1. ANALİZ

  2. Analiz | İsrail ile normalleşme: İbrahim Anlaşmaları Filistin'de şiddeti nasıl artırdı?
Analiz | İsrail ile normalleşme: İbrahim Anlaşmaları Filistin'de şiddeti nasıl artırdı?

Analiz | İsrail ile normalleşme: İbrahim Anlaşmaları Filistin'de şiddeti nasıl artırdı?

"İsraillilere 'istediğin gibi Batı Şeria’yı al', Filistinlilere de 'kendi başının çaresine kendin bak' denilmektedir. Bu resmen şiddet için mükemmel bir tariftir."

Mepa News | Haber Merkezi
A+A-

İsrail ile normalleşme süreci, Arap devletlerinin imzaladığı İbrahim Anlaşmaları ile hız kazandı.

Söz konusu süreç uluslararası ilişkiler açısından 'barış' şeklinde yorumlansa da Filistin'de çatışmaları artırdı.

Normalleşme sürecini ve Filistin'de artan gerilimi Foreign Affairs için Zaha Hassan ve Marwan Muasher değerlendirdi.

Değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirildi.


Eski ABD Başkanı Donald Trump, 15 Eylül 2020 tarihinde Beyaz Saray’ın balkonunda yanındaki İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Bahreyn Dışişleri Bakanları ile birlikte kameraların önünde o dönemki hükümetin en belirgin dış politika başarılarından birisine ulaşıldığını yani ‘İbrahim Anlaşmalarının’ hazır olduğunu ilan etti.

Trump yaptığı konuşmada, BAE ve Bahreyn’i İsrail’i resmen tanıyan ilk iki Körfez devleti yapan anlaşmanın “yeni bir Orta Doğunun şafağı” olduğunu söyledi. Bu süreç çerçevesinde bir süre sonra Sudan ve Fas da İsrail ile ilişkilerini normalleştirirken BAE de ek olarak Tel Aviv yönetimi ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Arap dünyasının uzun yıllardır izlemekte olduğu, İsrail’in resmen tanınması için askeri olarak işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi ve uluslararası hukuka uyması stratejisi göz önüne alındığında Trump’ın arabuluculuğu ile başlayan bu sürece destek veren Arap devletlerinin sayısı gerçekten inanılmazdı.

Anlaşmalar ile başlayan bağları kuvvetlendirmek isteyen İsrail, mart ayında Bahreyn, Mısır, Fas, BAE ve ABD temsilcilerinin iştirak ettiği bir zirveye ev sahipliği yaptı. Bu zirvede söz alan ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken, kendisini dinleyen temsilcilere, Arap devletleri ile İsrail arasındaki normalleşme sürecinin İsrailliler ile Filistinliler arasındaki meselelere siyasi bir çözüm bulunmasının yerine geçmeyeceğini açık bir şekilde ifade etti. Söz alan diğer temsilcilerden bazıları her ne kadar daha önceden hazırlanmış konuşmalarında bir İsrail-Filistin barışından söz etse de bu başlık gündemde yoktu. Filistinliler bu toplantıya davet edilmemişti bile. Buna ilaveten, Suudi Arabistan ve Ürdün yani iki devletli çözüm planında uzlaşmaya varılması hususunda önemli rol oynayacak iki devlet de ilginç bir şekilde bu zirveye katılmadı.

BAE’nin ABD Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe, İbrahim Anlaşmalarının imzalanmasının ardından yaptığı açıklamada bu anlaşmanın “en önemli ve en hızlı sonucunun” İsrail’in, ilhak etmeyi planladığı Filistin topraklarına dair planlarını ertelemeye ve bir barış anlaşması için pazarlık edeceğine dair verdiği söz olduğunu ifade etti. Ancak sadece ismi ilhak olmayan işgal vaziyeti hiç değişmeden devam etti ve İsrailli liderler Filistinlilerle konuşmaya dahi tenezzül etmemeye başladı. İşin doğrusunu söylemek gerekirse, İsrail bu anlaşmaları, askeri işgalini sona erdirmek için değil dünyanın dikkatini başka yöne çekmek amacıyla imzaladı. Bu nedenle de İbrahim Anlaşmaları Orta Doğu’da barış adına en ufak bir katkı yapmadı.

