Ali Kaçar

Ali Kaçar

Gazze'de barış ancak güçle gerçekleşebilir

Gazze'de barış ancak güçle gerçekleşebilir

Yahudilerin uzun yıllardan –hatta yüzyıllardan- beri muharref, sapkın inançları gereği Filistin’de, Haremü'ş-Şerif’i ele geçirip Süleyman Tapınağı inşa etme amaçları vardır. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için de her yola başvurmuşlardır. Bu konuda ilk müşahhas adımı ise 1917’de Balfour1 Deklarasyonu ile atmışlardır. Yahudiler, dönemin emperyal ülkesi İngiltere’nin –ve ABD’nin- yardımı ve kurdukları terör örgütleri (Haganah, Irgun ve Stern2 gibi Yahudi) ile gerçekleştirdikleri katliamlar ve terör faaliyetleri neticesinde 14 Mayıs 1948’de Siyonist terör devletini kurmuşlardır. Ne yazık ki bu terör örgütü, mazlum Filistin halkının kanı ve kemikleri üzerine kurulmuştur. İşin ilginç yanı ise bu terör devletinin, dünya barışını korumak amacıyla daha yeni kurulmuş olan Birleşmiş Milletler (BM)3 ve diğer uluslararası kurum ve kuruluşların bütün kuralları çiğnenerek kurulmuş olmasıdır. Ancak BM de selefi Cemiyet-i Akvam gibi yeni kurulmuş olmasına rağmen, kuruluş amacından kurulduğu ilk yıllarda uzaklaşmıştır. Tıpkı selefi kurum4 gibi, dönemin emperyal güçlerin tetikçiliğini yapan bir kuruma dönüşmüştür.

Nitekim Birleşmiş Milletler (BM) de Siyonist terör örgütü İsrail’in, kuruluşu itibariyle uyması gereken birçok karar almış ama bu kararların hiçbirini uygulatamamıştır. Çünkü Siyonist İsrail’in arkasında BM’de veto yetkisine sahip beş daimî üyeden biri olan emperyal ABD bulunmaktadır. Siyonist İsrail’in saldırı ve işgallerinden dolayı BM, aldığı kararları ABD’nin vetosundan dolayı uygulatılamayınca bölgesel barış, yerini çatışma ve savaşlara bırakmıştır. Bu durum sadece bölgeyle sınırlı kalmamış; uzak, yakın diğer bölgeleri de etkilemiştir. Rusya-Ukrayna, İsrail/ABD-İran savaşları da buna eklenince dünya, tıpkı İkinci Dünya Savaşı öncesindeki durumu yaşar hâle gelmiştir. Bu nedenle yeni bir dünya savaşı –tabiri caiz ise- kapıyı tıklatmaktadır. Çünkü BM, veto yetkisini elinde tutan kırk haramilerden dolayı işlemez hâldedir. Dolayısıyla aldığı kararları uygulatabilecek kararlığı, bu daimî üyelerden dolayı gösterememektedir. Bölgede çıbanbaşı ve her türlü terörün rahmi konumunda olan Siyonist İsrail, BMGK’nin hiçbir kararını uygulamıyor ve ABD’nin yardımıyla da katliamlara, soykırıma devam etmektedir.

BMGK’nin aldığı ama uygulanmayan/uygulatılamayan kararlardan bazı örnekler şöyle verilebilir:

1- 11 Aralık 1948’de 194 sayılı karar gereğince mülteci konumuna düşmüş Filistinlilerin kendi evlerine dönme kararı,

2- 5 Haziran 1967’deki 6 gün savaşına kadar, BM’nin (1947’de, 1948’de, 1952’de, 1956’da) aldığı kararlar,

Türkiye dâhil birçok ülkenin çok sık gündeme getirdiği Filistin’de, iki devletli -Filistin ve İsrail- bir yapının kurulması için Siyonist İsrail’in 1967’den önceki sınırlara çekilmesini öngören BMGK 22 Kasım 1967’de aldığı 242 sayılı karar,

Bu kararla işgalci İsrail’in 1967 savaşında işgal etmiş olduğu topraklardan –Doğu Kudüs dâhil– çekilmesi istenmiş ama bu karar bugüne kadar uygulanmamıştır.5

3- 6 Ekim 1973 Arap-İsrail savaşı sonrası kabul edilen 338 sayılı kararla 242 sayılı kararın tam olarak uygulanması çağrısı tekrarlanmış ve taraflar arasında adil ve kalıcı bir barışa ulaşmak için müzakerelerin derhal başlatılması gerektiği vurgulanmıştır.

4- İsrail parlamentosunun 1980 yılında Kudüs’ü başkent ilan etmesi üzerine, BM Güvenlik Konseyi 20 Ağustos 1980 tarihinde kabul ettiği 478 sayılı kararda, Kudüs’ün başkent ilanı dâhil olmak üzere Kudüs’ün statüsünü değiştirmeye yönelik tüm girişimlerin yok hükmünde ve geçersiz olduğu ifade edilmiştir.

5- BM Güvenlik Konseyi’nin 23 Aralık 2016 tarihli ve 2334 sayılı kararında; İsrail-Filistin tarafları arasında görüşmeler yoluyla kabul edilenler hariç olmak üzere, 4 Haziran 1967 tarihli sınır çizgisindeki değişikliklerin tanınmayacağı tekrar teyit edilmiştir. BM Güvenlik Konseyi, bu kararla İsrail'in işgal altındaki Filistin topraklarında -Doğu Kudüs dâhil- yürüttüğü tüm Yahudi yerleşim faaliyetlerini uluslararası hukuka aykırı bularak derhal durdurmasını istemiştir.

İşgalci İsrail, bu kararları ve BMGK’nin aldığı daha onlarca kararlar, BMGK üyesi ABD’nin desteğiyle bugüne kadar uygulamamıştır. Oysa BM kurucu anlaşmasının 25’inci maddesine göre, BM Güvenlik Konseyi kararları üye devletler için bağlayıcıdır. Bu nedenle uluslararası hukuk açısından İsrail’in, BM Güvenlik Konseyinin 242 sayılı kararı gereğince 1967’de işgal ettiği topraklardan geri çekilmesi gerekmektedir.6

BM’nin amir kararlarına rağmen ABD Kongresi, 1995 yılında ABD büyükelçiliğinin BM kararlarına aykırı olarak Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını bir yasayla kabul etmiştir. Bu karar, ABD başkanları tarafından bugüne kadar 6 aylık periyotlar hâlinde hep ertelenmiştir. Ancak Trump, 6 Aralık 2017’de Kudüs'ü resmen, İsrail'in başkenti olarak tanıdığını ilan ederek ertelenen bu kararı yürürlüğe koymuştur. İslam İş Birliği Teşkilatı ise bu karara karşı İstanbul’da 13 Aralık 2017’de yaptığı toplantı ile Doğu Kudüs’ü Filistin’in başkenti kabul ederek7 Trump’ın bu kararını tanımadığını ilan etmiştir. Ama ABD’nin bu kararı, BM kararına rağmen halen yürürlüktedir.

