1. YAZARLAR

  2. Taha Kılınç

  3. Sıcak denizler
Taha Kılınç

Taha Kılınç

Gazeteci ve yazarYazarın Tüm Yazıları >

Sıcak denizler

A+A-

İran’da Şah Muhammed Rıza Pehlevî’nin iktidardan uzaklaştırıldığı devrim sürecinin mimarı Ayetullah Humeynî, 1 Ocak 1989 tarihli ünlü mektubunda, Sovyetler Birliği lideri Mihail Gorbaçov’a şöyle seslenmişti:

“… İslam hakkında derinlemesine araştırmalarda bulunmanızı istiyorum. Bu istek ise İslam’ın ve Müslümanların size ihtiyacı olmasından değil, İslâm’ın yüce ve evrensel değerlerinden kaynaklanmaktadır. Bu değerler milletlerin kurtuluş ve esenliğine imkan sağlayacak ve kördüğüme dönüşen sorunlarını çözebilecek değerlerdir. İslam’ı incelemek sizi Afganistan sorunu ve buna benzer sorunlardan uzak tutabilecektir ve bilin ki biz tüm dünya Müslümanlarını kendi ülkemizin Müslümanları gibi kabul etmekte ve kendimizi onların alınyazısına ortak saymaktayız.

Kimi Sovyet cumhuriyetlerinde dinî merasimlere nisbi oranda da olsa izin vermeniz artık dinin toplumu uyuşturan bir etken olduğu düşüncesinden vazgeçtiğinizi göstermektedir. Acaba İran’ın süper güçlerin karşısına sarsılmaz bir dağ gibi dikilmesini sağlayan bir dini, toplumu uyuşturan bir afyon saymak mümkün müdür? Acaba tüm dünyada adaletin gerçekleşmesinden yana olan ve insanın tüm maddî ve manevî zincirlerden kurtulmasını isteyen bir din, toplumu uyuşturan afyon mudur?”

Humeynî’nin, buraya bir kısmını aldığım uzun mektubu, sadece “İslâm’a davet” amacı taşıyan bir metin değil, aynı zamanda İran’ın artık çevredeki Müslüman topluluklarla yakın temas kuracağını ve onları harekete geçirmek için elinden gelen her şeyi yapacağını ilân eden bir manifestoydu. Ayetullah Cevâdî Amûlî başkanlığında bir heyetin Moskova’da Gorbaçov’a takdim ettiği mektuba Rusların o zamanki cevabı diplomatik bir tebessümden fazlası olmasa da, İran, özellikle Humeynî sonrası dönemde dış politikasını tamamen bu eksene oturttu. Ulus-devlet ideolojisi olarak benimsenen “On İki İmam Şiîliği” İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine çok farklı yollarla ihraç edilirken, Moskova’daki siyaset aktörleri elbette kendi topraklarındaki ve etki alanlarındaki milyonlarca Müslümanın İran’la ilişkilerini de yakından takip ediyordu. Aynı zamanda usta bir istihbaratçı olan Vladimir Putin tarafından çok yönlü olarak sürdürülen bu yakın markaj politikası, nihayet Suriye’de stratejik askerî ittifaka dönüşecekti.

***

2014’ten itibaren yoğunlaşan ve Suriye’deki savaşın akıbetini belirleyen Rusya-İran ittifakı, doğası itibariyle aynı zamanda ciddi bir rekabet anlamına da geliyor. Aynı coğrafî alanlar üzerinde hakimiyet mücadelesi veren Rusya ve İran, birbirinden farklı hedeflerini parlak siyasî söylemlerle örtmeye çalışsa da, uzun vadede iki ülke arasında önemli ihtilafların ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

İran, Suriye’de uygulamaya koyduğu askerî doktrinin hedefini “İsrail’e karşı direniş eksenini korumak” şeklinde açıklıyor. Müttefiki Rusya ise, İsrail’le gittikçe daha da yakınlaşan ve derinleşen bir ilişki seyri izliyor. Moskova eğer İran’la İsrail arasında bir tür “gizli bağlantı hattı” işlevi görmüyorsa, Rusya ile İsrail’in yakın ilişkisi, İran’ı rahatsız ediyor olmalıdır. ABD ve Avrupa’yı da tamamen gözden çıkarmayan Moskova, İran üzerindeki baskıların hafifletilmesi için çalışırken, aslında kendi bölgesel hedeflerinin peşinden gidiyor.

Halep başta olmak üzere, Suriye’de tekrar rejimin kontrolüne alınan bölgelerde Şiîleştirme çalışmalarına hız veren İran, 2011’de yaşanan “kaza”nın bir daha tekrarlanmaması için elinden gelen bütün demografik, ideolojik, siyasî ve ekonomik tedbirleri almaya devam ediyor. Lübnan ve Irak’ta görüldüğü gibi, önümüzdeki yıllarda ülke siyasetini domine edecek Şiî bir kitle oluşturma hedefine kilitlenen Tahran’ın, bu noktada da Rusya ile gerilim yaşaması kaçınılmaz. Tıpkı Halep’te olduğu gibi, İdlib’de sivillerin üzerine bomba yağdırarak halkı rejime teslim olmaya zorlayan Rusya, elbette savaş sonrasına dair bazı beklentilere de sahip.

Suriye’de yakın zamanda resmen başlayacağı anlaşılan “yeni anayasa hazırlama”, “siyasetin tekrar dizaynı” ve “her şeye yeniden başlama” süreçlerinde de, Rusya ve İran’ın karşılıklı nüfuz ve tesir yarışına gireceklerini tahmin etmek zor değil.

***

Özellikle Suriye savaşıyla birlikte, okul yıllarımızdan bu yana sürekli karşımıza çıkan “Rusya’nın sıcak denizlere inme hayali” artık gerçek oldu. Suriye’den Libya’ya kadar, Akdeniz’de artık ciddi bir Rus varlığı mevcut. Tüm bu savaş ve çatışma bölgelerine milyarlarca dolarlık yatırım yapan Rusya, elbette “amme hizmeti” derdinde değil. ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve emsalleri gibi, Rusya da kendi menfaatlerinin ve kazanımlarının peşinde. Buna rağmen, “emperyalizm” ve “dış güç” dendiğinde sadece “Amerikan emperyalizmi”nin kastedilmesi ve bu kavramın yalnızca ABD’ye hasredilmesi, Moskova’nın sahadaki hareketliliğinin net olarak görülmesini engelleyen ilginç bir illüzyon. Putin, bu anlamda gerçekten çok şanslı.

ABD’nin bölgemizde hoyratça ve küstahça yaptığını, Rusya “imparatorluk tecrübesi” ışığında, İran ise “Fars devlet geleneği” çerçevesinde ustaca ve zamana yayarak yapıyor. Bunu fark etmek, Ortadoğu’daki dengeleri anlama ve Türkiye’nin kazanımlarını muhafaza edebilme adına hayatî öneme sahip. Eskilerin “yumurtaların hepsini aynı sepete koymak” olarak adlandırdığı tedbirsizlik hali ise, şu kritik dönemde yapılacak en büyük hata.

Kaynak: Yeni Şafak

Bu yazı toplam 1126 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Hakaret içeren ve imla kurallarına dikkat edilmeden yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.