Joseph Massad

Joseph Massad

Mekke Anlaşması: İslam NATO'su mu yoksa yeni bir Bağdat Paktı mı?

Mekke Anlaşması: İslam NATO'su mu yoksa yeni bir Bağdat Paktı mı?

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında kısa süre önce imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, ABD'nin bölgesel güvenlik çıkarlarına hizmet edecek bir "Ortadoğu", "Arap" ya da "Müslüman NATO'su" kurmaya yönelik uzun süredir devam eden Amerikan hedeflerini yeniden canlandırdı.

Bazı Amerikan ve İsrail yanlısı analistler anlaşmayı yanlış biçimde İsrail'e karşı bir ittifak olarak yorumlarken diğerleri, ABD'nin krallığı ve Arap komşularını tam anlamıyla korumaktaki başarısızlıkları ışığında Suudilerin yeni güvenlik garantörleri aradığının bir işareti olarak görüyor.

Oysa Mekke Anlaşması, Soğuk Savaş'ın ilk dönemlerine kadar uzanan, mevcut Batı yanlısı rejimleri, onların hamisi ABD'yi ve müttefikleri İsrail'i korumayı amaçlayan Amerikan politikasının yalnızca en son versiyonudur.

Gerçek hedefleri ise şaşırtıcı olmayan şekilde ABD ve İsrail'in düşmanlarıdır.

ABD Başkanı Donald Trump anlaşmayı hemen memnuniyetle karşıladı ve üç ülkenin anlaşmayı "kısa süre önce ve nihayet imzalamasından çok mutlu" olduğunu açıkladı.

Yeni anlaşma, ABD destekli 1955 tarihli Merkezi Antlaşma Teşkilatı'nın (CENTO), daha çok bilinen adıyla Bağdat Paktı'nın modelini takip ediyor.

Pakt çılgınlığı

Bağdat Paktı'nı Ortadoğu'daki başlıca Sovyet karşıtı cephe olarak oluşturan kişi, küresel çapta yürüttüğü "pakt çılgınlığı" ile tanınan Başkan Dwight Eisenhower döneminin Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'dı. Paktın üyeleri İngiltere, Türkiye, Şah yönetimindeki İran, Pakistan ve Haşimi Irakı'ndan oluşuyordu.

Amerikalılar Ürdün'ü de pakta dahil etmek için yoğun çaba gösterdi ancak Kral Hüseyin'in isteğine karşı çıkan milliyetçi ve emperyalizm karşıtı muhalefet nedeniyle başarısız oldu. Nasır'ın Mısır'ı da paktı reddetti. O dönemde Haşimi karşıtı olan Suudi Arabistan da aynı tutumu benimsedi.

Pakt, Ocak 1957'de açıklanan Eisenhower Doktrini'nden önce kurulmuştu. Bu doktrin, ABD başkanının "özgür" ülkeler olarak nitelendirdiği devletleri Sovyet ve komünist yıkıcılığından korumayı amaçlayan Amerikan emperyalist saldırganlığının çerçevesini oluşturdu.

Eisenhower şöyle ısrar ediyordu:

"Ortadoğu üç büyük dinin, Müslümanlığın, Hristiyanlığın ve İbrani dininin doğduğu yerdir. Mekke ve Kudüs haritadaki yerlerden daha fazlasıdır. Bunlar, ruhun maddeye üstün olduğunu ve bireyin hiçbir despotik hükümetin haklı olarak elinden alamayacağı bir onura ve haklara sahip olduğunu öğreten dinleri simgeler. Ortadoğu'nun kutsal mekanlarının ateist materyalizmi yücelten bir yönetimin hakimiyetine girmesi tahammül edilemez olurdu."

O dönemde Doğu Kudüs, 1950'de burayı ilhak eden Ürdün'ün bir parçasıydı.

O zamandan bu yana ve Eisenhower'ın stratejisini ilerleten ABD politikaları sayesinde, görünen o ki Mekke ile İsrail'in işgal ve ilhak ettiği Kudüs "ateist" türden değil, kapitalist teist materyalizmin hakimiyetine girmiş durumda.

Irak'ın 1958 devriminden sonra çekilmesine rağmen Bağdat Paktı yirmi yıl daha varlığını sürdürdü ve ancak İran'ın devrimden sonra 1979'da pakttan ayrılarak ABD destekli ittifakı bölgedeki merkezi bağlantısından mahrum bırakmasının ardından feshedildi.