Uluslararası toplantılar ve müdahaleler olmaksızın Filistinlilerin topraklarından çıkarılması ve İsraillilerin yeni bölgeleri zorla ele geçirmesi süreci olduğu gibi devam edecektir. Bunun son zamanlardaki en açık örneği, İsrail Anayasa Mahkemesinin aldığı bir karar üzerine Batı Şeria’daki sekiz köyün dümdüz edilmesi, burada yaşayanların kovulması ve bölgenin İsrail ordusu tarafından bir ateş sahası olarak kullanımına verilmesidir.

İsrail’in askeri işgali çerçevesindeki günlük şiddet olayları uluslararası toplum nezdinde büyük oranda görmezden gelinmektedir. Bunun tek istisnası, (CNN ve Associated Press’in haberlerine göre işgal altındaki Batı Şeria’da görevini yaparken kasti şekilde İsraillilerin kendisini hedef alarak saldırdığı) Filistin asıllı Amerikalı gazeteci Şirin Ebu Akile’nin cenazesine katılanların İsrail polisi tarafından saldırıya uğramasının ABD tarafından kınanması oldu. Eğer son iki ayı ileride yaşanacakların bir habercisi olarak kabul edersek işgal altındaki tüm bölgelerdeki durumun gün geçtikçe daha da kontrolden çıkmaya başlayacağını rahatça söyleyebiliriz. Filistinliler en temel haklarının sürekli ertelenmesini bir süre sonra reddedecektir.

Açık çek

İbrahim Anlaşmaları neticesinde çok sayıda Arap devletinin İsrail ile güvenlik ve ekonomi alanlarında açıktan iş birliği yapabilmesinin önü açıldı ancak bunun karşılığında İsrail’den yeni yerleşkeler inşa etmeyi bırakması talep edilmedi.

Trump yönetimi dönemi boyunca Batı Şeria’da inşa onayı alan yerleşke planlarının sayısı ikinci Obama hükümeti dönemindekilerin tam iki buçuk katı oldu. İsrail üzerine çalışmalar yürüten gözetleme örgütü ‘Peace Now (Derhal Barış)’ isimli grubun raporlarına göre son dönemde bir milyon yeni yerleşimciye yetecek düzeyde yol sistemleri ve altyapı çalışmaları tamamlandı.

Bu yerleşke patlaması aslında İbrahim Anlaşmalarından çok önce Trump’ın ekibi tarafından hazırlanan ‘Refah için Barış’ isimli planın doğal bir sonucudur. İsrail’in sağ cenahı ile yakın iş birliği çerçevesinde oluşturulan bu plan, İsrail’in Batı Şeria’da kontrolü temelli olarak ele geçirmesi için izlenecek bir yol haritası niteliğindeydi. Trump yönetiminin sürekli “yüzyılın anlaşması” olarak reklamını yaptığı girişim İsrailliler ile Filistinliler arasındaki tüm büyük sorunları İsraillilerin lehine çözmek üzere tasarlanmıştı. Bu anlaşmaya göre Batı Şeria’nın egemenliği İsrail’e bırakılacak, hiçbir Filistinlinin vatan topraklarına geri dönmesine izin verilmeyecek, yeni Filistin sınırları içinde kalan yerleşkelerin kontrolü İsrail’de kalacak ve İsrail, birkaç kalabalık Filistinli mahallesi hariç Kudüs’ün tümünü devletin başkenti olarak teslim alacaktı.

