap yetkili bir anda ortadan kaybolabilir, ertesi gün yerine yeni bir isim gelir. Size bu konuda herhangi bir uyarı veya sonrasında açıklama yapılmaz. Belki mevkidaşınız aynı binada başka bir birime aktarılmış olabilir diye düşünürsünüz ancak aşırı derecede şaibeli bu durum karşısında kafanızda gerçek olması muhtemel bazı senaryolar belirir. Bu durumda meseleyi fazla kurcalamamak yapacağınız en mantıklı hamle olur; sürekli iletişimde olduğu mevkidaşına ne olduğunu merak edip araştırmaya kalkan danışman veya eğitmenin bir anda ev sahibi ülkenin askeri bilgilerine ve tesislerine erişimi sınırlandırılır.

Bütün kademelerde işleyen malum sıkı ABD-İsrail ilişkileri bu gizlilik eğilimini daha da artırır ve karmaşık hale getirir. Araplar kendilerine ait en alakasız detayların dahi gizli bir hat ile Mossad’a iletildiğine inanırlar. Tam da bu yüzden Arap ordularında görevli Amerikalı danışmanlara sık sık “Filistin meselesi” ile ilgili fikri sorulur ancak konuşmasına fırsat vermeden danışman ABD’nin nasıl da Yahudi hegemonyası altında olduğuna dair bir monoloğa maruz kalır.

Eğitimlerdeki güvenlik hususundaki ilgisizlik

Genel güvenlik önlemleri hususlarında ise genel bir tembellik, göze batan bir dikkatsizlik, bir çoğu ufak önlemlerle engellenmesi mümkün eğitim kazalarını araştırmama hali mevcuttur. Güvenlik açısından çok (belki haddinden fazla) bilinçli olan Amerikalıların aksine Arap toplumlarının yaralanma ve ölümlere olan yaklaşımı çok gevşek olup bu duruma paralel bir şekilde eğitim güveliğine de neredeyse hiç ehemmiyet vermezler. Bu durum farklı şekillerde açıklanabilir. Akla ilk gelen İslam’daki kader anlayışıdır zira Araplar arasında biraz vakit geçirmiş olan herkesin hemen hemen hepsinin ilk tercihi bu olur ancak sorun belki de dinle alakalı değil Arapların siyasal kültürünün bir yan ürünüdür. Her tecrübeli asker bir birliğin ruhunun ve karakter özelliklerinin en tepede belirlendiğini bilir; ya da başka bir deyişle askeri birlikler tepelerindeki isimlerin en çok önem verdiği şeyleri en iyi yaparlar. Eğer tepe yönetim askerlerinin olabildiğince rahatını sağlamakta ve eksiklerini gidermekte hiç meşgul olmaz ve onları tamamen ihmal ederse aynı tutum hiyerarşik düzenin tüm basamaklarına sirayet eder. Bu duruma verilecek ilk örnek 67’de İsrail’e karşı savaşan Suriye birliklerinin ihanet etmesidir; bölgede konuşlu seçkin askerlerini geri çekmesinin ardından Suriye hükümeti kasti bir şekilde yalan söyleyerek İsrail askerinin Kuneytra’ya girdiği haberini tüm dünyaya servis etti. Suriye bu hamle ile süper güçlerin devreye girerek bir ateşkeş anlaşması imzalatmasını sağlamak istedi. Bu durum Golan Tepelerinde konuşlu çoğu askere zorla alınan erlerden oluşan birliğin iki İsrail kuvveti arasında kalması anlamına geldiğinden bu birlik paniğe kapıldı ve neticesinde Golan Tepeleri İsrail tarafından işgal edildi.

Sonuçlar

Amerikalı ve Arap askeri kültürleri arasındaki fark hali hazırda çok büyük olduğu için bu farkı abartmak imkansızdır. Amerikalı askeri danışmanlar Arap ordularında eğitim verirken katılımcıların her alanda anlatınları can kulağıyla dinlediğini ancak daha sonra öğrendiklerini sahada uygulamakta feci şekilde başarısız olduğunu ilk elden müşahade eder. Aynı şekilde ABD’de eğitim alıp ülkelerine geri dönen Arap subaylar kendi ordularında göreve başladıkları andan itibaren oradaki kültürün etkisiyle bir anda Amerikalıların öğrettiği her şeyi unuturlar.

