Özdeş Özbay

Özdeş Özbay

İsrail'in yalanları ve gerçekler

İsrail'in yalanları ve gerçekler

7 Ekim’den bu yana İsrail’in Gazze saldırılarında öldürülen Filistinlilerin sayısı 13 bini geçti. Bu sayının beş bin kadarını çocuklar oluşturuyor. Batı Şeria’da İsrail ve paramiliter yerleşimci saldırılarında öldürülen Filistinli sayısı da 200’ü aşmış durumda.

İsrail tüm dünyanın gözünün içine baka baka yalanlar söylüyor ve bir soykırım politikası izliyor. Açık ki Hamas’ın merkezi dediği Gazze’nin kuzeyini boşaltma hedefi sadece kuzeyle sınırlı değil. “Normale dönüşü” ve hatta evlerini terk edenlerin geriye dönüşünü engellemek için tüm altyapıyı, konutları, tarlaları, okulları ve hastaneleri de yok ediyor. Gazze’de hayatın yeniden başlamasını imkânsız hale getiriyor. İsrail’in, Gazze’nin kuzeyinden sonra kara birlikleriyle güneye yöneleceği de ortada. Gazzelileri zorla, bir daha geri dönmemek üzere Mısır’a sürmeyi başaracak olursa sıranın Batı Şeria’ya geleceği de kesin.

İsrail elbette soykırım uygulamakta olduğunu da, topyekun Filistinlilerle savaştığını da, Batı Şeria’da benzer bir saldırı planladığını da kabul etmiyor. Aksine terör örgütleriyle mücadele ettiğini, Filistin’le dayanışmanın antisemitizm (Yahudi düşmanlığı) olduğunu ve İsrail devletinin var olma hakkını koruduğunu anlatıyor. 

Batı medyasında da destek bulan bu iddiaların her birine yanıt vermek son derece önemli.

Terör nedir? Terör örgütü kimdir?

Terör kavramı politik bir amaç doğrultusunda halk arasında veya devletin yöneticileri arasında gerçekleştirilen şok edici, korkutucu şiddet olayları anlamında kullanılır. Geçen hafta Terry Eagleton’ın hatırlattığı üzere terör kavramı ulus devletlerin doğuş sürecinde burjuva Fransız Devrimi sırasında ortaya çıkmıştı: “Fransız Devrimi’nin öncüleri Danton ve Robespierre döneminde terörizm aslen devlet teröründen doğmuştu. Bu terör, muhaliflerin iktidara değil, devletin düşman saydıklarına uyguladığı şiddetti.”

Daha sonra terör, hanedanlara ve üst düzey devlet yetkililerine karşı suikast eylemleri şeklinde “devrimci” terör eylemleri olarak kullanıldı. Ancak bu dönemde henüz “terör örgütü” kavramı icat edilmemişti. Terör, devrimci şiddet eylemleri içerisinde tanımlanıyordu. Lenin ve Troçki gibi devrimci Marksistler bu tarz eylemlerin sosyalist bir devrime yol açamayacağını çünkü işçi sınıfının kitlesel ve kolektif eylemliliğine dayanmadığını söylüyorlardı. Elbette devrim şiddeti gerekli kılabilirdi ama bu dar bir grubun bireysel terör eylemleri şeklinde değil kendisini bir sınıf olarak örgütleyen işçi hareketinin kolektif eylemi olduğunda anlamlı ve başarılı olabilirdi.

Terör eylemleri sonraki on yıllarda ulusal kurtuluş hareketlerinin en önemli mücadele yöntemi haline geldi. İrlanda Kurtuluş Örgütü, Cezayir’in Ulusal Kurtuluş Cephesi ve daha birçok işgal karşıtı örgüt kafelerde, barlarda, meydanlarda sivilleri de hedef alan terör eylemleriyle hem iktidarları sarsıyor hem de bu eylemler aracılığıyla toplumun ulusal sorunu konuşmasını sağlamayı amaçlıyorlardı. Filistin direnişi de Filistin Kurtuluş Örgütü kurulduğundan beri aynı yöntemleri kullandı. 

Terör örgütü kavramı ise çok daha yakın tarihlerde, rejim veya işgal karşıtı hareketleri insansızlaştırmak ve salt şiddetten ibaret gruplar olarak göstermek amacıyla icat edildi. Ayrıca insanlık dışı gruplar olarak gösterildikleri için de teröristlere karşı her türlü şiddet ve devlet terörü meşru kabul edilmiş oluyordu. 