Filistin davasına ihanetler

Filistin davası, yakın zamana kadar İslam dünyası ile Siyonist İsrail arasında bir dava olarak görülmekte idi. Ancak daha sonra Araplarla İsrail, şimdilerde ise Filistinliler hatta Gazze ile İsrail arasında bir dava olarak görülmeye başlanmıştır. Bu duruma, bölge ülke yönetimlerinin –Arap ya da Acem fark etmez- ABD ile dolayısıyla Siyonist İsrail ile ilişkilerinin artması neden olmuştur. Ancak bu durum, 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonu ile değişmiş ve Filistin davası, -Müslim, gayrimüslim- geniş halk kitleleri ile İsrail arasında bir dava hâline dönüşmüştür. Mescid-i Aksa ve Kudüs meselesinin sadece Filistinlilerin meselesi hâline getirilmesi, bölge ülke yöneticilerinin ihanetlerinden kaynaklanmıştır. Bu ihanetler, bölge halklarına rağmen iş birlikçi yönetimler tarafından gerçekleştirilmiştir. Baskıcı, totaliter yönetimler, koltuklarını kaybetmeme uğruna her türlü ihaneti normal hatta gerekli görmüşlerdir.

Bu ihanetlerin ilki, Mısır firavunu Enver Sedat tarafından gerçekleştirilmiştir. Ne yazık ki Siyonist İsrail’i devlet olarak tanıyan ilk Arap ülkesi, Enver Sedat’ın başında bulunduğu –bölgenin amiral gemisi konumundaki- Mısır olmuştur. Halkına her türlü zulmü uygulayan ve işbirlikçilikte sınır tanımayan Enver Sedat, önce 19-21 Kasım 1977'de Kudüs’ü ziyaret etmiş, akabinde de İsrail parlamentosu Kneset’te bir konuşma yaparak ihanet etmiş ve sonraki ihanetlere kapı aralamıştır. Dolayısıyla 17 Eylül 1978’de Amerika’da -Siyonist başbakan Menahem Begin’le, ABD başkanı Jimmy Carter’ın gözetiminde- Camp David Sözleşmesi’ni imzalayarak Siyonist güruhu devlet olarak tanıma ihanetinin öncüsü olmuştur. Enver Sedat, bu ihanet anlaşmasını imzalamanın bedelini daha sonra hayatı ile ödemiştir.8

Filistin davasına ikinci ihaneti ise uzun yıllar Siyonist İsrail’e karşı mücadele etmiş Filistin Kurtuluş Örgütünün (FKÖ) lideri Yaser Arafat işlemiştir. Arafat, bu ihanetini, 1988'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda yaptığı konuşmada, FKÖ'nün İsrail'in "var olma hakkını tanıdığını" ilân ederek göstermiştir. Bölge halkları nezdinde de ihanet olarak görülen Arafat’ın bu tavrı, ABD tarafından ise olumlu karşılanmıştır. Ama ABD’nin bu memnuniyeti, asla Arafat’tan da Arafat’ın temsil ettiğini iddia ettiği halktan da memnun olduğu anlamına gelmemekteydi. Bunlar görünüşte memnuniyetlerini gündeme getirseler de kalplerinde düşmanlıkları, nefretleri artarak devam etmektedir (Tevbe, 8).

Yaser Arafat’ın Siyonist devleti tanımasının nedeni ise Şeyh Ahmed Yasin’in öncülüğünde İntifada’nın9 başlamış olması ve Hamas’ın 14 Aralık 1987’de kurulmasıdır.10 Çünkü Filistin’deki mücadelenin rengi, İntifada ile birlikte milliyetçi, laik zeminden İslami bir zemine kaymıştır. Bu ise Arafat’ın ayaklarının altındaki zeminin kayması anlamına gelmekteydi. Arafat, tankların önünde duran, onlara taş atan çocuklara “sokaktaki generallerim” dese de artık mücadelenin yönünün ve zemininin değiştiğinin farkındaydı. Çünkü Filistin halkının, artık çocuğu, kadını ve yaşlısı ile Şeyh Ahmed Yasin’in verdiği mücadelenin yanında yer aldığını görmüştür. Mücadele zemininin bütünüyle İslamileşmesinden çekinen Yaser Arafat, daha önce reddettiği ve mücadelesini İsrail’i tanımama üzerine bina ettiği anlayıştan vazgeçmek zorunda kalmıştı. O da Mısır firavunu Enver Sedat gibi tarihin karanlık dehlizlerindeki yerini almıştı.

İşgalci terör devletini devlet olarak tanıyan üçüncü ülke ise Ürdün olmuştu. Gerçi Ürdün yönetimi, Ürdün’ün kuruluşundan bu yana aile olarak ihanet içerisindeydi. Şerif Hüseyin ailesi II. Abdülhamid döneminden bu yana ihaneti ile bilinen bir aileydi.11

ABD, Ürdün ve İsrail, 25 Temmuz 1994'te ABD'nin başkentinde Washington Deklarasyonu'nu imzalayarak Amman ile Tel Aviv arasındaki savaş durumunu resmen sona erdirmiştir. Vadi Arabe Barış Antlaşması olarak anılan bu ihanet antlaşması, Washington Deklarasyonu’ndan kısa bir süre sonra 26 Ekim 1994’te Ürdün başbakanı Abdüsselam el-Mecali ve İsrailli mevkidaşı Yitzhak Rabin tarafından, Clinton ve diğer yetkililerin gözetiminde imzalanmıştır.

Abraham/İbrahim Anlaşmaları

2020’li yıllarda bu ihanet kervanına yenileri eklenmiştir. Çünkü Körfez ülke yönetimleri Siyonist ve emperyal güçlerin desteğiyle koltuklarında oturmaktalar ve hepsi de işbirlikçi ve kendi halklarına karşı ihanet içinde olan yönetimlerdir. Bu yönetimler, 1945’e kadar İngiltere’nin, sonrasında ise ABD’nin vesayeti altında koltuklarını korumuşlardır. ABD ile ilişkilerin gizlemeyen bu yönetimler, İsrail’le ise ilişkilerini hep gizli tutmuşlar ve görünürde Filistin davasının yanında, İsrail’in ise karşısında duruyor görünmüşlerdir.