Bu anlaşma çerçevesinde gerçekleştirilmesi planlanan projeler sayesinde işgal altındaki bölgeleri gösteren ve uluslararası toplum tarafından tanınan yeşil bölge sınırlarının ötesinde telefon kabloları, doğal gaz boruları, turist patikaları ve ulaşım ağları inşa etmek amacıyla her şeyi dozerlerle yerle bir etmesi ve bağışlarla toplanan paralarla “Büyük İsrail” kurması için İsrail’e hukuki olarak yeşil ışık yakıldı.

Filistinliler, beklenildiği üzere herhangi bir siyasi veya vatandaşlık hakkı olmaksızın daimî bir İsrail işgali altında yaşamayı reddedince İbrahim Anlaşmaları kullanılarak bütün bu planların Filistin tarafının onayı gerekmeden gerçekleştirilebilmesini mümkün kılan siyasi bir ‘arka kapı’ açıldı. Bu anlaşma ayrıca başta Kudüs’te yaşayanlar olmak üzere İsrailli aşırı milliyetçileri iyice cesaretlendirdi.

Uzun yıllardır “Müslümanlar ibadet edebilir, Müslüman olmayanlar ziyaret edebilir” düsturu ile Ürdünlü bir vakıf tarafından yönetilen El Aksa Kompleksi ve bizzat cami içinde İsrail güvenlik güçleri ile Filistinliler arasındaki çatışmalar arttı. Asıl gözden kaçırılmaması gereken nokta ise normal şartlarda kendi dini kurallarına göre dahi buralarda ibadet etmeleri yasak olan Yahudilerin El Aksa etrafında gittikçe daha büyük gruplar halinde açık açık ibadet etmeye başlamasıydı. Kudüs’teki Hristiyanlar da İsrailli yerleşimci organizasyonların saldırganlığından nasibini almaktadır. Bu yerleşimciler ellerindeki kendi mahkemelerinden aldıkları karar kağıtlarıyla Hristiyanları taciz ederek sanki kendi mekanlarıymış bu insanların kutsal yerlerini ziyaret etmesini engellemektedir. İsrail devleti de örnek olarak Kutsal Kabir Kilisesinde bu yıl gerçekleştirilen Paskalya törenine katılacakların sayısını sınırlandırmıştı.

İsrail’in lider kadrosu, barış yapılması hususunda en ufak bir ilgi göstermemektedir. İsrail Başbakanı Naftali Bennett her ne kadar bazı Filistinlilere İsrail sınırları içinde çalışabilmeleri için izin verilmesi ve bu kişilerin eşlerinin Batı Şeria’da hukuka uygun bir şekilde ikamet edebilmesinin önünün açılması konularını konuşmaya açık olduğu ifade ettiyse de Filistinlilerle daha geniş ölçekli konuşmalar yürütülmesi fikrini reddetmektedir. İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın şubat ayında yaptığı bir konuşmada ifade ettiği üzere tekrar pazarlık masasına oturulsa dahi Filistinliler bu toplantılar neticesinde kendilerine bağımsız bir devlet kurmak için izin verilmesini beklememelidir.

Son dönemde yaşananlar şunu göstermektedir ki Ariel Şaron’un başbakanlık seçimi propagandası faaliyetleri çerçevesinde 2000 yılında El Aksa camisine girmesinin ardından patlak veren intifada benzeri olayların bugün çıkması işten bile değildir. İsrail ordusu geçtiğimiz aralık ayında yaptığı açıklamada direkt bir tehdit oluşturmasalar dahi göstericiler arasından güvenlik güçlerine taş atanlara yönelik “öldürmek için ateş et” emrinin uygulanacağını söylemişti.

O nedenle, bu yılın ocak ve mart ayları arasında ölenlerin sayısının beş kat artarak neredeyse 50’ye ulaşmasının nedeni oldukça açıktır. Gerek İsrail vatandaşı gerek de Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler tarafından İsrail içinde yani İsraillilerin teknik olarak güvende olduğu yerlerde gerçekleştirilen silahlı saldırılar sonucu 18 Yahudi öldürüldü. İsraillilerin arama-tutuklama baskınları sırasında ve kontrol noktalarında yaşanan çatışmalarda hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı sert şekilde arttı. Öldürülen bu Filistinliler arasında, 47 yaşındaki kısmen görme engelli, silahsız ve altı çocuk annesi öğretmen Ghada Sabateen de vardı.