Bununla birlikte ABD bölgesel bir "NATO" oluşturma hedefinden hiçbir zaman vazgeçmedi. 2006-2007'de ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, ABD adına doğmasını istediği "yeni Ortadoğu"nun ABD öncülüğünde bir askeri ittifakı da içermesini umuyordu. Rice o dönemde Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün'ü yeni paktına dahil etti ancak İsrail'i tamamen ve açık biçimde dahil etmek için zaman henüz uygun değildi.

NATO'nun yeniden doğuşu

İsrail'in dahil edilmesi projesi 2022'ye kadar beklemek zorunda kaldı. O yıl ABD, İran'ı hedef alan ve İsrail'in de dahil olduğu bir Arap askeri ittifakının kurulmasına öncülük etti. Bazılarının "Ortadoğu NATO'su" olarak adlandırdığı Ortadoğu Hava Savunma İttifakı (MEAD), dönemin İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz tarafından açıklandı.

Kısa süre sonra Ürdün Kralı Abdullah ABD televizyonunda, "Bir Ortadoğu NATO'sunu destekleyen ilk kişilerden biri olurdum" dedi ve "Bölgeden daha fazla ülkenin bu yapıya katılmasını görmek isterim" ifadelerini kullandı.

O dönemde bu askeri ittifak İran'ı, Esed'in Suriye'sini, Hizbullah'ı ve Hamas'ı, hatta Rusya'yı hedef alıyordu. Resmi düzenlemeler, ABD-İsrail'in İran'a yönelik saldırısının arifesinde, Ocak 2026'da ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığına (CENTCOM) tam entegrasyonla sonuçlandı.

Mekke Anlaşması'nın açıklanmasından birkaç gün önce Suudi Arabistan, 30 Temmuz'da 13 ülkeyle daha yeni bir askeri ittifak kurdu: Bahreyn, Bangladeş, Komor, Cibuti, Mısır, Ürdün, Kuveyt, Pakistan, Katar, Somali, Sudan, Türkiye ve Suudi destekli Aden merkezli Yemen hükümeti.

Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı (MMDA), Yemen'deki Ensarullah (Husi) hareketinin deniz ablukası tehditleri ve saldırılarının ardından Kızıldeniz, Babu'l Mendeb Boğazı ve Aden Körfezi'ndeki deniz taşımacılığı ile enerji güzergahlarını güvence altına almak amacıyla Riyad'da kuruldu.

MMDA açıkça, Gazze'de soykırımla karşı karşıya kalan Filistinlilerle dayanışma amacıyla İsrail bağlantılı gemileri hedef alan Ensarullah'ı cezalandırmak için Aralık 2023'te başlatılan Amerikan öncülüğündeki askeri harekat "Refah Muhafızı Operasyonu"nun halefinden başka bir şey değildi.

Operasyona 20 ülke katılmıştı ancak Bahreyn bölgeden katılan tek ülkeydi. Komşu devletler, İsrail'in soykırımına destek veriyormuş gibi görünmekten veya bu suçlamaya maruz kalmaktan çekindikleri için geri durmuştu.

Yeni MMDA, Ensarullah'ı İsrail gemilerine değil Suudi gemilerine yönelik engellemeleri nedeniyle hedef alarak böyle bir yanlış anlamanın önüne geçiyordu.

Öyleyse neden ABD'nin iki sadık müttefiki olan Mısır ve Ürdün yeni Mekke Paktı'na katılmadı?

Mısır'ın seçeneklerini değerlendirmeye devam ettiği bildiriliyor. Belki de her iki ülkenin de yokluğu, mevcut imzacıların Mısır veya Ürdün'ün bir İsrail işgali ya da saldırısıyla karşı karşıya kalması halinde müdahale etmek zorunda kalabileceklerinden endişe ettiğini gösteriyor. Tel Aviv'in durmaksızın devam eden saldırganlığı ve her iki ülkeye yönelik tehditleri göz önüne alındığında bu ihtimal çok da uzak değil.

Alternatif değil tamamlayıcı

Bazı İsrail yanlısı analistler ise yeni anlaşmanın İsrail'i ve anlaşmaya davet edilmeyen son dönem İbrahim Anlaşmaları ortaklarını zayıflattığından endişe ediyor.