İran’ın 1979 devriminden sonra devrim ihracı ve sonrasında Şii Hilali bahanesi, Körfez ülke yönetimlerinin korkularını daha da artmıştır. Bu durum ise İran’a karşı ülkelerini korumak için ABD ve İsrail’le ilişkilerinin hem arttırılmasına hem de alenileştirilmesine haklı(!) bir bahane oluşturmuştur. ABD ve Siyonist İsrail, bu iş birliğini daha da derinleştirmek için hem İran hem de İhvan tehlike ve tehdidini sahte bayrak operasyonlarıyla daha da körüklemiştir. Bu hain ve işbirlikçi yönetimler, özellikle Arap Baharı ile ve Muhammed Mursi’nin Mısır’da yönetime gelmesiyle ihvan tehdidini, daha çok hisseder hâle gelmişlerdir. Mursi’nin iktidara gelmesi ise onların korkulu rüyası hâline gelmişti; Zeynel Abidin, Hüsnü Mübarek ve Kaddafi’den sonra sıranın kendilerine gelme ihtimali, uykularını kaçırmakta idi. Bu korku, bölgenin ülke yönetimlerini ABD’nin de zorlayıcı yönlendirmesiyle Siyonist İsrail’le normalleşme ilişkilerine ivme kazandırmaya itmiştir.

Bölge ülke yönetimleri, ABD ve Siyonist İsrail’in oluşturduğu suni korkularla yönetimlerini daha korunaklı, güvenlikli hâle getirmek için İsrail’e sığınma ihtiyacı duymuşlardır. Bu yönetimlerin ABD öncülüğünde İsrail ile gerçekleştirilen görüşmeler neticesinde Siyonist İsrail ile normalleşme, İsrail’in var olma hakkını tanıma konusunda ikili anlaşmalar imzalamışlardır. Abraham ya da İbrahim anlaşmaları olarak da anılan bu anlaşmaları, bazı ülke yönetimleri tehdit ve şantajla, bazıları ise menfaat karşılığında imzalamışlardır. İsrail, Eylül 2020'de Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’le, Ekim 2020’de Sudan’la,12 Aralık 2020’de ise Fas’la13 normalleşme için ikili anlaşmalar imzalamıştır.

7 Ekim 2023 Aksa Tufanı

ABD başta olmak üzere Batılı emperyal ülkeler, Siyonist İsrail’i, bölge ülkeleri için hem korkulacak hem de sığınılacak bir ülke konumuna getirmiştir. Bu nedenle bölge ülke yönetimleri nezdinde Siyonist İsrail; istihbaratıyla, ordusuyla yenilmez, baş edilmez bir ülke olarak görülmekte idi! Bu durum, 7 Ekim Aksa Tufanı’na kadar böyle devam etmiştir. Ancak Siyonist İsrail’in bu büyülü tılsımı, Aksa Tufanı ile bir avuç kahraman mücahit tarafından yerle bir edilmiştir. Çünkü Aksa Tufanı ile Siyonist İsrail, kuruluşundan bu yana görmediği ve beklemediği bir durumla karşı karşıya kalmıştır. Çünkü Aksa Tufanı ile Kassam Tugayları, Siyonist İsrail’de artık toparlanamayacakları tarzda bir sarsıntıya, bir depreme neden olmuştur. Dünyanın en vahşi ve en güçlü görünen Siyonist terör örgütünün karizması da tılsımı da yerin dibine batmıştır. Daha da önemlisi, 7 Ekim’den bu yana dünyanın süper güçlerinin; gizli, açık, meşru, gayrimeşru bütün imkânlarını Siyonist terör örgütü lehine seferber etmelerine rağmen, Gazze’nin yiğit halkına boyun eğdirememiş ve onları teslim alamamış olmasıdır. Üstelik benzerine çok az rastlanan türden, vahşi yöntemler kullanılarak şimdiye kadar denenmemiş ölüm kusan modern silahlarla, bombalarla en vahşi katliamları gerçekleştirmiş olmalarına rağmen...

Doğulu ve Batılı bütün emperyal güçler; deniz altı, deniz üstü, hava ve kara güçleriyle ve diğer her türlü yardım ve destekleriyle 363 km²’ye sıkıştırılmış Gazze’de, tam anlamıyla bir soykırım gerçekleştirmiştir. Bu kadar küçük, daracık bir bölgeye, on bin binlerce ton bomba atılmış ve bunun 1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından daha fazla etkiye sahip olduğu uzmanlarca belirtilmiştir. On binlerce masum insan; çoluk çocuk, yaşlı, kadın demeden katledilmiş olmasına rağmen ne Gazze halkı teslim alınabilmiştir ne de rehineler kurtarılabilmiştir. Bunca insanlık dışı vahşete ve yendik, bitirdik demelerine rağmen, İzzeddin el-Kassam Tugaylarının direnci, -Allah’a şükür- kırıl(a)mamıştır. Hatta Gazze’nin her yerinde Siyonistleri geri püskürten, zırhlı araçlarını, Merkava tanklarını içindeki askerlerle birlikte paramparça eden İzzeddin el-Kassam Tugaylarının kahramanlıkları engellenememiştir.

Netanyahu, Batılı mücrim ortaklarıyla birlikte Gazze’nin kuzeyinde, güneyinde ve orta bölgesinde sağlam bir bina, okul, cami, hastane, kısacası taş üstünde taş bırakmamıştır. Ayrıca savaş uçaklarıyla ve ölüm kusan diğer silahlarıyla bebek, çocuk, yaşlı, kadın ve erkek ayrımı yapmaksızın on binlerce masum sivil Gazzeliyi katletmiştir. Hatta İsmail Heniye, Yahya Sinvar, Muhammed Dayf ve Mervan İsa gibi önde gelen liderleri şehit edilmelerine rağmen Kassam Tugaylarının direnci kırılamamış ve azmi yok edilememiştir.

Trump’ın tehditleri ve anlaşma

Trump, 2024 seçimini kazandıktan sonra bunak Biden’ın politikalarını yumuşak bularak daha sert politikalar izleyeceğini söylemiştir. Hatta kendisinin başkanlık görevini devralacağı 20 Ocak 2025’e kadar Hamas öngörülen anlaşmayı kabul etmezse Hamas’a “cehennemi yaşatacağı” şeklinde tehditler savurmuştur. Nitekim yapılan görüşmeler ve müzakerelerde aracı devletlerin çabaları neticesinde 19 Ocak 2025’te üç aşamalı bir anlaşma sağlanmıştır. Gerçi Siyonist İsrail için anlaşmanın da söz vermenin de hiçbir anlamı yoktu. Çünkü fırsat bulduğu her an saldırılarına yeniden başlayacak tıynetteydi.