Şiddet olaylarının giderek arttığı bu dönemde İsrail Başbakanı Bennett İsrail vatandaşlarına silah taşımaları çağrısı yaparken Hamas liderlerinden Yahya Sinvar da intihar saldırılarını yeniden başlatma tehdidinde bulundu. Yani kısacası yaşanmakta olan tüm gelişmeler durumun çok daha kötüye gideceğini göstermektedir.

Başkan Biden nerede?

ABD Başkanı Joe Biden hem iki devletli çözüm önerisine hem de İbrahim Anlaşmalarına güçlü şekilde destek verdiğini açıklamıştı ancak selefinin yürürlüğe aldığı Batı Şeria’daki yerleşkelerin İsrail’in egemenliğindeki topraklar olarak kabul edilmesi uygulamasına dokunmadı. Biden hükümetinin geri adım atmak istediği Kudüs’teki konsolosluk meselesinde ise İsrailliler iş birliğine yanaşmamaktadır. (Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ettiğini açıklamasının ardından Amerikan Büyükelçiliğinin bu şehirde olması gerektiği kararıyla birlikte eski Amerikan Konsolosluğu büyükelçiliğe dönüştürülmüştü.)

Neredeyse diğer tüm başlıklarda Trump döneminin izlerini silmek için çalışan Biden yönetimi onun döneminden kalma bir yasa mekanizması üzerinden hukuk dışı yerleşkelere meşruiyet kazandırılmasına ses çıkarmamaktadır.

Amerikan Kongresi 2020 yılının aralık ayında aldığı bir karar ile devasa bir hata yaparak, İsrailliler, Filistinliler ve bölgede nüfuz sahibi olan aktörler arasındaki müşterek projeler için harcanacak Amerikan fonunun çerçevesini belirlemek üzere Nita Lowey Barış İçin Orta Doğu Ortaklığı Kanunu (MEPPA) isimli bir genelge yürürlüğe koydu. Bu yasa çerçevesinde İsrailli yerleşkelerin de ABD tarafından fonlanmasının önü açıldı. Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansında görevli bir yetkili isminin açıklanmaması şartıyla Jewish Insider’a nisan ayında verdiği bir röportajda MEPPA ile ilgili olarak konuştuğu kısımda, iki devletli çözüm yaklaşımını desteklediklerini ifade ettikleri sürece İsrailli yerleşimcilerin projelerinin bu fondan yararlanmaya devam edeceğini söyledi.

Bu yerleşimcilerden bazıları pekâlâ gerçekten de iki devletli bir çözümü destekleyebilir fakat bunu belirlerken nasıl bir test yapıldığını aşağı yukarı sizler de tahmin edebilirsiniz.

Demokratların kontrolündeki Kongre tüm bu endişelere rağmen yine de ‘İsrail ile Normalleşme Yasasını’ kabul etti. Bu yasa çerçevesinde ABD’nin elindeki siyasi gücün ve diğer ‘kaynakların’ İbrahim Anlaşmalarının gereklerini genişletmek ve derinleştirmek için kullanılmasının önü açıldı. Ne olursa olsun ABD nüfuzunun yabancı bir devletin hizmetine verilmesi kesinlikle iyi bir fikir değildir. Uluslararası platformda saygın birçok hukuk uzmanı kişi ve kurum İsrail yönetiminin tavrı ile alakalı endişe verici raporlar ortaya koymaktadır. Bu raporlardan sadece bir tanesi olan Harvard Hukuk bünyesindeki Uluslararası İnsan Hakları Kliniğinin şubat ayında yayımladığı çalışmaya göre İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria ve diğer bölgelerde yaşayan Filistinlilere karşı uygulamalarının “ırkçı devlet” faaliyetleri seviyesinde olduğu göz önüne alındığında ABD hükümetinin mutlak desteğinin Tel Aviv’e ikram edilmesi bir kat daha tehlikeli bir hal almaktadır.

