Osmanlı'da bir toplanma yeri olarak kahvehaneler
İsminden hareketle kahvehane ‘kahve evi’ anlamına gelmektedir, ancak ilk ortaya çıktığı tarihten itibaren sosyal ilişkileri şekillendiren ve toplumun geçirdiği toplumsal dönüşümleri yansıtan bir kamusal mekân olagelmiştir.
Kahve ile tanışmamız ise 1517 yılında Yemen Valisi Özdemir Paşa’nın lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul’a getirtmesiyle olmuştur. Osmanlıların keşfettiği yepyeni hazırlama metodu sayesinde kahve, cezvelerde pişirilerek Türk Kahvesi adını almıştır.1
Çarşı merkezli bir yapıya sahip olan Osmanlı şehirleri Cami, Kışla ve Pazar merkezli bir düzene sahipti. İnsanların evlerinin dışında rahatça toplanıp konuşabileceği yerler yoktu. Gerçi Camiiler mevcuttu ancak oralarda da belirli bir söylemin dışına çıkılmadan imam odaklı, iletişimin kısıtlı olduğu bir toplanma yeriydi. İnsanların görüşlerini ve iktidara karşı eleştirilerini rahatça yansıtabildiği ilk kamusal mekan Kahvehanelerin açılmasıyla mümkün olduğu söylenebilir. Bu mekânlar, o ana kadar kışla, pazar ve cami gibi yerler dışında toplum için yepyeni bir toplumsallaşma olanağı ortaya çıkardı. Cami gibi dinsel mekânlar, esasında sadece ibadet amacıyla insanların bir araya gelmesine olanak vermekteyken, kışlalar sadece askerlerin bir araya gelebilmelerine imkan sağlamaktaydı. “Üstelik, siyasal iktidarın kışlalarda denetimi sağlaması görece kolaydı. Sayıları sınırlı ve belirli yerlerde toplanan kışlaları denetimde iktidar açısından fazla bir zorluk yoktu. Pazar yerleri ise insanların örgütlü bir şekilde konuşabilecekleri kapalı mekânlar değil, asıl işlevleri alışveriş yapmaya sağlayan açık alanlardı. Böyle bir ortamda kahvehaneler, dinsel gereklilikler dışında, çok farklı kesimlerin bir araya gelmelerine olanak veren mekânlar olarak ortaya çıktı”.2
Osmanlı’da Kahvehane tipi mekânların ilk örnekleri ise XVI. yüzyılın başlarında Mekke, Kahire ve Şam’da ortaya çıkmış, yüzyılın ortalarında ise İstanbul’a gelmiştir. Kısa zaman içerisinde kahvehane sayısı hızla arttı, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar, çok hızlı gelişen bir kültürel birikim ortamı, sosyalleşme mekânı, siyasî iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusallık meydana getirdiler. Ancak Osmanlı geleneksel toplum kültürünü şekillendiren saray, medrese ve cami dışında, “sivil” bir anlayışla ortaya çıkan kahvehane, XVI. ve XVII. yüzyılların İstanbul’unda, pek sık rastlanmayan bir tepkiyle karşılaştı. ‘Miskinlerin buluşma mekânı ve fitne yuvası’ olarak görülen kahvehane, başta iktidar olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin tepkisini çekti.
Ancak kahvehanelerin sayısı günden güne artmaya devam etti. Hem sayı hem de itibar olarak önemi artan kahvehaneler zaman içerisinde mevcut kültürel ve toplumsal hayata dâhil olmayı başardı. Kültürün üretildiği ve tüketildiği bir mekân haline geldi. Birçok değişikliklere uğrayarak hayatiyetini devam ettirdi. Her ne kadar sadece erkek sosyalliğini barındırsa da Osmanlı şehrindeki kamusal yaşamın önemli bir kısmını oluşturdu. İlk başlarda marjinal bir yenilik olarak görülen kahvehane, çok geçmeden normalleşti ve toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan merkezî bir konuma geldi.3
Toplanma yeri olan, fikir ve bilgi alışverişinin yoğun olarak gerçekleştirildiği bu mekânlar mevcut siyasî otoriteler için devamlı surette tehlike arz eden kurumlar olarak algılanmıştır. Kahvehanelerden, Avrupa’da bile hükümetleri korkutan bir etken olarak bahseden sosyolog Niyazi Berkes, Osmanlı devlet adamlarının kahvehanelerden korkmak için daha haklı nedenlerinin olduğundan bahseder. Hemen hemen hiçbir toplumsal düşünce odağının olmadığı Osmanlı sosyal yaşamında, kahvehaneler açılana kadar, padişah reayayı bir “çoban gibi güdebiliyor ve istediği gibi hareket edebiliyordu. Osmanlı ülkesinde özellikle İstanbul’da cami ve mescidin yerini alan ilk siyasal dedikodu yerleri olan kahvehaneler hükümet için korkulacak bir gücün, siyasal muhalefetin odak yerleri haline gelmiştir.4
Siyasi otoriteler tarafından eleştiriyi bünyesinde barındıran “fitne ve fesat yuvaları” olarak görülen Kahvehaneler, özellikle ortaya çıktıkları ilk anlardan itibaren dini otoritelerin de tepkisini almıştır. Bu tepki, zaman zaman en üst düzeydeki dini otoritelerin fetvalarına konu olacaktır. Tepkiler genel itibariyle kahvehanenin, o güne kadar var olan geleneksel ve dinsel nizamı bozucu etkisine yönelik tutucu bir karakter taşır. İslam uleması arasında, içilip içilemeyeceği bahsi üzerine bir fikir mücadelesi bile yaşanmış hatta bu ihtilaflar o derece şiddetlenmiştir ki devletin müdahale etmesi gerekmiş ve kahvenin haramlığına dair fetvalar verilmesi gerekmiştir. Kanuni döneminde Şeyhülislam Ebussuud Efendi’den (İlk Yasaklama) ve IV. Murat döneminde Şeyhülislam Bostanizade’den alınan fetvalar sonucunda kahve içiminin yasaklanması ve kahvehanelerin kapatılması, Osmanlı üst düzey yöneticilerinin, kahvehaneleri en üst düzeyde ele aldıklarına ve ciddi manada mevcut sosyal düzene aykırı yerler olarak algıladıklarına dair bir kanıt olarak gösterilebilir.5
Hemen her kahvehanede bulunan bazı levhalar da;
“Mad em ki gelmişiz köhne cihane
Derdi m izi çeksin şu viran ha ne
Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül ahbap ister kahve bahane”
“Ehl-i keyfe kahve verse tazeler
Ehl-i keyfin keyfini yelpazeler”
şeklinde düzenlenmiş ve şairi meçhul dörtlüğün son iki dizesi bu levhaları süslerdi.