Üç aşamalı anlaşmanın14 her aşaması 42 gün sürecekti. Her aşamada da taraflar, aşamanın gereği olan taahhütlerini yerine getirmeye söz ve taahhüt vermekteydiler. İzzeddin el-Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde,15 ateşkesle ilgili şu açıklamada bulunmuştur: “Halkımız, 471 gün boyunca hürriyeti ve kutsal değerleri için benzeri görülmemiş fedakârlıklar yaptı. Aksa Tufanı harekâtı, Gazze'nin eteklerinde başladı ancak tüm bölgenin çehresini değiştirdi ve işgalle olan çatışmada ortaya yeni denklemler çıkardı. Gazze'nin dört bir yanında tüm direniş gruplarıyla tek vücut hâlinde işgale karşı cihat ettik ve onlara ölümcül darbeler indirdik. Mücahitlerimiz, cihadın son saatlerine kadar büyük bir kahramanlık ve cesaretle savaştı. Şüphesiz biz, imkânsız şartlarda mücadele ediyoruz. Askerî yeteneklerin ve savaş ahlakının eşit olmadığı bir savaşla karşı karşıyaydık.16

Ateşkesin bozulması

Siyonist İsrail için ateşkes anlaşmasının hiçbir önemi yoktur. Çünkü ihanet ve verdikleri sözlerde durmamaları temel karakterleridir (Nisa, 155; Maide, 13). Onun için önemli olan, kendi sapkın inancının gereğini yerine getirmektir. Dolayısıyla Siyonist İsrail’in kendi imzaladığı antlaşmalarına bağlı kalması bile ancak güçle sağlanabilir. Çünkü Batılı emperyal ülkeleri yedeğine alan bu ırkçı rejim, kendini yenilmez bir güç ve üstün ırk olarak görmektedir. Aksa Tufanı ile Husilerin ve İran’ın füzeleri ile burnu sürtülse de bu hezimetini kabullenmek istememektedir.

19 Ocak 2025’te başlayan sözde ateşkes, 18 Mart 2025’de Siyonistlerin Gazze Şeridi başta olmak üzere Filistin’de birçok yere gerçekleştirdikleri saldırılarla bozulmuştur. Siyonist katiller tarafından yerinden edilen sivillerin sığındığı çadırlar, insanların toplu olarak bir arada bulundukları bölgeler, sağlık görevlilerinin veya basın mensuplarının faaliyet gösterdiği alanlar hedef alınmıştır. Bu saldırıların sonucunda Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Koordinasyon Ofisi (OCHA), 23 Nisan 2025’te yapmış olduğu açıklamada Güney Gazze'de Nasser Hastanesi cerrahi bölümünün vurulması ve alev alması sonucu çok sayıda can kaybı olduğunu bildirmiştir.

10 Ekim 2025’te başlayan ateşkes

Trump göreve gelir gelmez birçok ülkeye -Kolombiya, Küba, Meksika, İran, Grönland- tehditler savurmuş, dünyanın patronu imiş gibi güç gösterisinde bulunmuştur. Bir taraftan barıştan söz ederken diğer taraftan da Hamas’a ve İran’a tehditler savurmaya devam etmiştir. Trump, ABD’deki Siyonist lobilerin, Evanjelistlerin Siyonist İsrail’de de Netanyahu’nun pohpohlaması ile dünyanın patronu imiş gibi dünyaya nizam vermeye çalışıyor. Trump mı Netanyahu’nun, Netanyahu mu Trump’ın sözüyle hareket ediyor sorusu akla gelebilir ama bu sorunun cevabı hiç de önemli değildir. Çünkü önemli olan sonucudur. Yani bu ikili, özelde Gazze’de, genelde ise bölgede birlikte soykırım gerçekleştiriyor mu gerçekleştirmiyor mu? Çünkü bu ikilinin ve temsil ettikleri sapık ideolojilerinin, varlıklarını savaşsız devam ettirebilmeleri mümkün değildir. Barış istiyor olmalarının anlamı ise yeni bir savaşın başlatılması içindir. Siyonizm de kapitalizm de hegemonik yapılarını kansız, katliamsız devam ettiremezler. ABD ile İran arasında görüşmeler anlaşma ile neticelenmek üzere iken birdenbire Siyonist İsrail ile İran’a saldırmalarının başka bir anlamı var mıdır? İran’a 13 Haziran 2025’te başlatılan saldırı 12 gün sonra ateşkesle sonlandırılsa da bu iki emperyal ve Siyonist güç için son anlamına gelmiyordu. Nitekim 28 Şubat 2026’da bir daha saldırdılar, saldırılarına halen devam etmektedirler.

Gazze’de soykırımın, İran’da savaşın nedeni bu eli kanlı iki katil iken Trump, bir taraftan da Gazze’de ateşkesin yeniden sağlanması için açıklamalar yapıyor ve görüşmeler için tehditler savurmaya devam ediyor. Nitekim bu ikili tarafından 29 Eylül 2025’te Beyaz Saray’da gerçekleştirilen görüşmenin neticesinde yapılan basın toplantısında Gazze Barış Planı açıklanmıştır. 20 madde olduğu belirtilen planın Hamas tarafından kabul edilmesi hâlinde savaşın derhal sona ereceği, İsrail’in kademeli olarak Gazze’den çekileceği belirtilmiştir. Ayrıca tüm esirlerin 72 saat içerisinde serbest bırakılacağı; Gazze’de, Hamas’ın dâhil olmadığı bir yönetim sürecinin başlayacağı duyurulmuştur.

Aslında eli kanlı bu ikilinin amacı, barış değildir. Asıl amaçları, bölgeyi kendi emperyal ve Siyonist amaçları için yeniden dizayn etmektir. Üstelik bu basın toplantısında adı “barış” olarak lanse edilen planda BM’nin kabul ettiği iki devletli çözüm, gündeme hiç getirilmediği gibi Siyonist katiller tarafından katledilen on binlerce masum Gazzelinin acılarına da hiç değinilmemiştir. Ama adı “Barış Planı” …

Hamas’ın anlaşma ile ilgili 3 Ekim 2025 tarihli açıklaması

Hamas, Trump’ın 20 madde olarak açıkladığı sözde barış planı ile ilgili olarak bir basın açıklaması ile tavrını duyurmuştur. Bu basın açıklamasında Hamas, şu ifadeleri kullanmıştır:

“Filistinli diğer direniş güçleriyle geniş çaplı istişarelerde bulunmuş, ayrıca kardeş arabulucular ve dostlarla müzakereler yapmıştır.