Council on Foreign Relations araştırmacısı Steven A Cook basitçe, "Trump'ın görünüşte dürtüsel davranışları artık bölgedeki bazı kesimleri güçlenmiş bir İran'la tek başlarına karşı karşıya bırakılıp bırakılmayacaklarını sorgulamaya itti" iddiasında bulunuyor.

Cook ayrıca "ABD'nin güvenilirliği konusunda açıkça endişelenmeye başlayan Suudilerin şimdi başka seçenekler aradığından" ve "yeni güvenlik ortaklarının Washington'un değil kendilerinin bölgeyi şekillendireceği yeni bir düzen arayışında olduğundan" endişe ediyor.

Buradaki hatalı varsayım, üç eski ABD askeri müttefiki arasındaki bir ittifakın, üstelik Türkiye'nin kendisi NATO üyesiyken, bir şekilde ABD otoritesinden bağımsız hareket edebileceği ya da üyelerinin Washington'dan emir almadan davranabileceğidir.

İsrail yanlısı Cook sözlerini, "ABD ile uyumlu bölgesel düzen artık iki bloklu bir Ortadoğu'ya dönüşebilir: İbrahim Anlaşmaları'na bağlı kalan ülkeler ve onun alternatifi Mekke Anlaşması" diyerek tamamlıyor.

Ancak Mekke Anlaşması, İbrahim Anlaşmaları'nın alternatifi değil, tamamlayıcısıdır. Sonuçta Türkiye İsrail ile diplomatik ve ticari ilişkilerini sürdürüyor. Suudi Arabistan yıllardır Tel Aviv ile gayriresmi görüşmeler yürütüyor ve en az 1981'den bu yana İsrail'i bölgeye entegre etmeyi resmi olarak amaçlıyor.

Suudi Arabistan ne İsrail'in düşmanı olarak görülüyor ne de İsrail'i kendi düşmanı olarak görüyor. Pakistan ise, İsrail ezeli düşmanı Hindistan'ın önemli bir müttefiki olmasaydı İsrail ile yakınlaşmak isterdi.

Doha merkezli Middle East Council on Global Affairs'in İcra Direktörü Halid el-Cabir gibi diğer isimler ise yeni anlaşmayı, "azalan Amerikan ağırlığının bölgeyi kuralları yalnızca iki aktörün, İsrail ve İran'ın belirlediği bir düzenin içine bırakabileceğine" dair bir uyarı olarak görüyor.

Cabir, "Mekke Paktı en iyi şekilde üçüncü bir kutup oluşturma yönündeki ilk girişim olarak anlaşılabilir, iki güçten herhangi biriyle savaşması gerekmeyen ancak her ikisinin de bölge üzerinde tekel kurmasını engelleyecek kadar ağırlığa sahip bir blok" diyor.

Ancak bu yorum yanlış. Daha geçen kasım ayında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman Washington'da ABD ile stratejik savunma anlaşması imzalıyor, "NATO dışı önemli müttefik" statüsü ve F-35 savaş uçakları vaadiyle dönüyordu.

Türkiye NATO üyesi olmaya devam ediyor ve Pakistan Başbakanı Trump'ın paylaşımından birkaç saat sonra "cesur ve kararlı liderliği" nedeniyle kendisine teşekkür etti.

Gerçekte üçüncü bir kutup yok.

Mekke Anlaşması da MMDA gibi güncellenmiş bir Bağdat Paktı'nın unsurudur. ABD'nin bölgedeki hakimiyetini güvence altına almak amacıyla örgütlediği askeri ittifaklar zincirine eklenmektedir.

Tüm bunların temel amacı, ABD ve İsrail gücüne sadakatle hizmet ederek İsrail'in bütün düşmanlarına meydan okumak olmaya devam ediyor.

Bunda yeni olan pek bir şey yok. Trump'ın üç imzacı ülkeyi de tebrik etmesine şaşmamak gerek: "Büyük, cesur ve önemli bir ilk adım." Söylenecek başka bir şey yok.


Middle East Eye'da yayınlanan bu değerlendirme Mepa News okurları için Türkçeleştirilmiştir. Değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.

Bu yazı toplam 1003 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Mepa News, yapılan yorumlardan sorumlu değildir. Her bir yorum 600 karakterle (boşluklu) sınırlıdır.
Joseph Massad Arşivi