Amerikan devleti, özellikle Ukrayna’daki savaş suçlarının Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından soruşturulmasına yönelik bir girişime destek vermeye hazırlandığı şu dönemde İsrail’in işgal altında tuttuğu bölgelerde yaptıklarının ahlaki ve hukuki sonuçlarının arkasında durma hususunda daha dikkatli davranmalıdır. ABD’li yetkililerin Ruslar tarafından işlenen cürümlerin hesabının sorulmasını talep ederken diğer yandan da İsrail tarafından yapılan zulümlerin hesabının sorulmasını engellemesi uluslararası kamuoyunda hoş karşılanmayacaktır.

Taviz diplomasisi

İbrahim Anlaşmalarını imzalamaları için Arap devletlerine ABD tarafından birçok şey vaat edildi. İnsan hakları ihlalleri hususunda dosyası son derece kabarık bir otoriter rejim olan BAE’ye gelişmiş silah sistemleri sözü verildi. Sudan, ABD Dışişleri Bakanlığının terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkartıldı. Sahravi (Sahralılar) halkının kendilerine ait olduğunu ifade ettiği ve uluslararası toplum tarafından işgal altında olarak tanımlanan Batı Sahara'daki Fas egemenliği ABD tarafından resmen tanındı.

Bu hamleler aslına bakılırsa ne bir barış davasına ne de ABD’nin kendi dış çıkarlarına hizmet etmektedir. Halihazırda zaten ABD’nin silah satışlarının neredeyse yarısının varış noktası olan bir bölgeye daha da fazla silah sözü verilmesi Orta Doğu’daki silahlanma yarışını hızlandırarak şiddetli çatışmaların yaşanma ihtimalini azaltmaya değil sadece arttırmaya yarar. Buna ilaveten, ABD Kongresinin yasal olarak İsrail’in bölgedeki askeri avantajının garanti altına alınmasına dair yükümlülüğü gereğince halihazırda silah ihracatı hususunda önemli bir istasyon olan Tel Aviv yönetimine daha fazla Amerikan malı askeri teçhizat sağlanmasının önü açılır. ABD’nin karşılığında bir şeyler almadan İsrail’e karşı bu kadar cömert davranması iki ülke arasındaki ilişkilerde Washington’un elini de zayıflatacaktır. İsrail Başbakanı Bennett işte buradan aldığı cesaretle, ABD’nin Kudüs’teki konsolosluğunun yeniden açılmasına izin vermemeye ve İran ile bir nükleer anlaşma olsa dahi ülkesinin Tahran’a karşı harekete geçip geçmeyeceğine sadece kendisinin karar vereceğini söylemeye cüret edebilmektedir.

Ne İbrahim Anlaşmaları ne de planlanan sözde kalkınma projeleri, hayatlarını yurtdışından gelen yardımlarla idame ettiren Filistinlilere ekonomik açıdan bir rahatlama getirmeyecektir zira bu anlaşmalar, İsrail’in Filistinlilere yönelik uyguladığı hareket, ekilecek arazilere ve doğal kaynaklara erişim sınırlandırmaları hususunda herhangi bir çözüm sunmamaktadır. Dünya Bankası verilerine göre İsrail’in bu politikaları Batı Şeria’ya her yıl milyarlarca dolar gelir kaybına mal olmaktadır. Filistinlilerin ekonomik manada gelişmesi önündeki en büyük engel anapara eksikliği veya beceriksizlik değil işgaldir.