Hareket, savaşın durdurulmasını ve işgalci askerlerin Gazze Şeridi’nin tamamından tamamen çekilmesini sağlayacak şekilde, Başkan Trump’ın önerisinde yer alan takas formülüne uygun olarak Gazze'de esir tutulan tüm esirlerin -canlı olanlar ve cesetler- serbest bırakılmasını kabul ettiğini ilan eder. Bunun için gerekli saha koşullarının sağlanması şarttır. Hareket, bu konunun detaylarını görüşmek üzere arabulucular vasıtasıyla derhal müzakerelere başlamaya hazır olduğunu teyit eder.

Ayrıca Hareket, Filistinli ulusal mutabakat ve Arap-İslam desteğine dayanarak Gazze Şeridi’nin yönetimini bağımsız kişilerden -teknokratlardan- oluşan bir Filistin kuruluna devretmeyi kabul ettiğini bir kez daha yineler.”

Hamas siyasi büro üyelerinden Musa Ebu Merzuk ve Usame Hamdan ise teklifin tamamının değil, bir kısmının kabul edildiğinin altını çizmiştir. Özetle:

- Hamas'ın ateşkes, işgalin sona erdirilmesi, Filistin halkına yardımın sağlanmasını,

- Gazze Şeridi'nin terörizmden arındırılması maddesine katılmadıklarını çünkü Hamas'ın Washington ve Tel Aviv'in sınıflandırdığı gibi bir terör hareketi olmadığını,

- Gazze'nin yönetiminin yalnızca bağımsız ve ulusal bir Filistin heyetine devredilebileceği, bölgede herhangi bir yabancı yönetim veya gücün kabul edilemez olduğunu,

- Hareketin ancak, egemen bir Filistin devleti kurulduğu gün silahlarını teslim etmeye hazır olduğunu, ifade etmişlerdir.

Hamas’ın üst düzey yöneticisi Halid Meşal ise Katar’ın başkenti Doha’da düzenlenen konferansta yaptığı açıklamada, şunları söylemiştir: "Filistinlileri, Filistinliler yönetmelidir. Gazze, Gazze halkına ve Filistin’e aittir. Yabancı yönetimi kabul etmeyeceğiz. Direnişi, onun silahlarını ve bunu yürütenleri suç saymak kabul edebileceğimiz bir şey değildir. İşgal olduğu sürece direniş vardır. Direniş, işgal altındaki halkların hakkıdır. Ulusların gurur duyduğu bir şeydir.

Ulusal ilkelerimize bağlıyız ve vesayet, dış müdahale ya da herhangi bir biçimde manda yönetiminin geri dönüşü mantığını reddediyoruz."17

Şarm el-Şeyh’teki görüşmeler

19 Ocak’ta, ateşkes Siyonist İsrail tarafından bozulup çatışmalar tekrar başlayınca yeniden ateşkesin sağlanması için Katar’ın başkenti Doha’da, Mısır’da Şarm el-Şeyh’te; ABD, Türkiye, Mısır ve Katar arabuluculuğunda görüşmeler yapılmaya başlanmıştır. Trump 29 Eylül’de, açıkladığı 20 maddelik anlaşmayı Netanyahu’nun kabul ettiğini, Hamas’ın da kabul etmesi hâlinde ateşkesin yürürlüğe gireceğini belirtmiştir. Hamas, 3 Ekim’de planı genel olarak kabul ettiğini belirtmiştir. 6 Ekim’de de plan üzerinde müzakerelerde bulunmak üzere Şarm el-Şeyh’te görüşmelere başlanmıştır. Hamas, hareket olarak 8 Ekim 2025’te Şarm el-Şeyh’te Trump’ın 20 maddelik planını şartlı olarak kabul ettiğini açıklamıştır.

Trump, Truth Social’daki hesabından tarafların ilk aşamayı onayladığını duyurmuştur: “İsrail ve Hamas’ın barış planımızın ilk aşamasını onayladığını duyurmaktan büyük gurur duyuyorum. Bu, tüm rehinelerin çok yakında serbest bırakılacağı ve İsrail’in güçlü, kalıcı ve sonsuz bir barışa doğru atılan ilk adımlar olarak askerlerini, üzerinde anlaşmaya varılan bir hatta çekeceği anlamına geliyor.

Tüm taraflar adil bir şekilde muamele görecek. Bugün, Arap ve Müslüman dünyası, İsrail, çevredeki tüm ülkeler ve Amerika Birleşik Devletleri için büyük bir gün.

Bu tarihî ve eşi benzeri görülmemiş olayın gerçekleşmesi için bizimle birlikte çalışan Katar, Mısır ve Türkiye’den arabuluculara teşekkür ederiz. Barışı sağlayanlar kutsaldır.”

Hamas da ABD, Türkiye, Katar ve Mısır’la, Trump’ın çabalarını takdirle karşıladıklarını duyurarak şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Gazze, Kudüs, Batı Şeria ve tüm Filistin topraklarında İsrail’in planlarına karşı onurlu duruş sergileyen Filistinlileri selamlıyoruz. Bu büyük fedakârlık ve dik duruş, işgalci İsrail’in boyun eğdirme ve yerinden etme planlarını başarısızlığa uğrattı.

Halkımızın fedakârlıklarının boşa gitmeyeceğini, verdiğimiz söze sadık kalacağımızı ve halkımızın özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin etme hakkı gibi ulusal haklarından vazgeçmeyeceğimizi vurguluyoruz.”

Barış Planı olarak adlandırılan bu ateşkes antlaşması için Şarm el-Şeyh’te imza töreni düzenlenmiştir. Trump, bu törene katılmadan önce Siyonist İsrail’e uğramış ve Kneset’te bir saatten fazla süren bir konuşma yapmıştır. Trump, bu konuşmasında, soykırımcı İsrail’e verdiği desteği açıklamış, Netanyahu canisinin kendisinden adını dahi bilmediği, varlığından haberdar olmadığı silahlar istediğini aktardıktan sonra sırıtarak “Verdiğimiz bu silahları İsrail, çok iyi kullandı.” deme küstahlığında bulunmuştur. Ayrıca Hamas’ı dünyanın başına gelmiş en büyük felaket olarak nitelerken İsrail’in bebek, çocuk, kadın, erkek, genç, yaşlı demeden katlettiği on binlerce Gazzeliyi tek kelimeyle bile anmamıştır.