Sovyetlerin Arap askeri teşkilatlarında etkin olduğu yıllarda Sovyetler de tıpkı Araplar gibi neredeyse paranoyaklık seviyesine ulaşan siyasi korkular üzerinden kendilerini tanımladıkları için Arapların askeri kültürünün tüm kötü yanlarının daha da derinleşmesine neden oldular. Bu korkuların kaynaklarının kontrol altına alınması için atılan adımlar zaten hali hazırda son derece merkeziyetçi bir komuta yapısına sahip seçkin Arap siyasi ve askeri halkaları tarafından kolay bir şekilde anlaşıldı. Araplar tıpkı kendileri gibi Sovyet subaylarının da er ve erbaşlara harcanacak pul gözüyle bakmasından ve Sovyet hiyerarşisinin iyi yetişmiş, saygı gören ve başarılı astsubaylara bir tehdit olarak yaklaşmasından dolayı onlara kendilerini yakın hissettiler.

Arap siyasi kültürü tıpkı tarihe gömülen Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi çok sayıdaki sosyal katmana dayalı olup, liyakata dayalı yönetim şeklini özümsemiş, yukarıya doğru aktif olarak müdahale edebilen ve demokratik Amerika’nın neredeyse tam tersidir. Arap subayları kendi emri altındakiler bir yana kendi aralarında dahil bilgi paylaşımı yapmaktan uzak durur. Bu davranışlarını, kendi müttefiklerinden bilgi saklamakla yetinmeyip aynı zamanda sık sık onları kandıran siyasi liderlerini örnek aldıkları için sergilerler. Arap ordularındaki eğitimler şu duruma işaret etmektedir: Arap askerleri ve subayları savaş halinin getirdiği kaos ortamında meydana gelmesi olası doğaçlama sorunlara karşı kendilerini hazırlamak yerine üslerinin kendilerine emrettiği dar alanda kendilerine söylenenden bir harf fazlasını yapmamaya mahkumdur. Bu nedenle savaş alanında, hem son derece etkisiz kalırlar hem de kendi canlarını kendi elleriyle tehlikeye atmış olurlar. Bahsedilen bu durumu çözmek için Amerikan askeri eğitim programlarında bu hususlar üzerine eğilinir ve programları inceleyen bir kişi bu durumu rahatlıkla fark eder.

Genel durumunda herhangi bir değişiklik olabilmesi için öncelikle Arap siyasi kültürünün değişmesi gereklidir. Amerikalılar dahil diğer toplumların tecrübeleri göstermiştir ki, ordu genel siyasi kültür üzerinde daha fazla demokratik olma yönünde bir etki getirebilir. Bu etki, aldıkları eğitimlerden çıkardıkları dersleri önce kendi profesyonel çevrelerine daha sonrada toplumun tümüne entegre edebilen subaylar eliyle gerçekleştirilir. Ancak devletlerin siyasi kültürlerinin aleni bir şekilde anti-demokratik olduğu ve bu şekilde işlediği bir ortamda bunun gerçekleşmesi imkansıza yakındır. Arap siyasi kimliğinde temel düzeyde değişim gerçekleşmediği takdirde şahsi seviyede subayların ve erlerin cesur ve kaliteli olursa olsun, Arap ordularının modern devirdeki savaş alanında başarılı olmak için bir ordunun sahip olması gereken belirli özellikleri edinip özümsemesi mümkün değildir zira bu özellikler silahlı kuvvetlerin tüm kademelerindeki fertleri arasında şeffaflık, güven ve sarsılmaz bir saygıya dayalı olup, modern orduların savaş marşı olması gereken bu düsturları duymak istemeyen Arap orduları sürekli doğru yönde adım atmalarına rağmen bir yandan da tüm güçleriyle kendilerine sunulan derslere tüm güçleriyle muhalefet eder.

twtbanner-001.jpg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum
İlgili Haberler