Asıl tehlike ise yeniçerilerin kahvehane sahipleri olması ve sahipleri oldukları bu kahvehanelerde bir araya gelmeleriydi. Gerçekten de devşirilen, siyasal iktidarın yönettiği kesimlerden yalıtılmaya çalışılan ve bu bağlamda evlenmelerine bile izin verilmeyen, asıl görevleri savaşmak ve barış zamanında devlete kulluk etmek, güvenliği sağlamak olan yeniçerilerin kendileri de kahvehane sahibi olmaya ve kahvehanelerde buluşmaya başlayınca siyasal iktidar için daha büyük tehlike potansiyelleri belirmeye başlıyordu. On yedinci yüzyıldan başlayarak kahvehane sahibi olan ve kahvehanelerde bir araya gelen bu müdavimler, sadece sohbet yapmıyorlar, çok daha tehlikesini, devlete karşıt bir güç odağı olacak eylem planlarını buralarda hazırlamakta ve uygulamaya koymaktaydılar. Daha açıkçası, Batı’da kamusal alanın ölçütü olarak değerlendirilen devlete karşıt bir güç odağı olma olgusunu sadece “muhalif söylem” ile değil, bizzat oralarda “sahne arkasını” hazırlayıp daha sonra buralardan “sahne önüne” taşıdıkları “eylemleriyle” gösterebilmekteydiler.6
19. yüzyıla gelindiğinde İstanbul’da oluşan fikirlerin, olgunlaşan görüşlerin etkisiyle birlikte bir kamuoyu oluşmaya başlamış, camilerdeki Cuma namazları hutbelerinin yanında, fikirlerin topluma canlı olarak aktarılabildiği kahvehaneler ön plana çıkmaya başlamıştır. Kamuoyunun oluşmasıyla kahvehanelerdeki haber takibi yapma eylemi ve okuma eyleminin başlaması bir paralellik arz etmektedir. Kahvehaneler artık gazeteleri bulunduruyor ve gelen müşteriler bu gazeteleri okuyarak efkâr-ı umumiyeyi takip edebiliyordu. Kahvehaneye gitmenin diğer bir amacı da artık gazete okuyabilmekti. Bu dönemde kahvehanelerden bazıları şekilsel olarak önemsiz fakat yapısal olarak çok önemli bir değişikliğe uğrayarak kıraathanelere (okuma yerlerine) dönüştüler ve daha farklı ve yoğun bir misyon üstlenmiş oldular. Buralarda günlük bütün gazeteleri, mecmuaları, hatta bazı kitapları bulmak mümkündü. Müşteriler bunları elden ele devrederek okurlardı. Bu tür kıraathanelere daha çok kalem sahipleri gelirdi. Bu gibi kıraathaneler aynı zamanda birçok ünlü şair, yazar ve edebiyatçısının müdavimi olduğu yerlerdi.7
Kahvehanelerin kültürümüzü dahil olmasından itibaren toplum içerisinde toplanma yeri olarak büyük pay edinmesi bir ihtiyacın sonucuydu. Nitekim kahvehanelerin kültürümüze 1500’lü yıllarda dahil olmasıyla beraber, Osmanlı toplumu da bu yeni mekanları bir toplanma yeri ve rahatça sohbet edebilecekleri bir yer olarak sahiplenmiştir. Bir çok aktiviteye sahiplik etmiş olan kahvehaneler bir dönem isyanların planlandığı yerler olurken bir dönem okuma alanları ve entelektüellerin yetiştiği mekanlar olabilmiştir. Günümüzde ise kahvehaneler veya kıraathaneler eski mahiyetini kaybetmiş olup sadece oyun alanları veya muhabbet edilen mekanlar durumuna dönüşmüştür.
1-Kadir Ulusoy, “ Bir Toplum Hayatında Yaşatılan Kahve Ve Kahvehane Kültürü”, s.161
2-Serdar Öztürk, “ Osmanlı İmparatorluğunda Kamusal Alanın Dinamikliği”, s.102
3-Ahmet Yaşar “Osmanlı Şehir Mekanları” s. 239
4-Niyazi Berkes, “Türkiye’de Çağdaşlaşma”, s.44
5-İsmail Eniz, “Osmanlı’dan Cumhuriyetin İlk Yılları Kahvehaneler Ve Sosyal Değişim, s.181
6-Serdar Öztürk, a.g.m, s.103-104
7-İsmail Eniz, a.g.m, 184
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.