Trump, dünya kamuoyunun da izlediği bu konuşmasında on binlerce masum insanın katilini durmaksızın övmüş, her aşamada koruyup kolladığını söylemiştir. Trump, bu açıklamasıyla özelde Gazze’de, genelde ise Filistin’de katliam gerçekleştirmek için Netanyahu’nun istediği her silahı verdiğini belirtmekle Gazze’deki soykırımda birinci derecede sorumlu olduğunu da itiraf etmiştir. Bu, zaten bilinen bir gerçekti ama bunu övünerek itiraf etmesi, nasıl bir cani olduğunu göstermiş oldu. Ayrıca itirafı tarihe kayıt düşülmesi açısından da önemli idi.

10 Ekim 2025 ateşkes anlaşması

13 Ekim’de Şarm el-Şeyh’te imzalanan Gazze ateşkes planı, iki aşamadan oluşmaktadır. Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girmesiyle birlikte ilk aşamada şu adımların atılması bekleniyor:

- Savaşın derhal sona ermesi, Siyonist güçlerin belirlenen sınırlara çekilmesi ve bütün operasyonların, hava ve topçu bombardımanı dâhil, sonlandırılması; cephe hatlarının, geri çekilme şartları yerine gelinceye kadar sabit kalması (mad. 3),

- 72 saat içinde tüm rehineler -hayatta olanlar ve hayatını kaybedenler- iade edilmesi (mad. 4),

- İsrail de 250 ağırlaştırılmış müebbet alan mahkûmun yanı sıra 7 Ekim 2023’ten sonra gözaltına alınan 1700 Gazzeliyi, tüm kadın ve çocuklar dâhil serbest bırakması (mad. 5),

- Gazze Şeridi’ne acil insani yardım gönderilmesi; bu yardımların, en azından 19 Ocak 2025 tarihli insani yardım anlaşmasında belirtilen miktarlarda olması; altyapının, hastanelerin ve fırınların onarımı, enkaz kaldırma ve yolların açılması için gerekli ekipmanların girişinin sağlanması (mad. 7),

- Hiç kimsenin Gazze’yi terk etmesi için zorlanmaması (mad. 12),

- Hamas ve diğer grupların Gazze yönetiminde görev almaması; askerî, terör ve saldırı altyapıları -tüneller, silah üretim tesisleri- yok edilmesi, Gazze’nin silahsızlandırılması (mad. 13),

- Arap ve uluslararası ortaklarla birlikte Gazze’de konuşlandırılacak geçici bir Uluslararası İstikrar Gücünün (International Stabilization Force-ISF) kurulması (mad.15),

- İsrail’in, Gazze’yi işgal ve ilhak etmemesi, ISF güvenliği sağladıkça İsrail ordusunun (IDF); ISF, garantörler ve ABD’yle kararlaştırılacak standartlar ve takvimlere göre Gazze’den kademeli olarak çekilmesi. IDF’nin, işgal ettiği bölgeleri aşamalı olarak ISF’ye devretmesi (mad. 16),

Şarm el-Şeyh’teki ateşkes antlaşması, Trump ve Sisi’nin başkanlık ettiği, 30 civarında temsilcinin ve 4 ülkenin garantörlüğünde imzalanmıştır. Hamas bu antlaşmanın uygulanmasında özellikle Katar, Türkiye ve Mısır’a güvendiğini söylemiştir. Ancak Siyonist İsrail, antlaşmanın üzerinde bir ay bile geçmeden ateşkesi ihlal etmeye başlamıştır. BBC tarafından verilen uydu görüntülerine göre İsrail, kontrolü altında kalan Gazze bölgelerinde bin 500'den fazla binayı yıkmıştır.

Oysa ateşkesin temelini oluşturan ABD başkanı Donald Trump'ın Gazze için önerdiği 20 maddelik barış planı, hava ve topçu bombardımanı dâhil tüm askerî operasyonların askıya alınacağını öngörmekteydi. Trump’ın da imza tarihinden bu yana defalarca “Savaş bitti.” demesine rağmen Siyonist İsrail, saldırılarını devam ettirmiştir.18

Ateşkese rağmen Siyonist saldırılar durmamış, her gün kundaktaki bebekler dâhil, onlarca masum Gazzeli katledilmiştir. Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025'ten bu yana İsrail'in saldırılarında 1222’den fazla kişinin hayatını kaybettiği, 4 bin 53 kişinin yaralandığı, enkaz altında ise 804 kişinin cenazesine ulaşıldığı belirtilmişti. Sadece Temmuz 2026’da 152 Gazzeli katledilmiştir.19

Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde20 Gazze’de yaşanan katliamlar ve ateşkes ihlalleri üzerine arabuluculara ve İslam dünyasına seslendiği kapsamlı bir açıklama yayımlamıştır. Ebu Ubeyde, bu açıklamasında, Gazze Şeridi'nde sivillere yönelik günlük katliam silsilesinin ve işgalcinin yükümlülüklerinden kaçmasının, garantör devletleri büyük bir sorumlulukla karşı karşıya bıraktığını belirtmiştir. "ABD dışındaki arabuluculara" ifadesiyle doğrudan Türkiye, Mısır ve Katar'a hitap eden sözcü, şu soruları yöneltmiştir:

"Neredesiniz, rolünüz nerede, garantileriniz nerede? ABD dışındaki arabuluculara ve ümmetimizin evlatlarına sesleniyoruz. Kurban ile celladı bir tutmayın. Gazze'deki kardeşlerinizin yanında tarihe geçecek onurlu bir duruş sergileyin.

Bizler, ABD dışındaki arabuluculara seslenirken aslında kendi halkımıza ve ümmetimizin evlatlarına sesleniyoruz. Kurban ile celladı bir tutmayın. Gazze'deki kardeşlerinizin yanında tarihe geçecek onurlu bir duruş sergileyin. Bizim düşmanımız, sizin düşmanınız, ümmetimizin düşmanı ve bu dünyadaki her özgür insanın düşmanı olan işgalciyi dizginlemek; onu mazlum ve acılı halkımızdan daha fazla taviz istemeye değil, yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlamak için tüm çabalar birleştirilmelidir.”21

Ateşkeste ikinci aşama

Birinci aşama tamamlanmadan ikinci aşama ile ilgili 15 maddelik yol haritası açıklanmıştır.22 Çünkü birinci aşamada Hamas taahhütlerini yerine getirirken Siyonist İsrail, taahhütlerini yerine getirmemiştir. Üstelik ateşkesin başladığı ilk aydan -Kasım 2025- itibaren ateşkesi ihlal ederek saldırılarına devam etmiştir. Ateşkesin ilan edildiği tarihten bu yana işlenen bunca ateşkes ihlaline, garantör ülkeler müdahale etmediği gibi, barış planının uygulanmasında birinci derecede sorumlu olan Trump da müdahale etmemiştir. Hamas, haklı olarak işgalci İsrail birinci aşamadaki taahhütlerini yerine getirmeden ikinci aşama için barış kurulunun açıkladığı 15 maddelik yol haritasını şartlı olarak kabul ettiğini açıklamıştır. Hamas, barış kurulunun açıkladığı yol haritasına uymak için;

1- Siyonist kaynaklı her türlü saldırının durdurulması, Siyonist İsrail’in Gazze Şeridi'nden çekilmesi, idari komitenin göreve başlaması, uluslararası koruma güçlerinin konuşlandırılması, işgal yönetiminin Gazze’de kurduğu silahlı çeteler ile milislerin dağıtılması, yeniden imar, kendi kaderini tayin hakkının güvence altına alınması, bağımsız Filistin devletinin kurulması ve vatandaşlarının haklarının korunması,23

2- Anlaşmanın ikinci aşamasına geçilebilmesi için, Siyonist İsrail’in birinci aşamadaki bütün taahhütlerini yerine getirmesi gerekmektedir.

