ABD-İran anlaşması bir saatli bomba
Şu anda Washington ve Tahran'dan gelen medya anlatısına bakarsanız, tarihi bir zafer anına tanıklık ettiğimizi düşünebilirsiniz.
Tahran'da devlet televizyonu bunu ABD'nin kayıtsız şartsız teslimiyeti ve İslam Cumhuriyeti için görkemli bir zafer olarak sunuyor. Donald Trump ise kendisini, Galyalılarla yaptığı savaşlardan zaferle dönen ve inatçı bir düşmanı salt askeri üstünlükle boyun eğdiren modern zamanların Julius Caesar'ı gibi gösteriyor.
Trump şunları söyledi:
"Bir buçuk trilyon, belki de 2 trilyon dolarlık zarar verdik. Bu yüzden birilerinin onlara yardım etmesi gerekecek. Onlara yardım edileceğinin garantisi yok. Belki komşuları biraz yardım eder. Bilmiyorum. Ama bu çok büyük bir para. Neredeyse hiç kimsede bu kadar para yok. Verilen zarar bu düzeydeydi."
Ancak medya anlatısının dışına çıkıp yeni imzalanan 14 maddelik İslamabad mutabakat zaptının asıl metnine bakıldığında, tablo farklı görünüyor.
Karşımızdaki şey ne mutlak bir zafer ne de görkemli bir fetih. Bu, ABD'nin yorgunluğundan ve İran'ın Hürmüz üzerindeki baskı gücüyle daha fazla kazanım elde edemeyeceği mantıksal sınıra ulaştığını fark etmesinden doğan son derece kırılgan ve oldukça çıkarcı bir çıkmaz.
Burada açık bir kazanan arıyorsanız yanlış yere bakıyorsunuz. Bu büyük bir barış anlaşması değil. Bu, jeopolitik bir saatli bombanın üzerine kurulmuş 60 günlük bir sayaç ve fitiller yeni ateşlendi.
Şimdi tamamen adil olalım. İran rejiminin neden kutlama yaptığını anlamak mümkün. Sadece taktik düzeyde bakıldığında, oldukça az şey vererek büyük tavizler koparmış durumdalar.
Her şeyden önce rejimin hayatta kalması şeklindeki en temel hedefe ulaştılar. İsrail ve ABD'nin doğrudan rejim değişikliğini hedefleyeceklerini ilan etmesiyle uçurumun kenarına gelmişlerdi. Ancak bu gerçekleşmedi ve Tahran halen oyunun içinde kalmayı başardı.
Bu anlaşma İran'a acil bir can simidi de sundu ve ABD-İsrail savaş hedeflerinin büyük bir kısmının anlaşmada yer almaması dikkat çekiyor. İran'ın balistik füze programlarından kesinlikle bahsedilmiyor.
Trump şöyle dedi:
"Füzeler sorun değil. Füzeler biraz zarar verir ama gezegeni havaya uçurmaz."
İran'ın Ukrayna'da bile sahada görülen geniş insansız hava aracı altyapısından bahsedilmiyor. Husiler, Hizbullah veya Irak'taki Şii milisler gibi bölgesel vekil ağların finanse edilmesi, silahlandırılması ya da yönlendirilmesine dair tek bir satır bile yok.
Dahası, 5. maddenin ayrıntılarına bakın. Evet, İran ticari gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan 60 gün boyunca ücretsiz geçmesine izin vermeyi kabul ediyor. Ancak bu sürenin ardından metin açıkça İran'ın boğazın gelecekteki idaresi ve denizcilik hizmetlerini belirlemek üzere Umman ile diyalog yürüteceğini söylüyor.
Daha açık ifadeyle ve İran'ın başmüzakerecisi Muhammed Kalibaf'ın da doğruladığı üzere, Hürmüz'de savaş öncesi statükoya dönüş olmayacak. Yani Trump, savaştan önce zaten kapalı olmayan bir boğazı açtığını kutlarken İran artık dünyanın en hayati enerji geçiş güzergahından hizmet ücreti almaya başlayacak.