Arapların İsrail ile normalleşme süreci çerçevesinde feda edilen önemli Amerikan çıkarları yukarıda açıklananlarla sınırlı değildir. Halkın çoğunun Filistinlileri desteklediği ve İsrail ile normalleşmeye karşı çıktığı Arap devletlerini bu istikamette zorlayan ABD aslında bu devletlerin liderlerinin muhalif sesleri kesmek için uyguladığı taktikleri daha da gaddarlaştırmasının, demokrasi ve insan hakları davasının daha da zarar görmesinin önünü açmış oldu. Uluslararası toplumun mesele hakkındaki görüşlerine rağmen Batı Sahara üzerinde Fas egemenliğinin resmen tanınması ABD’nin rakipleri Rusya ve Çin’e aynı şekilde davranmaları için mükemmel bir bahane sunmuş oldu. Sudan’ın, terörizm ile alakalı belirli başlıklara uyum sağladığı gerekçesiyle değil de İsrail’i resmen tanıması için bir taviz olarak terörizmi destekleyen devletler listesinden çıkartılması, ABD’nin anti-terör faaliyetlerini siyasileştirerek ulusal güvenliğe halel getirdi.

Önümüzdeki aylarda başkan sıfatıyla ilk kez İsrail ve Filistin topraklarını ziyaret etmesi planlanan ve bölge devletlerinin iştirak edeceği yeni bir zirvede boy göstermesi beklenen Biden’ın bu süre zarfında ‘Orta Doğu’da kalıcı bir barış’ politikasına yönelik samimi ve açık bir mesaj gönderecek türde bir adım atması gereklidir. ABD, bölgesel iş birliğini desteklerken aynı zamanda kendi çıkarlarını da gözetecek kapasiteye pek tabii sahiptir ancak bunu yapmanın yolu, gücünü ne zaman ve nasıl kullanacağının sınırlarının tanımlanmasıdır. Ayrıca, İsrail her gün daha fazla Filistin toprağına çökmeyi bırakmadıkça yeni Arap devletlerinin İbrahim Anlaşmalarına iştirak etmesi için teşvikler dağıtılmasına ara verilmelidir. İsrail’e, bugüne kadar İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ülkelerin yanına kar kaldığı hissettirilmeli ancak bundan sonra İsrail ile Filistinliler arasındaki toprak ve hak kavgalarının Filistinliler aleyhine değişmeye devam ettikçe İbrahim Anlaşmalarının bölgesel manada genişlemesine destek verilmeyeceği iletilmelidir.

ABD, İsrail-Filistin meselesine, ‘örnek olarak öncülük etme’ usulü ile yaklaşmalıdır. Bu çerçevede, Biden’ın ziyareti öncesi Trump’ın sözde barış planı terk edilmeli ve Batı Şeria’nın İsrail’in bir parçası haline gelmesini sağlayan politikalar tersine çevrilmelidir. Buna ilaveten, USAID ve diğer Amerikalı federal kurumlara verilecek emirler doğrultusunda Filistin’de ekonomik kalkınma için ayrılan fonların uluslararası hukuka saygılı bir şekilde yönetilmesi tembih edilmelidir.

ABD, bu meseleyi ufak dokunuşlarla erteleyebildiği kadar erteleyerek gelecekte barış için daha ideal bir an gelmesini beklemeyi bırakmalıdır. Filistinliler ve İsrailliler çıkmaz bir sokağın sonuna gelmiş olup üzerinde durdukları toprak da dengesizdir. Bir yandan İbrahim Anlaşmalarına öncelik verirken diğer yandan da Filistinlilerin haklarının üzerinden geçilmesi her iki tarafa da farklı fakat gayet açık mesajlar göndermektedir. İsraillilere “istediğin gibi Batı Şeria’yı al”, Filistinlilere de “kendi başının çaresine kendin bak” denilmektedir. Bu resmen şiddet için mükemmel bir tariftir.


Mepa News okurları için Türkçeleştirilen bu değerlendirmede yer alan ifadeler Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

twtbanner-001.jpg

HABERE YORUM KAT

UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
İlgili Haberler