Dolayısıyla Hamas, işgal güçleri Gazze'den çekilmeden ve birinci aşamadaki taahhütlerini yerine getirmeden silahların tesliminin de söz konusu olmayacağını açıkça belirtmiştir.

Sonuç olarak;

Nuh Arslantaş’ın da belirttiği gibi,24 Trump’ın “Gazze Barış Planı”, görünürde barış ve istikrarı hedefleyen bir metin olarak sunulsa da özünde İsrail’in tezlerini kamufle ederek meşrulaştıran, Filistin’in iradesini yok sayan ve bölgesel dengeleri İsrail ile ABD lehine yeniden şekillendirmeyi amaçlayan, samimiyetten uzak bir barış girişimidir. Ayrıca plan, dünyada yükselen İsrail karşıtlığını dizginlemeyi hedefleyen, ustaca kurgulanmış bir diplomatik manevra niteliği taşımaktadır.

İsrail açısından stratejik kazanımların, ABD açısından jeopolitik rolün, Netanyahu açısından kişisel ve siyasi çıkarların öne çıktığı bu plan, Filistinliler açısından ise direnişi tasfiye eden ve siyasal iradeyi ortadan kaldıran bir “komplo” niteliği taşımaktadır.

Trump’ın kendi krallığında oluşturduğu barış kurulu, aslında işgal kuruludur. Asıl amacını barış sözcüğüyle kamufle ederek emperyal amacını gerçekleştirmeyi hedeflemektedir. Zaten bu kurula seçtiklerinin bir kısmı da kendisi gibi eli kanlı birer katildir. Bu kurulda Gazze’de bunca katliamı, soykırımı gerçekleştiren Netanyahu ile birlikte Irak’ın 2003 işgalinde yüzbinlerce masum Iraklının katledilmesinde sorumluluğu olan Tony Blair ve damadı Kushner de vardır.

Trump’ın amacı, Gazzeli mazlum halka yönelik Siyonist zulmü engellemek olmadığı için, 10 Ekim 2025 itibariyle geçerli olan ateşkesin ihlal edilip edilmemesini önemsememiştir. İşin üzücü yanı, diğer garantör ülkeler de Siyonist İsrail’in ateşkese rağmen gerçekleştirdiği saldırılarla ilgilenmemişlerdir. Oysa garantörlük, ateşkese uyulup uyulmadığını takip etme, gerektiği zamanda müdahale etme gibi sorumluluklar yüklemektedir. Çünkü garantör ülke demek, bir anlaşmanın veya sözleşmenin yerine getirilmesini güvence altına almak için söz veren ülkedir. Garantör ülke kısaca, güvence veren ve bunun gerçekleşmesini gözeten ve denetleyen devlet anlamına gelmektedir (TDK).

Türkiye, Kıbrıs’ta garantör ülkedir. Bu nedenle Kıbrıs’ta kabul edilen uluslararası anlaşmalara uymayan Rumlara karşı 1974’te çıkartma gerçekleştirmiştir. Çünkü garantörlük, garantör olan ülkeye böyle bir hak vermektedir. Türkiye, 13 Ekim 2025’te Şarm el-Şeyh’te ABD, Mısır ve Katar’la Gazze ateşkes antlaşmasına sadece imza atan değil, uygulamayı izleyen ve denetleyen aktif garantör konumunda bir ülkedir. Ama ne Türkiye ne de diğer garantör ülkeler, Siyonist İsrail’in ateşkesi sürekli ihlal etmesine rağmen sorumluluklarını yerine getirmişler, sadece konuşmuşlardır. Ne yazık ki attıkları imzaya bile sahip çıkamamışlardır.

Dipnotlar

[1] Lord Arthur Balfour, İngiltere dışişleri bakanıdır. Bu deklarasyonla Filistin'de bir Yahudi devletinin -İsrail- kurulması hedeflenmiştir. Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek Filistin topraklarında bir Yahudi devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmiştir.

[2] Yahudi terör örgütlerinin kuruluşu ve faaliyetleri için bkz. https://www.turkishpress.co.uk/yazar/murat-marap-gazeteci/israil-yahudi-teroru-ve-orgutleri-861-kose-yazisi

[3] Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkilerinden sonra, yeni küresel ve bölgesel savaşları/çatışmaları önlemek, uluslararası barış ve güvenliği korumak, ülkeler arasında dostane ilişkiler kurmak ve ekonomik, sosyal, kültürel alanlarda iş birliği sağlamak amacıyla 24 Ekim 1945 tarihinde kurulmuştur. Oysa Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) de çatışmaları engellemek ve dünya barışını korumak amacıyla 10 Ocak 1920’de kurulmuştu. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nı engelleyememesi, büyük devletlerin çıkarlarını korumada yetersiz kalması nedeniyle 18 Nisan 1946'da resmen feshedilmiş, varlıklarını ve görevlerini yeni kurulan Birleşmiş Milletlere devretmiştir.

[4] Cemiyet-i Akvam, İngiltere ve Fransa’nın tetikçiliğini yapan, işgal ve saldırılarına yasal statü kazandırmaya çalışan bir kurumdu.

[5] Çünkü 6 milyondan fazla mülteci Filistinli vardır. Bu Filistinliler, iki devlet olduğunda kendi ülkelerine, topraklarına, evlerine döneceklerdir. Bu yerler ise yerleşimci olarak anılan Siyonist katiller, teröristler tarafından işgal edilmiştir. Bu teröristleri işgal ettiği yerlerden ancak güçle çıkarmak mümkündür. Nitekim 1979 Camp David Antlaşması gereğince Sina Yarımadasında bulunan işgalci Yahudi teröristleri, Siyonist İsrail askerî gücüyle çıkarabilmiştir.