Buna, nihai bir anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi kararıyla onaylanması gerektiği yönündeki tavizi de ekleyin. Bu da gelecekteki bir ABD yönetiminin, Trump'ın JCPOA'ya yaptığı gibi anlaşmayı yırtıp atmasını neredeyse imkansız hale getiriyor. Kağıt üzerinde bakıldığında Tahran, oldukça zayıf bir eli Trump yönetimi gibi düşük kapasiteli bir rakibe karşı ustaca oynadı.
Ancak İran'ın zafer illüzyonu burada sona eriyor. İran, şartları güçlü bir konumdan dikte eden muzaffer bir imparatorluk değil. Bu mutabakat, hızlı zafer elde edemeyen Amerikan tarafındaki derin bıkkınlığın ve İran'ın Hürmüz üzerindeki baskı gücünden koparabileceği azami kazanıma ulaştığını fark etmesinin sonucunda imzalandı.
Tahran, müzakere pozisyonunu gerçekten kararlı bir ABD askeri müdahalesine karşı koyabilecek bir askeri kapasiteyle karıştırmıyor. Aksine dünya enerji piyasalarını rehin tutarak elde edebileceği kazanımların bir sınırı olduğunu anlıyor.
İran içindeki fiziksel gerçeklik ise felaket düzeyinde. Son askeri saldırılar enerji altyapısını ciddi biçimde tahrip etti. Sanayi altyapısı neredeyse işlevsiz hale gelecek şekilde vuruldu.
Geriye kalan füze ve insansız hava aracı kapasitesi Hürmüz'deki trafiğe hâlâ zarar verebilir. Ancak hassas güdümlü füze rampalarının ve hava savunma ağlarının büyük bir kısmı bugün yanmış metal yığınlarına dönüşmüş durumda. Tahran bu anlaşmayı kazandığı için imzalamadı. Oksijeni tükenmeye başladığı için imzaladı.
Bütün bir sanayi ekonomisini ve enerji şebekesini yeniden inşa etmek 60 gün sürmez. Bu bir nesil boyunca sürer. Peki bu devasa yeniden inşa sürecini neyle finanse etmeyi umuyorlar? Sonunda çöldeki bir seraptan ibaret kalabilecek 300 milyar dolarlık parlak bir Körfez Arap sermayesi vaadiyle.
6. maddenin metni, ABD'nin bölgesel ortaklarıyla birlikte İran'ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için 300 milyar dolarlık bir plan geliştirmeyi üstlendiğini belirtiyor. Kulağa muhteşem geliyor, değil mi? Ancak küçük bir sorun var. Bu parayı ödemesi beklenenlerin karşılığında bir şey almadan çek imzalamaya kesinlikle niyeti yok.
Trump, Fransa'daki G7 Zirvesi'nde gazetecilerin bu fonu doğrulamasını istemesi üzerine sıkıştı ve hemen geri adım attı. ABD'nin 10 sent bile koymayacağını açıkça söyledi. Bunu İran'ın gelecekteki davranışlarına tamamen bağlı özel bir yatırım çerçevesi olarak nitelendirdi.
Katar'ın bu düzenekten haberdar olduğu açık. Çünkü mutabakatın son aşamaya taşınmasına yardımcı olan arabulucular onlardı. Ancak Körfez'in asıl güçlü aktörü olan Suudi Arabistan, bu düzenlemeye şimdiden şüpheyle yaklaştı.