Özetle, terör eylemleri denilen politik şiddet eylemleri bir gerçeklik. Üstelik bu yöntemi en fazla, en acımasız şekilde kullanan da devletler oluyor. Ancak ‘terör örgütü’ diye bir şey yok. Eğer terör eylemlerine başvuran örgütlere terör örgütü denecek olursa tüm devletler kaçınılmaz olarak terör örgütü tanımına girerdi, çünkü egemen sınıfın şiddet aygıtı olan devlet her zaman büyük çoğunluğu baskı altında tutmak için sistematik şekilde ve politik amaçlar doğrultusunda şiddet kullanıyor. Marksizm açısından yaklaşınca da terörü kullansın veya kullanmasın, hareketlerin sınıfsal ve politik içeriği onları tanımlamamızı sağlar; faşist hareket, siyasal İslami hareketler, ulusal kurtuluş hareketleri ve benzeri.

Bu perspektiften baktığımızda Hamas bir ulusal kurtuluş örgütüdür ve meşruiyetini sadece silahlı direnişinden veya zaman zaman kullandığı terör saldırılarından değil politik ve toplumsal örgütlenmesinden de sağlıyor. 

Filistin’le dayanışma eylemleri antisemitizmi mi büyütüyor?

Avrupa’da milyonlarca kişi Filistin’le dayanışma eylemleri için sokağa indi. Son yılların en büyük savaş karşıtı eylemleri gerçekleşiyor. Bu eylemlerle eş zamanlı olarak Fransa ve Almanya’da sinagoglara yönelik saldırılar ve antisemit paylaşımlar da oluyor, ancak bunları yapanların sokağa inen savaş karşıtları olup olmadığı belli değil. Batı basını bu iki gelişme arasında kanıtsız bir şekilde ilişki kuruyor. Yani sanki antisemitizm yokmuş, Filistin eylemleriyle yükselmiş gibi yorumlar yapılarak eylemleri yasaklamak gerektiği konusunda baskı yapılıyor.

Oysa sokağa inen kitleler bariz şekilde birbiriyle dayanışma içerisinde olan ırkçılık karşıtı bir hareket oluşturmuş durumda. Müslümanlar, Araplar, göçmenler, siyahlar ve Yahudi savaş karşıtları omuz omuza sokaklarda, İsrail’in saldırganlığını protesto ediyor. Öte yandan Avrupa’nın aşırı sağı ve faşist hareketi çok net bir şekilde İsrail’i savunan açıklamalar yapıyor. 

Çok uzun zamandan beri, Avrupa’da faşist hareketin hedefi olan Yahudilerin yerini göçmenlerin aldığı analizleri yapılıyordu. Bugün Fransız, İngiliz veya Alman faşizmi için birincil düşman Yahudiler değil. Eskiden Yahudilerin dünyayı yönettiği ve ülkeleri ele geçirdiği komplo teorisi faşizmin antisemit propagandasının ana kuramıydı. Bugün ise “büyük yer değiştirme” (the great replacement) teorisi etrafında İslamofobi en yaygın komplo teorisi haline geldi. Bu teoriye göre, göçmenler Batıya göç ederek ve çok çocuk yaparak Batı medeniyetini çökertiyor ve birkaç on yıl sonra beyazlar azınlıkta kalırken Müslüman Araplar, Afrikalılar çoğunluğu oluşturacak. Nüfus böylece yer değiştirmiş olacak ve beyazlar kendi topraklarında ikinci sınıf insan haline gelecek!

Bu nedenle Avrupa aşırı sağı ve faşizmi için Arap/Müslüman göçünün engellenmesi birincil hedef durumunda. Dolayısıyla, İsrail’in bu “geri kalmış” Ortadoğulu halklarla mücadele eden müttefik bir devlet olarak “desteklenmesi gerekiyor”. İsrail’in ırkçı ve şiddete dayalı politikaları aşırı sağın bu yöntemleri meşru olarak görüyor olmasından dolayı da destek buluyor. Böylece İsrail, faşizan uygulamaları meşrulaştıran bir devlet durumuna dönüşüyor.

Bu ilişkinin en açık örneği geçtiğimiz hafta Paris’te gerçekleşen Antisemitizm karşıtı yürüyüşte görüldü. Fransa’nın sağcı ve solcu eski başkanları, neredeyse tüm büyük siyasi partileri ve Marine Le Pen ile faşist Ulusal Birlik Partisi bu yüz bin kişilik yürüyüşte buluştu. Bir başka aşırı sağcı, göçmen karşıtı bir Yahudi olan Eric Zemour da yürüyüşteydi. Fransız faşistlerinin ve aşırı sağının “antisemitizm karşıtı yürüyüş” adıyla düzenlenen gösteride İsrail ile dayanışmış olması, buna karşılık Fransa’da yüzbinlerce göçmen, Müslüman, Afrikalı ve Yahudi’nin İsrail’e karşı sokaklarda buluşması saflaşmayı açıkça ortaya koymuş oluyordu.