[6] BM üyesi bir ülkenin toprakları, bir başka ülke tarafından işgal edildiği zaman, işgalci devlete karşı kademeli ve çok yönlü bir yöntem izlenmesi hükme bağlanmıştır. Bu yöntem; işgalci ülkeye, önce diplomatik kınama, sonra ağır ekonomik ambargo, sonuç alınamazsa askerî güç kullanmayı öngörmektedir. Nitekim 2 Ağustos 1990’da Saddam, Kuveyt’i işgal ettiği zaman bu yöntem sırasıyla uygulanmıştı. Ama ABD’nin vetosundan dolayı Siyonist terörist devlet İsrail’e uygulanamamıştır.

[7] İslam ülkeleri zirvesi İstanbul Deklarasyonu için bkz. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/istanbul-deklarasyonu-dogu-kudusu-filistinin-baskenti-ilan-etti/1003778; https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-42337996

[8] Enver Sedat, 6 Ekim 1981'de, 6 Ekim 1973 Savaşı'nın (Yom Kippur) 8'inci yıl dönümü kutlamaları esnasında düzenlenen resmî geçit töreni sırasında, sonradan İslami Cihat Hareketi mensubu oldukları açıklanan, Mısır ordusu subayları Halid el-İslambuli ve arkadaşları tarafından kurşunlanarak öldürülmüştür.

[9] Filistin'deki Birinci İntifada (halk ayaklanması), 8-9 Aralık 1987 tarihlerinde Gazze Şeridi'nde başladı.

[10] Hamas; Arapçada, Hareket el-Mukaveme el-İslamiyye, Türkçede ise İslami Direniş Hareketi olarak anılmaktadır. Hamas, kendini "İhvan ekolünün bir parçası ve bağımsız bir Filistin örgütü" olarak tanımlayan Filistin'deki bir siyasi partidir. Kurucuları arasında Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz el-Rantisi ve Muhammed Taha bulunmaktadır.

[11] Ürdün, dönemin emperyal devletleri tarafından 16 Mayıs 1916’da imzalanan gizli Sykes-Picot Anlaşması gereğince 11 Nisan 1921’de kurulmuştur. Başına da Şerif Hüseyin’in beş oğlundan biri olan I. Abdullah getirilmiştir. Diğer oğlu Faysal ise Irak’ın başına getirilmiş, Ali ise belirli bir süre Hicaz kralı olarak kalmıştır. Kral Abdullah ihanetinin bedelini Mescid-i Aksa’da 20 Temmuz 1951’de öldürülmekle ödemişti. Yerine Talal geçmişse de bir sene sonra krallıktan -İngiltere’nin isteğiyle- alınarak Talal’ın oğlu Hüseyin getirilmiştir. Siyonist İsrail’i tanıma ihanetini gerçekleştiren de Kral Hüseyin olmuştur. Şimdiki kral II. Abdullah da Kral Hüseyin’in oğludur. Kısacası bu aile bütünüyle hain ve işbirlikçi bir ailedir.

[12] Sudan’ın İsrail ile normalleşme ilişki kurmasının nedeni ise ABD tarafından teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarılma taahhüdü, aynı zaman ekonomik yardım yapılmasıdır. Bkz. https://www.sde.org.tr/haber/sudanda-israil-ile-normallesme-krizi-haberi-19798

[13] Mesela Fas’ın, İsrail’le normalleşme anlaşmasını kabul etmesinin temel nedeni, ABD’nin Batı Sahra bölgesi üzerindeki Fas egemenliğini resmen tanımasıdır. Daha geniş bilgi için Halil Kaya’nın “Fas Neden Amerika ve İsrail’in Yanında?” yazısı, bkz. https://iktibasdergisi.com/2020/03/11/fas-neden-amerika-ve-israilin-yaninda/

[14] Anlaşmanın ayrıntıları için bkz. https://www.gencbirikim.net/gazzedeki-ateskes-gazze-halkinin-bir-zaferidir-2/

[15] Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde -gerçek adı Huzeyfe Samir Abdullah el-Kahlut-, 30 Ağustos 2025 tarihinde bir hava saldırısında şehit düşmüştü. Şehadeti, İzzeddin el-Kassam Tugayları tarafından 29 Aralık 2025 tarihinde resmen duyurulmuştu. Allah şehadetini kabul etsin!

[16] https://www.gencbirikim.net/gazzedeki-ateskes-gazze-halkinin-bir-zaferidir-2; https://www.sabah.com.tr/yasam/kassam-sozcusu-ebu-hubeyde-ateskes-anlasmasinin-ardindan-konustu-tarihi-bir-destan-yazdik-7235045

[17] https://www.yenisafak.com/dunya/hamas-gazzede-yabanci-yonetimi-kabul-etmeyecegiz-4795547

[18] https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5208088-i%CC%87srail-ate%C5%9Fkesin-ba%C5%9Flamas%C4%B1ndan-bu-yana-gazzede-bin-500den-fazla-binay%C4%B1-y%C4%B1kt%C4%B1

[19] https://www.aa.com.tr/tr/dunya/gazzedeki-saglik-bakanligi-israil-ordusunun-ateskese-ragmen-gazzedeki-saldirilarinda-temmuzda-152-kisi-oldu/4015911

[20] Kassam Tugaylarının sözcüsü Ebu Ubeyde'nin -Huzeyfe Semir Abdullah el-Kahlut- hayatını kaybettiği, 29 Aralık 2025 tarihinde duyurulmuştur. Örgüt, yeni dönemde de "Ebu Ubeyde" unvanını ve simgeleşen kırmızı kefiyeyi, görevi devralan yeni maskeli sözcüye devrettiğini açıklamıştır. Yeni sözcünün gerçek adı ve kimliği, güvenlik gerekçesiyle kamuoyuyla paylaşılmamıştır.

[21] Ebu Ubeyde’nin açıklamasının tamamı için bkz. https://www.mepanews.com/kassam-sozcusu-ebu-ubeyde-garantor-ulkelere-seslendi-garantileriniz-nerede-78012h.htm

[22] 15 madenin ayrıntıları için bkz. https://www.haber7.com/dunya/haber/3647724-gazzede-tum-dengeleri-degistirecek-plan-baris-kurulu-yol-haritasini-acikladi

[23] https://www.mepanews.com/hamastan-silah-birakma-iddiasina-dair-ilk-aciklama-78974h.htm

[24] https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/trumpin-gazze-plani-israilin-tezlerini-kamufle-eden-sozde-baris-plani-220542/


Ali Kaçar tarafından kaleme alınan bu değerlendirme Genç Birikim dergisinin 2026 yılı Ağustos ayı sayısında yayınlanmıştır. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 664 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
3 Yorum
Ali Kaçar Arşivi