Suudi liderliği tutumunu çok açık biçimde ortaya koydu. Güven sağlam biçimde tesis edilmeden bu havuza tek bir riyal bile koymayacaklar.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı şöyle söyledi:
"Bu çatışmanın sonucunda İran sadece krallığa değil, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin tamamına saldırdı. Bu, hepimiz arasında ciddi bir güven kaybı oluşturdu. Biz, uzun bir kopuş döneminden sonra Pekin mutabakatı sonucunda İran'la ilişkilerimizi yeniden inşa etme sürecinin daha en başındaydık. Bu süreç yeni yeni ivme kazanmaya başlamıştı ve ekonomik iş birliği gibi alanlarda açılım ihtimallerini sınırlı biçimde değerlendirmeye başlamıştık. Herhangi bir ekonomik iş birliği düşüncesinden önce bu güveni nasıl yeniden inşa edeceğimizi, bu ilişkiyi nasıl yeniden kuracağımızı konuşmamız gerekecek."
Yaralı ve vekil güçler kullanan bir rejimle 60 gün içinde nesiller boyu sürecek bir güven nasıl tesis edilir? Edilemez. Suudiler aslında "görmeden inanmayız" diyor.
İran, elindeki acil taktik baskı gücünü, şu anda kapısı aralanmayan bir Ali Baba mağarasının ardında kilitli duran devasa Arap sermayesi vaadi karşılığında takas etmiş oldu. Ancak o kapıyı açacak şifreye sahip değil.
Peki Trump, neredeyse her ölçüte göre yıllarca yıkmaya çalıştığı orijinal JCPOA'dan çok daha kötü olan bir şeye neden imza attı? Çünkü Trump hızlı ve sinematik bir zafer istiyordu. Ancak gerçeklik zorlaşınca geri adım attı.
Bu oyunu ondan daha önce de gördük. Kısa süre önce Çin'le yürüttüğü dev gümrük tarifesi savaşını hatırlayın. Büyük sözlerle girdi, toplam ekonomik üstünlükten bahsetti. Ancak Pekin gerçek bir direnç gösterip geri adım atmayınca ve karşılık verince Trump gözünü kırptı ve başlangıçtaki hedeflerinin neredeyse hiçbirini gerçekleştirmeyen, sulandırılmış bir anlaşmaya razı oldu.
Burada da tam olarak aynısını yaptı. Venezuela sonucunu bekliyordu. Tahran'daki rejimin, lider kadrolara yönelik saldırıların ardından günler içinde, olmazsa haftalar içinde kağıdından ev gibi çökeceğine gerçekten inanıyordu. Ancak İran Venezuela'ya dönüşmedi. Direndi. Karşılık verdi. Küresel enerji piyasaları paniğe kapılmaya başladı. Ekonomik hesap kendisi için işlememeye başlayınca Trump da panikledi. Tam teslimiyet elde etmeyi açık biçimde başaramadı. Şimdi ise egosunun aldığı darbeyi telafi etmek için karmaşık ve tavizlerle dolu bir ateşkesi yüzyılın anlaşması gibi pazarlamaya çalışıyor.
Bu mutabakatın yapısal trajedisi, tamamen tehlikeli bir muğlaklığa dayanmasıdır. İki taraf sanki bütünüyle farklı metinlerden okuyor.
Askeri varlığa ilişkin maddeleri ele alın. Anlaşma metni, deniz ablukasının hemen yakınındaki güçlerin çekilmesinden ve deniz yollarının yeniden açılmasından söz ediyor. Ancak Tahran içindeki bazı unsurlar bunu, komşu Arap ülkeleri dahil tüm Körfez bölgesinden Amerikan güçlerinin tamamen çekilmesine yönelik bir taahhüt olarak yorumlamaya başladı. Bu, Washington açısından kesinlikle kabul edilemez. Ancak anlaşmaları daha ilk aşamalarında öldüren türden bir dil tuzağı da tam olarak budur.