Benzer bir durum Londra’da da yaşandı. Filistin’le dayanışmak için sokağa inen bir milyona yakın gösterici aynı gün Birinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği günün kutlamaları dolayısıyla savaş gazileri ile birlikte sokağa inen faşist İngiliz Savunma Birliği ve faşist liderleri Tommy Robinson’ın tepkisiyle karşılaştı. Robinson’ın faşistleri iki grubun karşılaşmasını engelleyen polisle çatıştı ve 100’den fazla kişi gözaltına alındı. Bunun üzerine Robinson “Terörist örgütler, bayrakları ve pankartları sokaklarımızda dalgalanıyor, cihat çağrısı yapılıyor ve kimse tutuklanmıyor ama elinde İngiliz bayrağı olanları gözaltına alıyorlar” diye tepki göstererek Filistin’le dayanışanları terörist ilan etti. 

Başka bir benzer durum da Almanya’da yaşandı. Filistin’le dayanışma eylemleri antisemit olmakla itham edilirken içerisinde Nazi grupların da yer aldığı ırkçı parti AfD gösterilere karşı çıktı ve Yahudi karşıtı yabancılara Alman vatandaşlığı verilmemesi önerisine destek verdi.

Devletin var olma hakkı mı, halkların kendi kaderini tayin hakkı mı?

Dünyanın dört bir yanında Filistin’le dayanışma eylemlerinde atılan “Nehirden denize Filistin’e özgürlük” sloganı İsrail yanlısı çevreler tarafından antisemit olmakla suçlanıyor. 

Bu suçlamaya kanıt olarak iki temel iddiayı ileri sürüyorlar. İlki, bu sloganın Yahudileri yok etmek anlamına geldiği iddiası. İkincisi ise bu sloganın İsrail’in var olma hakkını tanımıyor olduğu iddiası. Bu iddialara iki kısa yanıt vermek mümkün. İlk iddia yanlış, ikincisi ise doğrudur.

İlk iddia hakkında en iyi yanıt bizzat ABD’li Yahudi öğrencilerden geldi. Avlaremoz tarafından Türkçeye çevrilen mektupta Yahudi öğrenciler şöyle diyordu:

“Nehirden denize, Filistin özgür olacak" sloganı Yahudilerin Filistin’den zorla çıkarılması ya da yaygın olarak yanlış anlaşıldığı gibi ‘Yahudileri denize dökme’ çağrısı değildir. Bunun yerine Gazze’de, Batı Şeria’da ve Yeşil Hat içinde yaşayan tüm Filistinlilere yönelik baskının sona erdirilmesi çağrısıdır. Filistin’in tamamının özgürleştirilmesi devrimci bir değişim gerektirmektedir: Bu topraklardaki Yahudilerin yok edilmesi değil, bu toprakları işgal eden apartheid rejiminin tamamen ortadan kaldırılması.”

Evet, özgür Filistin sloganı tek devletli çözümü savunuyor ama Yahudilerin yok edilmesi veya sürülmesini değil özgür, demokratik, laik bir Filistin’de tüm yurttaşların eşit olduğu ve ırk ayrımcılığının var olmadığı bir Filistin’i savunuyor.

İkinci iddiaya gelince: Devletlerin var olma hakkı diye bir hak söz konusu olamaz. Bu, tarih dışı ve tamamen uydurma bir hak tanımıdır. 

Devletler birkaç bin yıldan beri vardır ve tarihin başından beri var olup bugüne gelebilmiş tek bir devlet dahi yoktur. İlelebet yaşayacak olan bir devlet de mümkün değildir. Devletler, içerisinden yükseltildikleri toplumların yapısına ve dış koşullara göre sürekli olarak değişirler. Yıkılır, rejim değişikliği yaşar, sınırlarını değiştirirler, isimleri değişir veya bambaşka bir şeye dönüşürler. 

Devletlerin var olma hakkı, kendine hukuk alanında yer bulan bir hak tanımı değildir. Ancak uluslararası hukukta yeri olan bir başka hak var: Halkların kendi kaderini tayin hakkı. 

İsrail rejiminin var olma hakkını savunanlar zaman zaman bu hak tanımına da başvuruyor. Oysa Bolşeviklerin, Ekim Devrimi öncesinde dünyanın gündemine taşıdıkları “kendi kaderini tayin hakkı”, o dönemde işgal altında tutulan ülkelerde yerli halkların kendilerini kendi istedikleri şekilde yönetmesi anlamına geliyordu. İngiliz işgalcilerin siyahları sürüp Güney Afrika’da bir işgal devleti kurmasını değil aksine siyahların beyaz işgalci ile yaşamak isteyip istemediğine karar verebilmesi anlamına geliyordu. 

Filistin özelinde de bu hak, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkı anlamında, işgalci İsrail devletine ve İsrail’in resmi ideolojisi olan ırkçı siyonizme karşı bir hak olarak tanımlanabilir.


Marksist.org'da yayınlanan bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 2089 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
1 Yorum
Özdeş Özbay Arşivi