Bir de uygulama sırasına ilişkin çıkmaz var. 13. maddede müzakerelerin bir sonraki aşamasına geçişle ilgili ifadeye bakın. Yaptırımların hafifletilmesi ve dondurulan varlıkların serbest bırakılmasına ilişkin ilk maddelerin uygulanması, nihai anlaşma için ciddi müzakerelerin başlayabilmesinin neredeyse ön şartı gibi kurgulanmış durumda.
Tahran'ın yorumu şu olacak: Önce milyarlarımızı serbest bırakın ve yaptırımları kaldırın, yoksa nükleer programımızı konuşmak için masaya bile oturmayız. ABD'nin yorumu ise muhtemelen şu olacak: Önce siz taahhütlerinizi yerine getirin, ancak ondan sonra paranın naklini konuşuruz.
Bu klasik bir Meksika açmazı. Trump ise çoktan en sevdiği söylem moduna geri döndü. G7 Zirvesi'nde İran'ın anlaşmayı kendi yorumladığı şekilde uygulamaması halinde ülkeyi ağır biçimde bombalamakla tehdit etti.
Trump şöyle dedi:
"Anlaşmaya uymazlarsa muhtemelen onlar uyana kadar tekrar bombalamaya döneriz. Biliyorsunuz, bombaların neler yapabildiği inanılmaz."
Para hareket etmezse İran masadan kalkar. İran masadan kalkarsa Trump ateş ve öfke tehdidine döner. Tabii bu da sadece başka bir blöf olabilir. Bütün bu döngüsel tartışmanın arka planında ise 60 günlük saatli bomba işlemeye devam ediyor.
Ortadoğu'da 2 ay mutlak anlamda bir sonsuzluk. Masanın hemen kenarında ise bu metne imza atmayan, ağır silahlı bir belirsiz aktör duruyor: İsrail.
Trump, mutabakatın daha ilk paragrafına Lübnan'a, Lübnan'ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine yapılan atıfları koyarak Binyamin Netanyahu'yu köşeye sıkıştırmaya çalıştı. Diplomatik fotoğrafını garanti altına almak için İsrail'i bölgesel bir ateşkesin içine hapsetmek istedi.
Ancak Netanyahu'yu Washington ve Tahran tarafından imzalanan bir belgenin ifadelerine zorla dahil etmek, İsrail'i gerçekten tetiği çekmeyi bırakmaya zorlamakla aynı şey değil. Nitekim İsrail de anlaşma imzalandıktan sonra Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürerek tetiği çekmeyi bırakmadı.
İsrailliler, İran'ın 60 günlük bir pencereyi nefes almak için kullanmasını izliyor ve rejimin hasar görmüş altyapısının şu anda ne kadar kırılgan olduğunu çok iyi biliyor. İsrail kendisini İslamabad mutabakatıyla bağlı hissetmiyor.
Tel Aviv, kendi çıkarlarının Trump'ın diplomatik kazanım elde etme arzusunun önüne geçtiğine karar verirse saldırır. İsrail saldırırsa İslamabad çerçevesi bir anda buharlaşabilir.
O halde gerçekçi biçimde toparlayalım. İran kazandı mı? Hayır. Yıkılmış bir evin uçmuş çatısını örtmek için kağıttan geçici bir kalkan satın aldı.
Trump kazandı mı? Kesinlikle hayır. Kendi kırmızı çizgilerinden geri adım attı ve her büyük stratejik tehdidi tamamen ele alınmamış halde bırakan bir uzlaşıyı pazarladı. Obama'nın müzakere ettiğinden çok daha kötü bir anlaşmayı mühürlemeye çalıştı.
Hiçbir taraf kazanan değil. Karşımızdaki şey, bitmekten çok uzak bir savaşta son derece oynak bir ara dönemdir. Üstelik bu savaşta Trump'ın başkanlık dönemi sona erdikten sonra bile işlemeye devam edecek çok sayıda hareketli parça vardır.
Bu değerlendirmede yer alan ifadeler yazarın kendi görüşleridir ve Mepa News'in editöryel politikasını yansıtmayabilir.